<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676</id><updated>2011-04-21T14:26:06.324-07:00</updated><category term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AIHM KARARLARI [ 51 - 77 ]</title><subtitle type='html'>AIHM KARARLARI [ 51 - 77 ]  [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>25</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-3886556635266038841</id><published>2006-10-21T05:10:00.002-07:00</published><updated>2006-10-21T05:11:11.056-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AHMET ACAR / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(26546/95) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;30 Ocak 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;USULİ İŞLEMLER : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Ahmet Acar'ın, 8 Şubat 1995 tarihinde,  İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin (AİHS) eski 25.  maddesi uyarınca, l Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiği gerekçesiyle  Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna (AİHK) yaptığı başvurudur  (Başvuru no: 26546/95).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;I.DAVANIN ÖZEL KOŞULLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1956 doğumlu olan başvuran İstanbul'da ikamet etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Haziran 1988 tarihli bir karar ile başvurana ait ve Küçükçekmece'de bulunan  arsalar Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından istimlak edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurana ait toprağın maddi değeri bir uzman heyeti tarafından 9.000,000 TL  olarak belirlenmiş ve bu bedel kamulaştırma sonrasında başvurana ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8 Şubat 1989 tarihinde, başvuran kamulaştırma bedelinin artırımı talebiyle  Küçükçekmece Asliye Hukuk Mahkemesine müracaat etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Aralık 1991 tarihinde, mezkur mahkeme başvurana 22.750.000 TL'lik ek bir  tazminatın yanısıra 8 Mart 1989 tarihinden itibaren hesaplanacak yıllık %30  yasal faizin ödenmesine hükmetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yargıtay l Haziran 1992 tarihli bir kararıyla, kamulaştırma idaresinin temyiz  itirazını reddederek kararı onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Ocak 1992 tarihinde başvuran, sözkonusu idare hakkında icra takibi  başlatmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna müteakiben, ek bedel 18 Haziran 1996 tarihinde başvuran ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUKA DAİR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. AİHS'NİN EK l NOLU PROTOKOLÜNÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Türkiye'deki yasal gecikme faizi oranının, enflasyon oranına göre  yetersiz olduğu gerekçesiyle, kamulaştırma idaresinin ek bedeli ödemesindeki  gecikmeden dolayı mülkiyet hakkına saygı gösterilmediğini iddia etmektedir. Bu  konuda, l Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri  sürmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, ek bedelin yıllık % 30 faiz ile 18 Haziran 1996 tarihinde, Yargıtay  kararından yaklaşık 4 yıl sonra ödendiğini belirtmiştir. Ayrıca o dönemde  paranın aşırı değer kaybetmesi neticesinde maddi zarara uğradığını  savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, Mahkemenin emsal kararına işaret ederek l No'lu Protokolün 1.  maddesinin istimlakle ilgili tüm davalarda azami tazminatın ödenmesini  gerektirmediğini ifade etmiştir. Devletlere azami tazminatı verme yükümlülüğü  getirilmesi durumunda bu husus, devletlerin, mevcut davada da olduğu gibi,  binlerce insanın çıkarı için büyük çapta planlara başlamasını engeller. Ayrıca,  mevcut davada başvuranın "kişisel ve aşırı bir yük" taşıdığı kararına varmak da  güçtür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu bağlamda AİHM, devletin, uygun olmayan gecikmeler gibi tazminatın değerini  düşürme ihtimali bulunan değişik yollara başvurmaksızın ödeme yaptığında  tazminatın miktarını azaltabileceğini kaydetmiştir (gerekli değişiklikler  yapılmış olarak Ştran Yunan Rafineleri ve Startis Andreadis - Yunanistan  konusunda 9 Aralık 1994 tarihli karar, seri no. 301-B, s. 90, 82'a bakınız).  AİHM'nin daha önce Akkuş kararında da belirttiği üzere, istimlak tazminatının  ödenmesindeki normal olmayan gecikmeler, özellikle belirli ülkelerde paranın  değer kaybetmesi göz önünde tutulduğunda, arsası istimlak edilen kişiyi  belirsizlik içinde bırakarak büyük oranlarda maddi kayıplara yol açmaktadır  (bkz. yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 29).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava bir bütün olarak göz önünde tutulduğunda, AİHM'nin içtihatlarına göre  mülkiyet hakkına saygı gösterilmediğini iddia eden başvuranın durumu (Haziran  1997 tarihli Akkuş-Türkiye Kararı, Recueil 1997-IV, s. 1303 ve 23 Eylül 1998  tarihli Aka-Türkiye kararı, Recueil 1998-VI, s. 2680), genel menfaatler ile  şahısların temel haklarının korunması zorunluluğu arasında adil bir dengenin  korunup korunmadığı bakımından incelenmelidir. Bu bağlamda, tazminatın ulusal  kanunlara göre ödenebilirliği konusundaki şartlar ile başvuranın davası  konusundaki tutumu göz önüne alınmak zorundadır (Lithgow ve Diğerleri-Birleşik  Krallık 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Seri: A no: 102, s. 50, 120).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava kapsamında AİHM, ilgiliye Haziran 1996 tarihinde yıllık %30 basit faizi  ile birlikte ek tazminatların Yargıtay kararından yaklaşık 4 yıl sonra  ödendiğini, oysa o dönemde Türkiye'de enflasyonun % 84'te ulaştığını  belirtmekledir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, başvuranın arsalarının istimlak edildiği tarihle kendisine ödenecek  tutarla ödemenin yapıldığı zamandaki tutar arasındaki farkın - ki bu farka  tamamen istimlak idaresi sebep olmuştur - mülkiyet hakkının korunması ve genel  talepler arasında olması gereken adil dengeyi alt üst ederek başvuran açısından,  arsanın kaybıyla da ikiye katlanan çeşitli kayıplara neden olduğu  kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, AİHS'ne Ek l Nolu Protokol'ün l. maddesinin ihlal  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 41. maddesinin içeriği,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  ilgili Yüksek Sözleşen Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Tazminat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, her türlü tazminat talebi dahil 40 000 Euro talep etmiştir. Hükümet  başvuranın tazminat talebine dair bir görüş bildirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Akkuş kararında uygulanan metodlara göre AİHM, başvuranın uğradığı maddi  kaybı değerlendirirken, başvurana ödenen miktar ile yıllık % 84 enflasyon oranı  nedeniyle uğradığı maddi kayıp arasındaki farkın dikkate alınması gerektiğini  düşünmektedir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Elindeki ekonomik veriler ışığında yaptığı hesap sonucunda, AİHM, başvurana  tazminat olarak toplam 5,000 Euro vermeyi uygun görmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, davayı bir bütün olarak değerlendiren AİHM, başvuranın manevi zarara  uğradığını düşünerek l,000 Euro verilmesine hükmetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU GEREKÇELERDEN DOLAYI, MAHKEME, OY BİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. 26543/95 nolu başvurunun ayrılmasına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. AİHS'ne Ek l No'lu Protokol'ün 1. Maddesi'nin ihlal edildiğinin  kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. (a) AİHS'nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren  3 ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere  aşağıdaki miktarların, davalı Devlet tarafından ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) maddi zarar için toplam 5,000 (beş bin) Euro; &lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) manevi zarar için 1,000 (bin) Euro;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) ödeme esnasında talep edilecek her türlü vergi, harç pul miktarların  ödenmesine; karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-3886556635266038841?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/3886556635266038841/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=3886556635266038841' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/3886556635266038841'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/3886556635266038841'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/ahmet-acar-trkiye-davasi.html' title='AHMET ACAR / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-443347917515737094</id><published>2006-10-21T05:10:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T05:10:43.031-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AHMET BATMAZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(42433/98) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;3 Nisan 2003&lt;/h4&gt;Türk vatandaşı olan başvuranlar, Ahmet Batmaz, Mustafa  Yıldız ve Mehmet Yıldız, sırasıyla, 1940, 1965 ve 1926 doğumlu olup  Diyarbakır'da ikamet etmektedir. Başvuranlar, Mahkeme önünde, Diyarbakır'da  görev yapmakta olan Sn. M.E. Aktar tarafından temsil edilmektedir.  &lt;p&gt;A. DAVANIN KOŞULLARI:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Tarafların sunduğu şekliyle davanın koşulları aşağıdaki gibi  özetlenebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 Ocak 1996 tarihinde başvuranlar, Diyarbakır Belediyesi'nin, Diyarbakır  Kaynartepe'de kendilerine ait arsalara, kamulaştırmaksızın, el koyduğu  gerekçesiyle, Diyarbakır ilk Derece Mahkemesinde dava açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranların tazminat artırımı talebini müteakip, Diyarbakır ilk Derece  Mahkemesi başvuranlara karar tarihinde geçerli oran olan yıllık %30 yasal faizle  birlikte ek bir tazminatın yanısıra verilmesine karar vermiştir, işletilen faiz  oranı, 3 Ocak 1996 tarihinde, her başvuran için sabitlenmiştir. Belediyenin  itirazıyla ilgili olarak, Yargıtay, ilk derece mahkemesinin başvuranlar için  verdiği kararı onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranlar, İstanbul İcra Dairesi aracılığıyla kararın uygulanmasına yönelik  işlemlere başlamış ve ek tazminatın ödenmesi için Belediye malları üzerine haciz  koydurmuştur. Haciz emrini takiben, Belediye Diyarbakır icra Hakimliğine  itirazda bulunmuş ve müsadere işlemlerinin durdurulmasını istemiştir, itiraz  dilekçesinde ilgili Belediye, mallarına haciz konulamayacağını, çünkü,  belediyeye ait malların, Belediye Meclis kararıyla, kamu yararı için Hazineye  devredildiğini savunmuştur. 2 Ekim 1997 tarihli kararıyla Diyarbakır İcra  Hakimliği el koyma işlemlerinin durdurulmasına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, başvuranların, 4 Şubat 2000 tarihinde, Diyarbakır Belediyesi ile bir  protokol imzaladıklarına işaret etmiştir. Protokole göre, başvuranlar,  Diyarbakır icra Dairesindeki başvurularını geri çekeceklerdir. 8 Şubat 2000  tarihinde, başvuranlara aşağıdaki miktarlar ödenmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ahmet Batmaz: 2,565,000,000 TL &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mustafa Yıldız: 4,747,000,000 TL &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mehmet Yıldız: 2,020,000,000 TL&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diyarbakır Valiliğine yazdığı 29 Mart 2002 tarihli yazısında, başvuranların  temsilcisi, Belediye aleyhindeki tüm iddialarından vazgeçtiklerini  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ŞİKAYETLER : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuranlar, 1 No'lu Protokolün 1. maddesi bağlamında, kendilerine ait  arazilere el konulmasına karşılık olarak verilen ek tazminatın ödenmemesinin,  mülkiyet haklarını ihlal ettiğini ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuranlar, Sözleşmenin 6/1 maddesi uyarınca, Diyarbakır İcra  Hakimliğinin haciz işlemlerini durdurma kararının adil yargılanma haklarını  ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu açıdan, başvuranlar, ilk derece mahkemesinin  ek tazminat kararının uygulanmasını sağlayacak etkili iç hukuk yolu olmadığı  savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Son olarak başvuranlar, Sözleşmenin 13. maddesi uyarınca, yetkili  makamların ek tazminatı ödememesinden kaynaklanan zararlarını telafi edecek  etkili iç hukuk yolu bulunmadığını iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, başvuranların, 3 Haziran 2002 tarihli yazıyla, Hükümetin 18 Nisan  2002 tarihli görüşlerine cevaben hazırlayacakları yazılı görüşlerini 15 Temmuz  2002 tarihine dek Mahkemeye sunmaya davet edildiğini gözlemlemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Ağustos 2002 tarihinde, başvuranlara, başvurularının kabuledilebilirliği  ve esası üzerinde görüş sunmaları için tanınan sürenin dolduğu ve süre uzatma  talebinde bulunulmadığı hatırlatılmıştır. Başvuranlar Sözleşmenin 37/1 maddesi  konusunda uyarılmıştır. Bu maddeye göre, Mahkeme, başvuranın başvurusunu takip  etme niyetinde olmadığı sonucuna varırsa, davanın zabıtlardan düşülmesine karar  verebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Aralık 2002 tarihli yazıyla, Mahkemeye herhangi bir görüş ulaşmadığı ve  Mahkemenin davayı kayıtlardan düşürebileceği başvuranlara tekrar  hatırlatılmıştır. Başvuranların temsilcisi bu yazıyı 17 Aralık 2002 tarihinde  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, başvuranların, Diyarbakır Belediyesinden ek tazminat aldıklarına ve  29 Mart 2002 tarihli yazıyla tüm iddialarından vazgeçtiklerini bildirdiklerine  ilişkin Hükümetin iddialarını dikkate almaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu koşullarda, başvuranların Sözleşmenin 37/1 (a) maddesi uyarınca  başvurularını takip etme niyetinde olmadıkları sonucuna varan Mahkeme, davanın  birinci, ikinci ve üçüncü başvuranlarla ilgili kısmının incelenmesinin devamını  gerektiren 37/1 maddenin son cümlesi anlamında, insan haklarıyla ilgili genel  kamu yararı görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla, başvuru kayıtlardan düşülmelidir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenlerden dolayı Mahkeme, oybirliğiyle, &lt;/p&gt; &lt;p&gt;başvurunun dava kayıtlarından düşürülmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-443347917515737094?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/443347917515737094/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=443347917515737094' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/443347917515737094'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/443347917515737094'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/ahmet-batmaz-ve-dierleri-trkiye-davasi.html' title='AHMET BATMAZ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-135816528543040850</id><published>2006-10-21T05:08:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T05:09:01.352-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AKA / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(107/1997/891/1103) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;23 Eylül 1998&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, 30 Ekim 1997 tarihinde, Sözleşmenin 47. Maddesi, ve 32. Maddesinin  1. Fıkrası'nda öngörülen üç aylık süre içerisinde, Mahkeme tarafından Avrupa  İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") sunulmuştur. Dava, Türk vatandaşı olan  Sn Mevlüt Aka'nın 15 Ağustos 1991 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhine  Komisyon'a yapmış olduğu başvuruya (no. 19639/92) dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un talebi 44. Madde ve 48. Maddenin (a) bendi ile Mahkeme A  İçtüzüğünün 32. maddesine yöneliktir. Talebin amacı 1 no'lu Protokol'ün 1.  Maddesi kapsamında muhatap Devletin yükümlülüklerini ihlal edip etmediğine dair  bir karara varılmasını sağlamaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkemenin A İçtüzüğü'nün 33. maddesi'nin 3. Fıkrasının (d) bendi uyarınca  yapılan soruşturmaya cevaben, Ankara Baro'su üyesi ve başvuranın avukatı Sn. K.  Berzeg, 28 Kasım 1997 tarihinde Sekreterya'ya Sn. Mevlüt Aka'nın vefat ettiğini  ve dul eşi Sn. Şefika Aka ve çocuklarının takibatları onun adına sürdürmek ve  Sn. Berzeg tarafından temsil edilmek istediklerini (Madde 30) bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 20 Ocak 1998 tarihinde Başkan tarafından Sn. Berzeg'e Mahkeme huzurunda  yapılacak yazılı takibatlarda Türkçe'yi kullanma izni, başvurana ise yasal  yardım verilmiştir (27. Maddenin 3. Fıkrası ve Ek'in 4. Maddesi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Oluşturulan heyet içerisinde Türk vatandaşı olan Sn. F. Gölcüklü  (Sözleşmenin 43. Maddesi) ve mahkemenin o zamanki başkan yardımcısı Sn. R.  Bernhardt (İçtüzük 21. madde 4. Fıkra (b) bendi) vardır. 31 Ocak 1998 tarihinde,  Sekreter'in huzurunda, Sn. Bernhardt diğer yedi üyenin isimlerini kura ile  belirlemiştir; bu üyeler şunlardır: Sn. F. Matscher, Sn. N. Valticos, Sn. A.N.  Loizou, Sir John Freeland, Sn. A.B. Baka, Sn. K. Jungwiert ve Sn. V. Toumanov  (Sözleşmenin 43. Maddesi ve İçtüzük 21. Madde, 5. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Heyet Başkanı olarak (İçtüzük 21. Madde, 6. Fıkra), Sn. Bernhardt,  Sekreterya kanalıyla takibatların düzenlenmesi hususunda (İçtüzük 37. Madde, 1.  Fıkra ve İçtüzük 38. Madde) Türk Hükümeti Temsilcisi'ne ("Hükümet"), başvuranın  avukatına ve Komisyon Delegesi Sn. Ş. Gözübüyük'e danışmıştır. Sonuç olarak  verilen talimatlar sonrasında, Sekreter başvuranın görüşünü ve ona bağlı ekleri  3, 6 ve 28 Nisan 1998 tarihlerinde, Hükümet'in görüşünü ise 17 Nisan 1998  tarihinde almıştır. 15 Mayıs tarihinde başvuran, Hükümet'in görüşüne cevaben bir  görüş sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Daha sonra, Mahkeme Başkan Yardımcısı seçilen Sn. Thor Vilhjalmsson,  Mahkeme Başkanı seçilen Sn. Bernhardt'ın yerini Heyet Başkanı olarak almıştır  (İçtüzük 21 6. Fıkra ve İçtüzük 24. Madde 1. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. 1 Temmuz 1998 tarihinde, olağan usule ilişkin esasların tamamlandığı  hususunda tatmin olarak davaya bir oturumla başlanmasına karar vermiştir  (İçtüzük 26. ve 38. Madde).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVA ESASLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVA KONUSU OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran Türk vatandaşıdır ve 1930 doğumludur. Söz konusu zamanda  Vezirköprü köyünde yaşamaktadır (Sinop ilinin - Durağan ilçesi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 1987 yılının Eylül ayı başlarında baraj inşaatından sorumlu Devlet kurumu  Devlet Su İşleri ("DSİ") başvuranın Gökdoğan köyündeki (Sinop) iki arsasını  istimlak etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kızılırmak vadisinde Altınkaya hidroelektrik santralının inşa edilmesinden  sonra ürün yetiştirmek için kullanılan arsayı sel basmıştır; bu durumdan  3000'den fazla aile etkilenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Arsanın tapusu 4 Eylül 1987 tarihinde yetkililere devredildikten sonra,  DSİ başvurana iki arsa için toplam 4.370.962 Türk Lirası ( sırasıyla 1.380.000  TL ve 2.990.962 TL) ödemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 2 Ekim 1987 tarihinde başvuran, her iki arsanın da istimlakine ilişkin  olarak, Durağan Ceza Mahkemesi'nde artırılmış tazminat için dava açmıştır. Dava  numaraları 87/2837 ve 87/2828'dir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Takibat sırasında, mahkeme istimlak yetkililerinin belirledikleri  miktarların doğru olup olmadığının değerlendirilmesi için bilirkişiler  tarafından iki tane yerinde inceleme yapılması emrini vermiştir. İki bilirkişi  heyeti değerlendirmelerini yaparken 2942 Sayılı Kanun'da istimlak kurallarına  ilişkin olarak öngörülen kriterleri göz önünde bulundurmuşlardır. Ancak aynı  hesap yöntemlerini kullanmadıkları için sonuçlar değişik çıkmıştır; iki  incelemenin sonucu da DSİ tarafından istimlak için ödenen miktardan  yüksektir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Taraflarca üçüncü bir değer biçmenin yapılmasına ilişkin olarak yapılan  başvuru reddedilmiştir, çünkü Mahkeme yapılan incelemelerin yasalar tarafından  belirlenmiş gerekliliklere uygun kriterlere dayandırıldığı ve davaya ilişkin  karar verilmesi için yeterli materyalleri içerdiği kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Bir sonraki aşamada başvuran yazılı olarak, uzmanlar tarafından biçilen  değerlerden düşük olanını kabul ettiğini bildirmiştir. Ceza mahkemesi bu hususu  dikkate almış ve söz konusu tutarın başvurana verilmesi kararını vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 87/2837 sayılı davada, Mahkeme 22 Haziran 1989 tarihinde DSİ'nin istimlak  için ek tazminat olarak 3.089.130 Türk Lirası ödemesine karar vermiştir. 87/2828  sayılı davada ise 10 Mayıs 1990 tarihinde başvurana ek tazminat olarak 3.895.692  TL ödenmesini kararlaştırmıştır. Bu tutarlar 4 Eylül 1987 tarihinden itibaren  her yıl için, yasalar tarafından belirlenmiş %30 oranında gecikme faizini de  içermektedir (bkz. yukarıda paragraf 10).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Yargıtay, sırasıyla 17 Eylül 1990 ve 6 Eylül 1991 tarihlerinde bu  kararları onaylamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 87/2837 sayılı davada verilen ek tazminat 30 Ocak 1992 tarihinde  başvurana ödenmiştir. Ödenen bu tazminat tutarı 7.097.276 TL olup, bunun  4.008.114 TL'lık kısmı Aralık 1991'e kadar hesaplanan gecikme faizleridir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;87/2828 sayılı davada başvuran 7 Ocak 1993 tarihinde 10.116.692 TL'sı  almıştır, bu miktarın 6.221.000 TL'sı Aralık 1992 tarihine kadar olan gecikme  faizidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Anayasa&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Anayasa'nın istimlaklere ilişkin 46. Madde'sinin ilgili bölümleri şu  hususları öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1Kamulaştırma bedeli, nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak 1 Kanunun  taksitle ödemeyi öngörebileceği bu hallerde, 1 peşin ödenmeyen kısım Devlet  borçları için öngörülen en yüksek faiz haddine bağlanır1.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Söz konusu tarihte, Devlete olan borçlar üzerinden ödenen gecikme faizi aylık  %7'dir (yıllık %84) (Devlete olan borçların toplanmasına ilişkin 6183 Sayılı  Kanun'un 51. Maddesi ve 89/14915 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. 4 Aralık 1984 tarihli 3095 Sayılı Kanun&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 3095 Sayılı Kanun uyarınca vadesi geçmiş Devlet borçlarından alınacak  faiz oranı yıllık %30'dur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Borçlar Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Borçlar Kanunu'nun (BK) 105. Maddesi şunları öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"... Alacaklının düçar olduğu zarar geçmiş günler faizinden fazla olduğu  surette borçlu kendisine hiç bir kusur isnat edilemiyeceğini ispat etmedikçe bu  zararı dahi tazmin ile mükelleftir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu munzam zarar derhal takdir olunabilirse hakim, esasa dair karar verir iken  bu zararın miktarını dahi tayin edebilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Uygulamada, bu hüküm kapsamında tazminat talep edilebilecek kayıp, borcun  ödenmesi gereken tarih ile ödendiği tarih arasında geçen zamandan dolayı ortaya  çıkan kayıptır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Yargıtay İçtihatları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. 3 Haziran 1991 tarihinde istimlakler için tazminata ilişkin davalarda  yetkili olan Yargıtay (Beşinci Hukuk Dairesi) aşağıdaki karara varmıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Alacaklılar borcun geç ödenmesine ilişkin tazmin edilmeleri yasalarla  belirlenmiş faizlerle yapılır. Alacaklılar, yürütme tedbirlerine başvururken,  kendilerine ödenecek miktar artı faiz de talep edebilecekleri için başka bir  tazminat talep etme hakları yoktur; buna bağlı olarak, enflasyon oranının yüksek  olmasına dayanarak alacaklıların talebini verme kararı asılsızdır..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, aynı daire tarafından verilen diğer bir karara da değinmiştir (22  Ekim 1996 tarihli karar no. 96/13828); bu kararda Yargıtay Borçlar Kanunu'nun  105. Maddesi kapsamında tazminat başvurusu yapılmasına müsaade etmiştir. Karar,  yetkililerin ödemeye yetkileri olmadığı bir tutarı ödemede gecikmelerinden doğan  ek tazminat iddiasıyla ilgilidir. Ancak anılan davadaki talepler, davacının  ödemekle yükümlü olduğu varsayılan miktarın ödenmesi için bir mevduat hesabını  vadesinden önce kapatması ve böylece faiz kaybına maruz bırakılması gerçeğine  dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bununla birlikte, Yargıtay'ın ve özellikle de on üçüncü Dairesinin (bkz.  95/267 ve 96/9985 nolu kararlar) istimlakle ilgili olmayan davalardaki  uygulamaları özel kişiler arasındaki uzlaşmazlıklarda Borçlar Kanunu'nun 105.  Maddesi kapsamında bu tür kayıplar için tazminatlara müsaade etmektedir. Bu  noktada, emsal davanın tutarlılığını sağlamaktan sorumlu Yargıtay başkanlık  komitelerinin, farklı daireleri tarafından verilen kararlar arasındaki  farklılıklara dayanarak temyiz başvurularını reddettiği göz önünde  bulundurulmalıdır. Çünkü bu komiteler, bir dava hakkında karar verilirken ilgili  gerçeklerin dikkate alındığı, bu sebepten dolayı da kararların birbirine uyumlu  hale sokulmasının gerekmediği kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. 23 Şubat 1994 tarihli bir kararda Yargıtay, aşağıdaki hususları kabul  ederek ilk defa olarak enflasyonun ters etkileri üzerine karar vermiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Ülkede enflasyon oranı %30'ların üstündeyken 3095 Sayılı Kanun onaylanmış ve  yürürlüğe girmiştir. Bu gerçeğe rağmen, mevzuat gecikme faiz oranını %30 olarak  belirlemiştir. Mevcut davada, bu sebepten dolayı, banka mevduatları üzerinden  ödenecek faizin kabul edilebileceği hatalı görüşünden hareketle, %30'u aşan bir  faiz oranı vermek yasal olmamaktadır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. 16 Haziran 1996 tarihinde Yargıtay bir diğer kararında enflasyon oranı  sonucunda ortaya çıkan kayıplara ilişkin taleplerde Borçlar Kanunu'nun 105.  Maddesi'nin (bkz. yukarıda paragraf 19) uygulanabilirliği hususuna ilişkin  olarak aşağıdaki kararı vermiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"... 3095 Sayılı Kanun'da öngörülen faiz oranı... kaybın kanıtlanmasına gerek  duyulmaksızın zarar için götürü tazminat içermektedir... Temerrüt faizi (ödemede  gecikme faizi) ülkenin yaşadığı ekonomik problemlerin (enflasyon, parasal  erozyon...) ışığı altında yasalar tarafından belirlenir, aynı faktörleri  (enflasyon, parasal erozyon...) Borçlar Kanunu'nun 105. Maddesi'nde öngörülen ek  kayıplar için açık kanıt olarak göstermek veya ortaya çıkan dezavantajların  görülen zararı da içerdiğini belirtmek imkansızdır. Aksi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;takdirde, yasama meclisinin dezavantajlara yönelik tazminatın %30 olması  kararı herhangi bir anlam taşımayacaktır. Eğer yasama meclisi, tüm ekonomik  problemlere ilişkin olarak, Anayasa tarafından kendisine verilen yasama gücünü  kullanarak bu problemlerden doğan kayba yönelik tazminat oranını belirlemiş  olsaydı, yasama meclisinin değerlendirmesinin asılsız olduğu görüşüne  dayanılarak zarar için ödenecek tazminatın %30 yerine %60 veya %70 üzerinden  ödenmesi kabul edilemezdi. ... Ülkenin şu andaki ekonomisi üzerinde önemli  etkileri olan enflasyonun 3095 Sayılı Kanun'da ... öngörülen %30 oranını  aştığını ve bunun sonucunda da alacaklının geç ödemeden doğan kaybının telafi  edilmediği açıktır. Ancak, yasada öngörülen %30 oranını aştığı sürece, söz  konusu kayıp Borçlar Kanunu'nun 105. Maddesi kapsamına alınamaz... Yasama gücünü  kullandıktan sonra yasama meclisi kaybın %30'lara vardığı kanaatında olduğu  için, enflasyonun %30'ları aştığı gerekçesiyle daha yüksek bir kayıp oranı  uygulayan adli bir karar yasama meclisinin salahiyetine tecavüz etmek anlamına  gelmektedir..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Uygulamada, söz konusu mahkemeler daha önce Yargıtay tarafından ele  alınan benzer konularda karar verirken yukarıda bahsedilen kararları dikkate  almalıdırlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;E. Ekonomik faktörler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Ocak 1992 ve 1993'te ABD dolarının ortalama kur oranları, Türkiye Merkez  Bankası tarafından belirlenen kur oranlarına göre, sırasıyla 5.332,59 TL ve  8.771,80 TL'ydi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Türkiye'deki enflasyonun etkileri, Devlet İstatistik Enstitüsü'nün  yayınladığı perakende fiyat endeksi listesinde açıkça görülmektedir. Söz konusu  listeye göre, Eylül ve Ekim 1987 ayları (istimlak edilen arsaların tapusu  yetkililere devredildiğinde ve takibatlar Durağan Asliye Mahkemesi'nde  başladığında - bkz. yukarıda paragraf 10-11) için taban endeks 100 olarak kabul  edilirse, Ocak 1992 (87/2837 nolu davada ek tazminatın ödendiği tarih - bkz.  yukarıda paragraf 16) itibariyle enflasyon endeksi 1006,06'ya; Ocak 1993  itibariyle ise (87/2828 nolu davada ek tazminatın ödendiği tarih - bkz. yukarıda  paragraf 16) 1783,48'e yükselmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON HUZURUNDAKİ TAKİBATLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Sn. Aka, Komisyon'a 15 Ağustos 1991 tarihinde başvurmuştur. Durağan  Asliye Mahkemesi tarafından verilen ek tazminatın ve ona bağlı gecikme faizinin  yeterli olmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olarak  başvurusunu 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi'ne dayandırmıştır. Ayrıca, mahkeme  huzurundaki takibatların Sözleşme'nin 6. Maddesi'nin 1. Fıkrasında öngörülenden  uzun sürmesi hususunda da şikayetçi olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. 16 Ocak 1996'da Komisyon, takibatların uzunluğuna (Madde 6 Fıkra 1) ve  verilen tazminatın yetersizliğine (1 No'lu Protokolün 1. Maddesi) ilişkin  şikayetleri kabul etmediğini açıklamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, 14 Ekim 1996 tarihinde 19639/92 no'lu başvuruyu kabul ettiğini  açıklamıştır, çünkü bu başvuru ek tazminat ödemesindeki gecikme faizi oranının  yetersizliğine ilişkindir. 9 Eylül 1997 (Madde 31) tarihli raporunda Komisyon, 1  No'lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiğine ilişkin ortak görüşünü  açıklamıştır. Komisyon'un görüşünün tam metni bu karara ek olarak  sunulmuştur[1].&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Başvuran Mahkemeden 1 No'lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiğine  ilişkin karar vermesini ve kendisine Sözleşme'nin 50. Maddesi uyarınca adil  tazminat verilmesini talep eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Hükümet dilekçesinde, ana sunum olarak, Mahkemeden iç hukuk yollarının  tüketilmediğine ilişkin başvuruyu reddetmesini ve 1 No'lu Protokol'ün 1.  Maddesi'nde garanti altına alınan hakların ihlal edilmediğine dair karar  vermesini talep eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. 1 NO'LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Başvuran, istimlak için ek tazminat üzerinden ödenen gecikme faizi  oranının çok düşük olmasından ve istimlak görevlilerinin söz konusu tutarları  ödemede gecikmelerinden şikayetçi olmuştur. 1 No'lu Protokolün 1. Maddesinin  ihlal edilmesi sonucunda mağdurun kendisi olduğunu belirtmiştir; bu madde şu  hususları öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Her yasal ya da tüzel kişi mülkiyetini dilediğince kullanma hakkına  sahiptir. Kamu yararına ve kanunda veya uluslararası hukukta öngörülen şartlara  tabi olma dışında, hiç kimsenin bu hakkı elinden alınamaz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, yukarıdaki hüküm, hiç bir şekilde, Devlet'in mülkiyetin kullanımını  kontrol etmek ve vergilerin ödenmesi veya diğer cezaların yerine getirilmesini  garanti altına lamak için gerekli gördüğü durumlarda yasaları yürürlüğe sokma  hakkına zarar vermez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet bu görüşe itiraz etmiştir. Komisyon ise şikayeti kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Hükümet'in ön itirazı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Hükümet, başvuranın Borçlar Kanunu'nun 105. Maddesi (bkz. yukarıda  paragraf 19) kapsamında tazminat talebinde bulunmadığını göz önünde bulundurarak  iç hukuk yollarının tüketilmediği iddiasına karşı çıkmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yargıtay'ın 22 Ekim 1996 tarihli bir kararına (bkz. yukarıda paragraf 20)  dayanarak, başvuranın "tazmin edilen gecikme faizinin üzerinde" zarar gördüğünü  kanıtlaması durumunda ek tazminatın ödenmesindeki gecikmenin neden olduğu kayıp  iddiası için tazminat alabileceğini ifade etmişlerdir. Hükümet'in sunumunda,  enflasyonun şu andaki oranıyla yasalar tarafından belirlenmiş gecikme faizi  oranı arasındaki fark 105. Madde kapsamında "ek tazminat için gerekçe  oluşturmamaktadır", ancak başvuran yine de eğer şikayetçi olduğu "ödeme  gecikmesi ya da ödemenin yapılmaması sonucunda yaşadığı kişisel kaybı"  kanıtlamış olsaydı bu hükümden yararlanabilirdi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Başvuran ise Yargıtay tarafından 23 Şubat 1994 ve 16 Haziran 1996  tarihlerinde sunulan emsal dava kararlarının (bkz. yukarıda paragraf 21-22)  ortaya çıkardığı durumun Devlet tarafından ödenecek borçlar söz konusu olduğunda  paranın değer kaybetmesine ilişkin olarak tazminat talep etmenin boşuna olduğunu  gösterdiğini ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Komisyon, mevcut davada Hükümet tarafından önerilen çözümün başarı şansı  olmayacağı kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Mahkeme, Sözleşmenin 26 maddesi uyarınca bir başvuranın anılan ihlallerin  düzeltilmesi için yeterli ve etkin hukuk yollarına olanak tanıyan normal bir  başvuru hakkının sağlanmış olması gerektiğini yinelemektedir. Anılan hukuk  yollarının mevcut olduğu sadece teoride değil, aynı zamanda uygulamada da  yeterli düzeyde kesinlik kazanması gerekmektedir ki bunun sağlanamadığı  durumlarda başvuru ve yeterlilik ön koşulları yerine getirilmemiş olmaktadır. Bu  açıdan iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin talebin Mahkeme nezdinde  ıspatlanması Hükümet'in yükümlülüğündedir. (bkz, diğer otoritelerin yanı sıra,  16 Eylül 1996 tarihli Akdivar ve Diğerleri - Türkiye kararı, Karar ve Hüküm  Raporları 1996 -IV, s. 1210, Madde 66 ve 68).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Mahkeme, Yargıtay'ın yukarıda sözü geçen kararlarının Türk yasaları  uyarınca Yargıtay'da karara bağlanan hususlara ilişkin olarak daha alt  mahkemelerde yeterli ve bağlayıcı olduğuna dikkat çeker (bkz. yukarıda paragraf  23).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu bağlamda, Yargıtay, ilk olarak istisnalar olmaksızın 3095 Sayılı Kanun'da  öngörülen yasalar tarafından belirlenmiş % 30 oranını (bkz. yukarıda paragraf  21) kabul ederek, mevcut davada ortaya çıkan hususa ilişkin olarak 16 Haziran  1996 tarihinde diğer bir karara varmıştır. Bu kararda Yargıtay, mahkemelerin bu  oranla enflasyon oranı arasındaki farkın Borçlar Kanunu'nun 105. Maddesi  kapsamında bir kayba (bkz. yukarıda paragraf 19) neden olduğu hususunu dikkate  alarak, 3095 Sayılı Kanun'da (bkz. yukarıda paragraf 22) % 30 olarak belirlenen  gecikme faizi oranını artırmaya karar vermeleri durumunda, yasama meclisinin  ihtiyari gücüne tecavüz etmiş olacaklarını ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Söz konusu kararlarda açıkça görülmektedir ki, Devlet'ten alacakları olan  kişiler, kendilerine 3095 Sayılı Kanun kapsamında verilen gecikme faizini aşacak  şekilde paranın değer kaybetmesi sonucunda ortaya çıkan zararların telafi  edilmesini sağlayacak ve Hükümet tarafından talep edilen tazminat yollarına  başvuramazlar (bkz., mutatis mutandis, 8 Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargın -  Türkiye kararı, A Serisi no. 319, s. 17, Madde 42). Ayrıca, Hükümet daha farklı  bir sonuca götürecek mahkeme kararlarını ifade etmemiştir, çünkü Yargıtay  Beşinci Ceza Dairesi'nin 22 Ekim 1996 tarihli kararı bu konu ile ilgili değildir  (bkz. yukarıda paragraf 20).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet'in Borçlar Kanunu'nun 105. Maddesi'nde  öngörülen yolların yeterlilik ve etkinliğini oluşturamadığı kararına varmıştır  (bkz. en yakın otorite olarak, 19 Şubat 1998 tarihli Dalia - Fransa kararı,  Raporlar 1998-I, s. 87-88, Madde 38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu sebepten dolayı, ön itiraz reddedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Esaslar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Takibatlarda yer alanların görüşleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Başvuran, Hükümet'in hatalı davranarak mevcut dava ile Akkuş - Türkiye  davası arasında benzerlik kurduğunu belirtmiş ve başvurusunun sadece Durağan  Asliye Mahkemesi tarafından verilen ek tazminatın ödenmesindeki gecikmeye  ilişkin değil; aynı zamanda, esas olarak, mahkemeye başvuru yaptığı tarih ile  ilgili miktarları aldığı tarih arasında yaşadığı kayıplara ilişkin olduğunu  vurgulamıştır. O süre içerisinde ek tazminat ödemesindeki gecikme faizi oranının  yıllık sadece % 30 iken, enflasyon oranının % 70 olduğuna dikkat çekmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Aka arsaların istimlak edilmesinden beş ve altı yıl sonra ödemenin  yapıldığını belirtmiş ve söz konusu gecikmelerin sonuçlarının o dönemde  Türkiye'de görülen paranın büyük oranlarda değer kaybıyla birlikte çeşitli  önlemlerin alındığı kamu yararı ile kendi kişisel yararları arasında adil  olmayan bir dengesizlik yarattığını iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Hükümet Mahkeme'nin emsal davasına işaret ederek 1 No'lu Protokol'ün 1.  Maddesi'nin istimlakle ilgili tüm davalarda azami tazminatın ödenmesini  gerektirmediğini ifade etmiştir. Devletlere azami tazminatı verme yükümlülüğü  getirilmesi durumunda bu husus, devletlerin, mevcut davada da olduğu gibi,  binlerce insanın çıkarı için büyük çapta planlara başlamasını engeller.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi'ne ilişkin olarak, toplumun genel  talepleriyle birey haklarının korunma gerekliliği arasında adil bir dengenin  kurulması gerektiğini kabul etmiştir. Ancak, Devletlerin, özellikle gecikme  faizi oranlarını belirlerken ve "adil bir denge" kurmaya çalışırken geniş takdir  marjları olduğunu iddia etmiştir. Bu yüzden de, mevcut davada uygulanan yasanın  soruna en tatmin edici çözümü sunup sunmadığına veya yasama meclisinin ihtiyari  gücünü daha farklı kullanması gerektiği hususlarında karar vermek Mahkeme'nin  işi değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, mevcut davada başvuranın "kişisel ve aşırı bir yük" taşıdığı kararına  varmak da güçtür. Eğer başvuran şikayetlerini Borçlar Kanunu'nun 105. maddesi  kapsamında sunmuş olsaydı "adil bir denge" kurulabilirdi. Söz konusu hüküm,  mülkleri istimlak edilen kişilerde görülebilecek ters etkileri gidermek için  öngörülen usulün esnekliği nedeniyle dengenin kurulmasında çok büyük rol  oynamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Komisyon, ek tazminatların başvurana istimlakten sırasıyla dört yıl üç ay  ve beş yıl üç ay sonra ödendiğine dikkat çekmiştir. Komisyon'un görüşüne göre,  3095 Sayılı Kanun kapsamında verilen gecikme faizi oranı, ortalama oranın % 67  olduğu dönemlerdeki paranın değer kaybetme seviyesiyle orantılı değildir. Eğer o  dönemlerde enflasyon ulusal yetkililer tarafından dikkate alınmış olsaydı, Sn.  Aka ilk arsası için 28.051.771 TL, ikinci arsası için ise 59.077.779 TL alacaktı  (bkz. yukarıda paragraf 16 ve aşağıda paragraf 55).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkeme'nin değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Mahkeme, başvurana iki arsanın istimlaki için 4 Eylül 1987 tarihinde  Devlet Su İşleri tarafından verilen tazminatın (bkz. yukarıda paragraf 10),  istimlak tarihinde, sırasıyla, 1.380.000 TL ve 2.990.962 TL olduğunu ifade  etmiştir. Başvuranın Durağan Asliye Mahkemesi'ne fazla tazminat (bkz. yukarıda  paragraf 11) için açtığı davalar başarılı olmuştur. Durağan Asliye Mahkemesinin  22 Haziran 1989 ve 10 Mayıs 1990 tarihli kararlarında - ki bu kararlar  Yargıtay'ın 17 Eylül 1990 ve 6 Eylül 1991 tarihli kararları (bkz. yukarıda  paragraf 15) sonucunda kesinleşmiştir - söz konusu miktarların yeterli  olmadığına karar verilmiş ve DSİ'ye, arsalardan biri için 3.089.130 TL, diğeri  için ise 3.895.692 TL ek tazminat ödemesi emri verilmiştir. 3095 Sayılı Kanun'u  müteakiben, belirlenen miktarlar istimlak tarihi olan 4 Eylül 1987 itibariyle  yıllık % 30 oranında gecikme faizi taşımaktadır (bkz. yukarıda paragraf  12-14)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, DSİ 30 Ocak 1992 ve 7 Ocak 1993 tarihlerine kadar, yani Yargıtay'ın  kararından on altı ay sonra ve ilk arsanın istimlakinden dört yıl üç ay ve  ikinci arsanın istimlakinden beş yıl üç ay sonraya kadar (bkz. yukarıda paragraf  16) ek tazminatları ödememiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Dava bir bütün olarak göz önünde tutulduğunda, Mahkeme, başlangıçta,  mevcut davadaki esaslar ve yasal durumla daha önce karara vardığı Akkuş  davasının esasları ve yasal durumu arasında (bkz. 9 Temmuz 1997 tarihli karar,  Raporlar 1997-IV, s. 1303) kapsam olarak büyük değişiklik gösteren konular  dışında herhangi bir farklılık olmadığı kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Aka'nın başvurusu, davanın Durağan Asliye Mahkemesi'nde başlamasıyla  birlikte dört yıl iki ay ve beş yıl iki ay süresince ortaya çıkan paranın değer  kaybetmesinin neden olduğu kaybın tazmin edilmesini amaçlayan ve yasalar  tarafından belirlenmiş gecikme faizinin yetersizliğine ilişkindir (bkz. yukarıda  paragraf 11 ve 38) ve bu dava Mahkeme tarafından belirlenen miktarların  ödenmesiyle (bkz. yukarıda paragraf 16) sonuçlanmıştır. Diğer taraftan, yukarıda  anılan Akkuş - Türkiye davasında söz konusu olan tek husus ek tazminatın  ödenmesinde yetkililerin gecikmesidir (aynı yerde, s. 1309, Madde 28).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Bu şekilde tanımlandıktan ve sınırlandırıldıktan sonra, başvuranın  şikayetçi olduğu durum istimlaklere ilişkin olarak 1 No'lu Protokol'ün 1.  Maddesi'nin ilk paragrafının ikinci cümlesine tekabül etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Mahkemenin içtihatına göre, büyük çaptaki kamu programlarının  gerçekleştirilmesini garanti altına almak için yapılan istimlakler sonucunda  ortaya çıkan müdahale, - Hükümet'in de dilekçesinde kabul ettiği üzere -  toplumun genel talepleriyle bireyin temel haklarının korunması arasında  "adil&lt;/p&gt; &lt;p&gt;bir denge" kurmalıdır (bkz., diğer otoritelerin yanı sıra, 23 Ekim 1997  tarihli National &amp; Provincial Building Society, Leeds Permanenet Building  Society and Yorkshire Building Society - Birleşik Kraliyet kararı, Raporlar  1997-VII, s. 2353, Madde 80).&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;45. Böyle "bir adil dengenin" ilgili çıkarlar arasında korunup korunmadığını  değerlendirmek için, Mahkeme iç mevzuat kapsamında tazminatın ödenebileceği  şartları ve bu şartların başvuranın davasında nasıl uygulanmış olduğunu dikkate  almalıdır (bkz. mutatis mutandis, 8 Temmuz 1986 tarihli Lithgow ve Diğerleri -  Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi no. 102, s. 50, Madde 120 ve yukarıda anılan  Akkuş kararı, s. 1309, Madde 27 ve 29).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Mahkeme, ilk olarak, Durağan Mahkemesi tarafından istimlak için verilen  tazminat tutarının (bkz. yukarıda paragraf 14) mevzu konusu olmadığına dikkat  çeker. Bu sebepten dolayı da davanın bu yönünü değerlendirmek gereksizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. İkinci olarak, Mahkeme, Hükümet'in gecikme faizi oranının belirlenmesinin  geniş takdir marjı sınırları içerisinde olduğunu iddia ettiğini belirtmiştir ki  bu takdir marjı Sözleşmeci Devletler tarafından istimlak sonrasında ödenecek  tazminatın şartlarını belirlemekte kullanılmaktadır (bkz. yukarıda paragraf  39).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme ulusal yetkililerin takdir marjı olduğunun farkındadır; bu marj  Devlet'in ödeyeceği borçların faiz miktarını kısıtlarken önemli rol oynayabilir.  Ancak, bu marj genel taleplerle bireyin temel haklarının korunması arasında  "adil dengenin" korunup korunmadığı hususu kanıtlayamaz (bkz. yukarıda paragraf  44). Bu yüzden de, Mahkeme, sorunu çözerken kullanılan yollarda izlenen amaç  arasında belirli bir orantının sağlandığını ve mülkünden mahrum bırakılan kişi  üzerine fazlasıyla yük bindirilmediğini garanti altına almalıdır (bkz. mutatis  mutandis, yukarıda anılan Lithgow ve Diğerleri kararı, s. 50, Madde 120).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Mahkeme, mevcut davadaki söz konusu süreler içerisine (bkz. yukarıda  paragraf 42), Türkiye'de enflasyonun yılda %70'lere çıktığına dikkat çeker (bkz.  yukarıda paragraf 25 ve Komisyon raporunun 49. paragrafı - ve, mutatis mutandis,  yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 30). Ancak, 3095 Sayılı Kanun  çerçevesinde, Sn. Aka'ya ödenecek miktar üzerinden alınan gecikme faizi oranı  yıllık % 30'dur. Şu söylenmelidir ki, söz konusu istisnai durum Devlet'in  yararına olmuştur; Devlet, yükümlülüklerini yerine getirirken alacaklılarının  yasal olarak ondan bekleyebilecekleri kadar dikkatli olmayabilir; ancak bu durum  gecikme faizlerini enflasyon oranına yakın bir oranda ödemeleri istenen Devlete  borcu olan kişilerin durumuyla tezat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;oluşturmaktadır (bkz. yukarıda paragraf 17 ve Komisyon raporunun 52.  paragrafı - ve yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 29; yukarıda anılan  Lithgow ve Diğerleri kararı, s. 58-59, Madde 144-147).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Mahkemenin daha önce Akkuş kararında da belirttiği üzere, istimlak  tazminatının ödenmesindeki normal olmayan gecikmeler, özellikle belirli  ülkelerde paranın değer kaybetmesi göz önünde tutulduğunda, arsası istimlak  edilen kişiyi belirsizlik içinde bırakarak büyük oranlarda maddi kayıplara yol  açmaktadır (bkz. yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310, Madde 29). Aynı durum  söz konusu tazminatın belirlendiği idari veya adli takibatlardaki normal olmayan  gecikmeler için de geçerlidir; özellikle de arsası istimlak edilen kişinin hak  ettiği tazminatı almak için bu tür takibatlara başvurması gerektiğinde (bkz.  yukarıda paragraf 10-15).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Mahkeme, Sn. Aka'nın arsalarının istimlak edildiği tarihte kendisine  verilecek tutarla ödemenin yapıldığı zamanki tutar arasındaki farkın - ki bu  farka tamamen istimlak yetkilileri sebep olmuştur - mülkiyet hakkının korunması  ve genel talepler arasında olması gereken adil dengeyi alt üst ederek başvuran  açısından, arsanın kaybıyla da ikiye katlanan çeşitli kayıplara neden olduğu  kanaatındadır (bkz., mutatis mutandis, yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1310,  Madde 30-31).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Yukarıda belirtilen sebeplerden dolayı 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi  ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞME'NİN 50. MADDESİ'NİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Sözleşme'nin 50. maddesi şunları öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Eğer Mahkeme, yasal bir otorite tarafından veya Yüksek Sözleşmeci Tarafın  diğer bir otoritesi tarafından alınan bir karar ya da önlemin kısmen ya da  tamamen Sözleşme'den doğan yükümlülüklerle çelişkili olduğuna karar verirse, ve  eğer söz konusu Taraf'ın iç hukuku sadece bu karar ya da önlemin sonuçları için  kısmi tazminata müsaade ediyorsa, Mahkeme'nin kararı, eğer gerekirse, mağdur  tarafın adil tazminatını karşılar."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Maddi zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Başvuran, Komisyon'un mevcut davaya ilişkin dönemlerde paranın değer  kaybetmesine yönelik yeterli tazminat seviyesinin ne olacağı hususunda varmış  olduğu sonuçları (bkz. yukarıda paragraf 40 ve aşağıda paragraf 55) kabul  ettiğini ifade eder. Mahkeme'den kendisine maddi zarar için toplam 9.557 ABD  doları verilmesini talep eder; bu miktar Komisyon'un Türk Lirası ("TRL") olarak  hesapladığı tutara eşittir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Hükümet, eğer Mahkeme adil tazminat olarak başvurana maddi zarar için  tazminat ödemeye karar verdiyse, verilecek tutarın Akkuş kararında kullanılan  yöntemle belirlenmesi gerektiğini ileri sürer. Söz konusu kararda izlenen yöntem  göz önünde bulundurulduğunda, iddia edilen kaybın süresi Yargıtay'ın mevcut  davaya ilişkin kararını açıklamasından sonra makul bir sürenin - Hükümet bu  sürenin üç ay olması gerektiğini ifade etmiştir - sonu itibariyle hesaplanması  gerekmektedir. Bu sebepten dolayı, dikkate alınması gereken süre 87/2873 no'lu  takibatta belirlenen ödeme için on üç ay, 87/2828 no'lu takibatta belirlenen  ödeme içinse on üç buçuk aydır (bkz. yukarıda paragraf 15-16). Hükümet bu  dönemler içerisinde ortalama enflasyon oranının sırasıyla %58.5 ve %56.5  olduğunu belirtmiştir. Sn. Aka'nın toplam kayıp miktarını 4.350.347 TL olarak  hesaplamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Komisyon, başvuranın maddi zararını değerlendirmek için gecikme faizi  oranıyla (% 30) Ekim 1988 ve Aralık 1992 tarihleri arasındaki ortalama enflasyon  oranı (yıllık % 67) arasındaki farkın göz önünde tutulması gerektiği  kanaatindedir. Buna göre şu sonuca varmıştır; 87/2837 ve 87/2828 no'lu davalarda  ek tazminat olarak ödenen 7.097.276 ve 10.116.692 TL (bkz. yukarıda paragraf 16)  ilgili dönemlerdeki enflasyon oranı göz önüne alınmış olsaydı başvurana ödenmesi  gereken miktarın - 28.051.771 ve 59.077.779 TL - sadece % 25,3 ve % 17,12'sine  tekabül etmektedir (bkz. yukarıda paragraf 40 ve Komisyon raporunun 32. 33 ve  54. paragrafları).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Mahkeme mevcut davada göz önünde tutulması gereken süre ve ihtilafın  kapsamına ilişkin bulgularını dile getirmektedir (bkz. yukarıda paragraf 42).  Yukarıda 48. ve 50. paragraflarda ifade edilen sonuçlara ilişkin olarak,  Mahkeme, Komisyon'un değerlendirmesini kabul eder ve, Komisyon gibi, Sn. Aka'nın  zararının 30 Ocak 1992 ve 7 Ocak 1993 tarihlerinde ödenen miktarlarla arsanın  istimlak edildiği 4 Eylül 1993 tarihindeki paranın değer kaybı (bkz. yukarıda  paragraf 40 ve , mutatis mutandis, yukarıda anılan Akkuş kararı, s. 1311, Madde  35) veya Durağan Asliye Mahkemesindeki takibatların başlama tarihi ve başvuranın  ifade ettiği tarih olan 2 Ekim 1987 (bkz. yukarıda paragraf 38) dikkate alınarak  ek tazminat düzenlenmiş olsaydı başvuranın alacağı miktar arasındaki farka eşit  olduğu kararına varır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Mahkeme ilgili ekonomik verilerin ışığı altında kendi hesaplamalarını  yaparak (bkz, yukarıda paragraf 24-25), Komisyon tarafından toplam maddi zarar  miktarı olarak hesaplanan 69.915.582 TL'yi (bkz. yukarıda paragraf 40 ve 55)  kabul edebileceği sonucuna varır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ek tazminatın ödendiği tarihlerde Türkiye Merkez Bankası tarafından  belirlenen ortalama kur oranları (bkz. yukarıda paragraf 24) göz önünde  tutulduğunda, söz konusu miktar başvuran tarafından talep edilen 9.557 ABD  dolarına tekabül etmektedir (bkz. yukarıda paragraf 53). Yukarıda ifade edilen  istisnai durumları (bkz. paragraf 48) dikkate alarak Mahkeme, maddi zarar için  söz konusu miktarın başvurana verilmesi kararına varır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Manevi zarar ve masraf ve harcamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Başvuran, kendisi ve ailesinin tek geçim kaynakları olan arsalarının  istimlak edilmesi sonrasında yeterli tazminatı almadıkları için katlandıkları  yoksulluk ve güvencesizlik gibi manevi zararlar için 20.000 USD talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, çıkarlarını Türk Mahkemeleri ve Sözleşme kurumları huzurunda  savunurken maruz kaldığı masraf ve harcamalar için de 10.000 USD talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Hükümet, bu tür zararlar için verilen tazminatın adil olmayan bir  zenginliğe yol açacağını ifade etmiştir. Masraf ve harcamalara ilişkin olarak,  sadece makul olanlar ve haklı sebebe dayandırılanlar tazmin edilebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Mahkeme, Aka ailesi üyelerinin Sözleşme'nin ihlalini teşkil eden bir dizi  olayın sonucunda manevi zarara uğradıkları kanatindedir. 50. Madde çerçevesinde  eşit temelde değerlendirme yaparak, Aka ailesine 1000 USD tazminat verilmesi  kararına varır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Masraf ve harcamalara ilişkin olarak, Mahkeme başvuranın bu başlık altındaki  iddialarını desteklemek için herhangi bir kanıt ileri sürmediğine dikkat çeker.  Sonuç olarak, bu talepler kabul edilemez (bkz., mutatis mutandis, 3 Temmuz 1997  tarihli Pressos Compania Naviera S.A. ve Diğerleri - Belçika kararı (Madde 50),  Raporlar 1997-IV, s. 1299, Madde 24).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Temerrüt faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Mahkeme, USD olarak verilen tutarların temerrüt faizini yıllık %5.5  olarak belirlemenin yerinde olacağı kanaatine varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME OYBİRLİĞİYLE&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet'in ön itirazının reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. 1 No'lu Protokol'ün 1. Maddesi'nin ihlal edildiğinin kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. (a) muhatap Devlet'in üç ay içerisinde başvuranın adına takibatları devam  ettiren mirasçılarına, ödeme tarihinde geçerli olan oran üzerinden Türk Lirasına  çevrilecek aşağıdaki tutarları ödemesinin:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) maddi zarar için 9.557 (dokuz bin beş yüz elli yedi) ABD Doları; ve&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) manevi zarar için 1000 (bin) ABD doları;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) bu miktarlar için ödemeye kadarki üç ayın sona ermesinden itibaren yıllık  % 5.5 faizin geçerli olmasının kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4.Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine; ilişkin alınan işbu karar  İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 23 Eylül 1998 tarihinde Strazburg'da bulunan  İnsan Hakları Binası'ndaki halka açık oturumda tefhim edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza: Thor Vilhjálmsson&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza: Herbert Petzold&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter&lt;/p&gt; &lt;p&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[1] Sekreterya Notu: Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece kararın  baskılı sürümünde verilecek olup (1998 Karar ve Hükümleri Raporları), ancak  Komisyon Raporunun bir sureti Sekreterya'dan temin edilebilecektir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-135816528543040850?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/135816528543040850/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=135816528543040850' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/135816528543040850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/135816528543040850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/aka-trkiye-davasi.html' title='AKA / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-934427582076171522</id><published>2006-10-21T05:07:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T05:07:36.012-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AKKUŞ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(60/19967 679/869) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;9 Temmuz 1997&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bu davada Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 43. ve Divan İçtüzüğü A'nın  ilgili hükümleri uyarınca Divan şu üyelerden oluşmuştur: R. Bernhardt( Başkan),  Thor Vilhjalmsson, F. Gölcüklü, J. De Meyer, A. N. Loizou, G. Mifsud Bonnici, J.  Makarczyk, B. Repik, P. Kuris, Mukayyit H. Petzold ve yardımcısı P. J.  Mahoney&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVANIN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davanın Özel Koşulları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Baraj yapımından sorumlu olan Devlet Su İşleri, 6. Eylül-Ekim 1987'de,  Kızılırmak Vadisi'nde Altınkaya hidro-elektrik barajını yapmak için Bayan Akkuş  ve 1992 yılında ölen kocasına ait araziyi istimlak etmiştir. Sinop'un Gökdoğan  köyünde pirinç yetiştirilmek için kullanılan bu arazi ise halen sular  altındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Baraj yapım projesi sonucu yapılan kamulaştırmadan 3000 den fazla aile  (toplam 17.000 kişi) etkilenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başvurucuya göre, Devlet Su İşleri tarafından görevlendirilen ve Ege  Bilimsel Tarım Fakültesi tarafından sürdürülen bilimsel çalışma 1987'de arazinin  değerini 3200 ila 3500 olarak tesbit etmesine karşın metrekare başına 800 - 850  TL arasında ödeme yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Devlet Su İşleri uzmanlarından oluşan bir Komite, başvurucunun arazisine  122.000 TL değer biçmiş ve bu miktar Bayan Akkuş'a kamulaştırma yapıldığında  ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Başvurucu, 12 Ekim 1987 tarihinde, Durağan Asliye Mahkemesi'ne tazminatın  arttırılması ve ek kaybın hesaplanmasında enflasyon oranının göz önüne  alınmasını isteyen bir başvuruda bulunmuştur. Mahkeme, 22 Haziran 1989  tarihinde, Bayan Akkuş'a 271. 039 TL ek tazminat ve kamulaştırma tarihi olan 4  Eylül 1987 tarihinden itibaren geçen süre için yıllık % 30 gecikme tazminatı  ödenmesine karar vermiştir. Böylece toplam tazminat 393.039 TL olmuştur. Bayan  Akkuş'a aynı zamanda 61.123 TL tutan mahkeme masraflarının da ödenmesi  kararlaştırılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Devlet Su İşleri hukuk yönünden dosyayı bir üst mahkeme olan Temyiz  Mahkemesi'ne götürmüştür. Bayan Akkuş da, ek kaybın hesaplanmasında gecikmeye  bağlı kanuni faizin değil, enflasyon oranına bağlı faizin hesaplanması isteğinin  karara bağlanmasını Borçlar Kanunu'nun 105'inci maddesine dayandıran (aşağıda  14. paragrafa bakınız) bir karşıt başvuru yapmıştır. Temyiz Mahkemesi kararı tek  celsede onaylamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Ek tazminat, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na yapılan başvurudan 6 ay ve  Temyiz Mahkemesi'nin kararından yaklaşık 17 ay sonra Şubat 1992'de  ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Bayan Akkuş halen ihtiyaçlarını karşılayan damadı ile birlikte  yaşamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili İç Hukuk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 4 Aralık 1984 ve 3095 numaralı yasaya göre, vadesi geçmiş devlet  borçlarının faizi, her yıl için % 30 dur. Olay sırasında yıllık ortalama  enflasyon faizi her yıl için % 70 ve devlete ödenecek olan borçların gecikme  faizi oranı her ay için % 7 (yıllık % 84) idi. (89/14915 numaralı Bakanlar  Kurulu Kararı ve Devlet Alacaklarının Tahsili Hakkındaki 6183 numaralı kanunun  51. Bölümü).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Olayın geçtiği tarihte Borçlar Kanununun ilgili 105. Maddesi  şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Alacaklı tarafın uğradığı kayıp geçmiş günler faizini aştığı yerde ve  borçlu, alacaklının hatalı olduğunu ispatlayamadığı zaman&lt;/p&gt; &lt;p&gt;kaybı karşılar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eğer ek kaybın değeri hemen belirlenebilirse, mahkeme esasına ilişkin karar  verirken, zararın miktarı da kararlaştırabilir" diye şart koşar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 3 Haziran 1991'de Temyiz Mahkemesi'nin Beşinci Hukuk Dairesi ,  kamulaştırma tazminatına ilişkin olarak şu kararı almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Alacaklılar yaptırıma başvurdukları zaman alacakları miktar ve faizini talep  etme hakkına sahip oldukları için, başka bir şekilde tazminat talep edemezler,  böylece enflasyon oranının yüksek olması esasına dayanarak alacaklının iddiasını  kabul kararı, hatalı bulunmuştur".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 23 Şubat 1994'de (Karar E: 1993/5-600, K: 1994/80) Temyiz Mahkemesi,  aşağıdaki kararı almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"3095 numaralı kanun ülkedeki enflasyon oranı % 30'un çok üzerindeyken  onaylandı ve yürürlüğe girdi. Bununla birlikte, kanun koyucunun gecikme için  faiz oranını % 30 olarak tespit etmiş olmasını dikkate olmadan mevcut davada,  mevduata verilecek faiz oranlarına dayanan hatalı bir esasa göre % 30'u aşan bir  bileşik faiz oranına hükmetmek kanuna aykırı olurdu".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Bayan Akkuş Komisyona 26 Ağustos 1991'de başvurmuştur. Bayan Akkuş, 1  No'lu Protokol'ün 1. Maddesine dayanarak; kamulaştırma için ek tazminat  ödenmesinde, Su İşleri'nin gecikmesi sebebiyle mülkiyet hakkının ihlal  edildiğinden şikayetçi olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Komisyon, 10 Ocak 1994'de başvurunun kabul edilebilir olduğunu (no:  19263/92) açıklamıştır. Komisyonun 27 Şubat 1996 tarihli raporunda (31. Madde),  6'ya karşı 22 oyla 1 No'lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiği  belirtilmiştir. Komisyon mütalaasının tam metni ve raporun içerdiği karşıt  oylar, bu karara ek olarak sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DİVAN'A SON SUNUŞLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Hükümet, dilekçesinde ilk sunuş olarak, Divan'dan, yapılan şikayete  ilişkin olarak zaman bakımından yetkisiz olduğu, iç hukuk yollarının tamamen  tüketilmediği ve davanın ispatlanmadığı gerekçesiyle davayı reddetmesini talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Zaman Bakımından Yetkisizlik İtirazı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Hükümet, Sözleşmenin 26. Maddesine dayanarak, Divan'ın, Bayan Akkuş'un  başvurusunu incelemeye zaman bakımından yetkisiz olduğunu çünkü söz konusu  başvuru zamanının, tazminatın başvurucuya ödendiği tarihte (Mart 1992) değil,  Temyiz Mahkemesinin 17 Eylül 1990‘da, Durağan Asliye Mahkemesinin 1989'da  belirlediği faiz oranını onaylama kararını aldığı tarihte başladığını  (yukarıdaki 10. Paragrafa bakınız) ileri sürmüştür. Başvurucu, bu kararın  açıklanmasından beri etkilenmekteydi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Divan, sadece ek tazminatın ödenmesine, başvurucunun uğradığı zararın  ulusal yetkililerin gecikmesinden kaynaklandığına ve başvurucunun Temyiz  Mahkemesinin nihai kararını vereceği zamana kadar böyle bir şikayette  bulunamayacağına işaret eder. (bkz. yukarıda Paragraf 10)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, 26 Ağustos 1991'de zamanı gelip de henüz ödenmeyen tazminat  konusunda Komisyona yaptığı başvurusu ile ilgili olarak, 26. Maddedeki ilgili  hükümden memnun kalmıştır. Dolayısıyla bu ilk itiraz reddedilmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İç Hukuk Yollarının Tüketilmediği İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Hükümetin ifadesine göre Bayan Akkuş, Sözleşmenin 26. Maddesinde  öngörüldüğü üzere şikayetini Türk mahkemeleri önünde ileri sürmemiş ve Borçlar  Hukukunun 105.maddesinde öne sürülen çareleri doğru bir şekilde tatbik etmesi de  devlete ait çözümleri de tüketmemiştir (yukarıda 14. Paragrafa bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Mahkeme, yerleşik içtihatlarına göre, söz konusu devlet itirazını  Komisyon önüne getirmesi halinde, itirazın doğası ve şartlar elverdikçe, ön bir  itirazı göz önüne alacağı konusunu tekrarlamaktadır - prensipte, uygun  olabilirlik konusu önceden incelenmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon temsilcisinin belirttiği üzere, şartların mevcut davada yerine  getirilmediği dava dosyasından anlaşılmaktadır. Buna göre hükümetler, bu itiraza  itimat etmekten vazgeçmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. 1 NO'LU PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Başvurucu, Türkiye'de yıllık enflasyon oranı % 70 olduğu zaman,  arazisinin kamulaştırılmasını takiben kendisine ödenen ek tazminatın faizinin  yetersiz olduğundan ve yetkililerin ilgili miktar için ödeme yapılmasında  gecikildiğinden şikayet etmiştir. Bayan Akkuş'un itimat ettiği Protokol1, Madde  1'e göre:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Her doğal ve meşru kişi mülkiyetinin tasarrufunda bulunma hakkına sahiptir.  Uluslararası hukukun genel prensipleri ve içtüzükler için koşulların sağlanması  halinde şartları yerine getiren konular ve kamu yararı hariç olmak üzere, hiç  kimse bu haklardan mahrum bırakılamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, önceki şartlar, genel menfaate göre mülk kullanımını kontrol etmek ve  vergi ödemelerini kontrol altına almak veya diğer primler veya ceza gibi  kanunları uygulamak hiç bir şekilde devletin hakkını zayıflatmaz".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bayan Akkuş, tazminatı, arazisi kamulaştırıldığında veya Mahkeme duruşmaları  başladığı zamanki değeriyle hesaplandığı için şikayetçi oldu (yukarıda 6. ve 9.  paragraflara bakınız). Bayan Akkuş, enflasyon oranı yerine ek tazminatı,  enflasyon oranı yerine ödenmeyen faizin kanuni oranını hesaplamak için Borçlar  Kanunu'nun 105. Maddesini göz önüne almayı ve başvuruyu reddettiği için Temyiz  Mahkemesi'ni eleştirdi. Bayan Akkuş ek tazminatın kendisine, duruşmalar  başladıktan dört yıl, dört ay ve özellikle de Temyiz Mahkemesinin kararından 17  ay sonra, Şubat 1992 tarihinde ödendiğini belirtmiştir. Ancak 1980'den önce  benzer davalarda ödeme en çok iki ay içinde yapılıyordu. Ayrıca, bayan Akkuş,  geçen yıllarda enflasyonun etkisiyle istimlak tazminatı bedelini düşürmek için  ödemeden farklı olarak bakılan ödeme müddetinin, idari bürokrasinin iyi niyetine  bağlı olduğunu söylemiştir. Son olarak, bayan Akkuş, Türk hukukunun, devlet  tarafından özel kişilere verilen borçların ışığında uygulama önlemleri  alabilecek kurallara sahip olmayışından dolayı üzüldüğünü belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Komisyon, başvurucunun kaybının uzaması nedeniyle 1 No'lu Protokolün 1.  Maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Komisyon, Bayan Akkuş'un 390.000TL  aldığını tahmin etti ancak ulusal yetkililer, ek tazminatın ve gerçek ödemenin  yapıldığı tarihten beri geçen 17 aylık süre içinde paranın değer kaybını hesaba  katsalardı, Bayan Akkuş, yaklaşık olarak 594.000 TL alacaktı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Hükümet buna karşı çıkmıştır. Yetkililer bayan Akkuş'a araziye sahip  olmadan önce kendisine 122.000 TL ve arazinin değerini yeniden tayin etmek için  dava muamelelerinden sonra da % 30 faiziyle birlikte 271.039 TL ek tazminat  ödendiğini belirtmişlerdir (yukarıda 9. Paragrafa bakınız). Hatta, bu miktarlar  hesaplanırken, enflasyonun dikkate alınmadığı farz edilirse, tazminat, istimlak  edilen arazinin değeriyle oldukça orantılı olduğundan hükümet, mahkemenin  içtihatlarına dayanan hukuka güvenmiştir. Protokol 1, Madde 1'de belirtilen  şartlar tatmin ediciydi. Binlerce insanın menfaatinin söz konusu olduğu geniş  ölçekli projelerin olduğu yerde durum özellikle böyleydi;devlet tam tazminat  ödemeyi şart koşarken, bu gibi projelerin gerçekleşmesinde bunu engellerdi.  Bundan başka, başvurucu mevcut davanın, başvurucunun kendi kararı, kendi riski  olduğundan ve Borçlar Kanununun 105. Maddesi uyarınca kendisine avantaj  sağlayacak bir imkan olmadığından "kişisel ve fazla bir yük" taşıdığını iddia  edemez. Dahası, kendi avukatı bile günlük bir Türk gazetesinde yayınlanan bir  makalede, değeri, değerlendirme komitesi ve mahkeme tarafından tayin edilerek  kamulaştırılan belirli arazilerin değerlerinin piyasa fiyatından oldukça yüksek  olduğunu kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, son olarak, yaratıcı ve etkili kamu hizmetinin ayrılmaz bir parçası  olan faiz oranlarının konulması ve uygulanmasında büyük kıymet bildirim  hadlerine güvenmiştir. Devlete ödenmesi gereken yüksek faiz oranı, kamu  hizmetinin bozulmaması ve vekaletin yerine getirilmesi konusunda kanun koyucu  tarafından karara bağlanan dolaylı bir vergi oluşturmak için tasarlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Başvurucunun şikayet ettiği gibi bir durum "mülkiyetinin kullanımından  yararlanma hakkı vermek"le ilgilidir Mahkeme, genel menfaatlerin talebiyle,  şahısların temel haklarının korunması zorunluluğu arasında hakça bir dengenin  sürdürülüp sürdürülmediğini incelemek zorundadır; bu bağlamda, tazminatın ulusal  kanunlar altında ödenebilirliği konusundaki şartlar ve kavramlar ve başvurucunun  davası sırasında gösterdiği tavır, gözönüne alınmak zorundadır (Lithgow ve  Diğerleri-Birleşik Krallık konusundaki 8 Temmuz 1986 tarihli karar, Seri: A no.  102, s. 50, &amp; 1202'a bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Mahkeme, başlangıçta, bir hidro-elektrik santrali inşa etmek için arazisi  istimlak edilen başvurucuya, kamulaştırma işlemi yapıldığında, tazminatın  ödendiğine işaret etmiştir (yukarıda 8. Paragrafa bakınız). Durağan Asliye  Mahkemesi, sonradan, bayan Akkuş'a istimlak tarihinden itibaren yıllık % 30 faiz  oranıyla ek bir tazminat ödemiştir (yukarıda 9. Paragrafa bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Su İşleri uzmanlarının oluşturduğu bir komite tarafından yürütülen  arazinin değerinin ölçülmesi işi ve ek tazminatın miktarının belirlenmesi,  mahkemenin görevi değildir. Anlaşmazlığın alanı, kabul edilebilirlik konusundaki  Komisyon kararı ile belirlenmiş ve kendisine yetkililer tarafından zamanında  ödenmeyen tazminat yüzünden bayan Akkuş'un uğradığı iddia edilen zarara tesir  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Bu bağlamda, mahkeme, uygun olmayan gecikmeler gibi tazminatın değerini  düşürme ihtimali dahilinde olan değişik durumlara başvurmaksızın ödeme  yaptığında, tazminatın miktarını azaltılabilme yetkisini önceden elinde  tutmuştur ( gerekli değişiklikler yapılmış olarak Stran Yunan Rafineleri ve  Startis Andreadis - Yunanistan konusunda 9 Aralık 1994 tarihli karar, seri no.  301-B, s. 90, &amp;amp;82'a bakınız). Usule uygun olmayarak, istimlak için tazminat  ödenmesindeki uzun gecikmeler, arazisi kamulaştırılan kişinin artan bir mali  kayba sebep olmakta, özellikle bazı ülkelerde olduğu gibi paranın değer kaybı,  kişiyi belirsiz bir konuma koymaktadır. Mahkeme, bu konuda devlete olan  borçların, yıllık ödeme faizlerinin % 84 olduğu Türkiye'de borçluların  borçlarını hemen ödemeleri cesaretlendirilmekte, yoksa devletin vergi ödeyen  kişileri, eğer devlet ödeme yapamazsa ya da ödemelerde gecikme olursa, büyük bir  kayba girmektedirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Mevcut davada ek tazminat başvurucuya, yıllık % 30 faizi ile birlikte,  Türkiye'de enflasyonun yıllık % 70'e çıktığı ve Temyiz Mahkemesi kararından 17  ay sonra, Şubat 1992'de ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;En son olarak Temyiz Mahkemesi tarafından kararlaştırılan, başvurucunun  tazminat miktarı ile gerçekte ödenen miktar arasındaki - sadece yetkililerin  sebep olduğu - farklılık Bayan Akkuş'un arazisinin istimlak edilmesinden doğan  zarardan başka ek bir zarara da uğramasına yol açmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Ulusal yetkililer, 17 aylık tazminat ödemesini sonraya bırakarak,  tazminatın yetersizliğini göstermiş ve sonuçta mülkiyet hakkını korumak ile  genel menfaatlerin gerekliliği arasındaki dengeyi bozmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Böylece, 1 No'lu Protokolün 1.Maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞMENİN 50. MADDESİNİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Sözleşmenin 50. Maddesine göre;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Divanın Kararı, bir Yüksek Akid Tarafından adli makamları veya resmi bir  makam tarafından alınmış olan bir kararın veya vaz'edilmiş bulunan bir tedbirin  işbu Sözleşmeden doğan mükellefiyetlere tamamen veya kısmen aykırı olduğunu  beyan ederse ve eğer mezkur Akid Tarafın dahili mevzuatı bu kararın veya  tedbirlerin neticelerini ancak kısmen izaleye müsaitse, Divan kararında, buna  mahal varsa, hakkaniyete uygun bir surette mutazarrır tarafı tatmin eder".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. ZARAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Maddi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Bayan Akkuş, maddi zarar olarak 50.000 ABD doları talep etmiştir. Bayan  Akkuş'un 17 Eylül 1990 tarihindeki son sunuşuna göre, yıllık enflasyonun % 70  olduğu gözönüne alınsaydı, Temyiz Mahkemesinin ödeme yapılması için verdiği  karar toplam 739.163 TL olurdu. Bayan Akkuş, ifadesinde, Şubat 1992'de kendisine  ödenen 758.200 TL ile, ulusal yetkililerin esas ödemesi gerekenin yarısını  ödendiklerini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Hükümet, iddiayı, başvurucunun sadece beşte birine sahip olduğu istimlak  edilen tüm arazinin değerini aştığı için, tamamen na-münasip olarak telakki  etti. Onlar aynı zamanda 1988-1992 yılları arasında Türkiye'deki yıllık ortalama  enflasyon oranının % 61 olduğuna değinmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. 17 Eylül 1990 yılında, Temyiz Mahkemesi, Durağan Asliye Mahkemesi'nin  kararlarını onayladığını kaydeder. Asliye Mahkemesi, bayan Akkuş'a ek tazminat  olarak 271.039 TL ve 4 Eylül 1987 yılından beri her yıl için % 30'dan ve kanuni  giderler için de 61.123 TL (yukarıda 9. Paragrafa bakınız) ödenmesine karar  vermişti. Temyiz Mahkemesi'nin karar gününde veya makbul bir süre içinde (mesela  3 ay içinde) başvurucu, 576.097 TL almalıydı. Ancak ödeme Şubat 1992'de yapıldı  (17 ay sonra). Bayan Akkuş, gerçekte mahkeme hesabına göre ortalama 772.276 TL  aldı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıda 30. ve 31. Paragraflarda varılan sonuçları göz önüne aldığımızda  mahkeme, başvurucunun uğradığı kaybın Şubat 1992 yılında ödenen asıl miktarı ile  son 14 ay içinde yıllık % 70 enflasyondan kaynaklanan değer kaybı ile  hesaplandığında ortaya çıkan toplam 576.097 TL arasındaki farka eşit olduğunu  göz önünde tutar. Bayan Akkuş'a yapılan ödeme sırasında ödenmesi gereken miktar  1.046.192 TL idi. Sonuç olarak, iddiasını döviz cinsi üzerinden formüle  ettiğinden ve Hükümet buna karşı bir itirazda bulunmadığından, bayan Akkuş'ın  zararı ortalama 273.916 TL veya 48 ABD dolarıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Bu olaylarda, mahkeme, başvurucuya, tazminat olarak, ödeme günü Türk  lirasına çevrilmek üzere, 48 ABD doları ödenmesini dikkate almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Manevi Tazminat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Bayan Akkuş, arazisinin kamulaştırma bedeli olarak aldığı tazminat  yetersiz olduğundan durumunun son derece belirsiz olarak devam ettiğini iddia  etti. O, sadece tüm geçim araçlarını, hatıralarını ve köyün ona sağladığı  güvenli ortamı kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda damadının evinde ve onun mali  desteğine muhtaç kalmıştır ki, bu da Türk aile hayatında utanç verici bir  durumdur. Bayan Akkuş, manevi zararının karşılanması için 50.000 ABD doları  talep etti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Hükümet ve Komisyon temsilcisi bir görüş bildirmez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Mahkeme, başvurucunun 1.000 ABD dolarına denk delen bir manevi zarara  uğradığını göz önüne almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. MASRAF VE ÜCRETLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Bayan Akkuş, Sözleşme kurumları nezdinde ve Türkiye'de maruz kaldığı  masraf ve harcamalar için 23.960 ABD doları talep etti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41.Hükümet, miktarın belirli, uygun ve somut bir kanıta dayanmadığı iddiası  konusunda bir cevap verdi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. İçtihatlar için kurulan kriterler ışığında mahkeme başvurucuya ulaşım ve  geçim ücretleri olarak, kanuni yardım adı altında ödenmiş olan 8.968 FF  düşülerek, ödeme gününde Türk lirası karşılığı toplam 5000 ABD doları ödenmesi  gerektiğini iddia etti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. KANUNİ FAİZ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, miktar, Amerikan doları olarak ödendiğinden yıllık % 5 faizle ödeme  yapmasının uygun olacağını düşünür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU SEBEPTEN DOLAYI DİVAN;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümetin ön itirazlarını 1'e karşı 8 oyla reddeder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. 1 No'lu Protokolün 1. Maddesinin ihlal edildiğini 2'ye karşı 7 oyla kabul  eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 2'ye karşı 7 oyla;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a. Savunma durumunda olan devletin üç ay içerisinde ödeme yapmasına;  aşağıdaki miktarlar ödeme günündeki oranları hesap edilip Türk lirasına  çevrilerek;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;i) maddi zarar için 48 ABD doları tazminat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) manevi zarar için 1.000 ABD doları tazminat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;iii) Masraflar ve harcamalar için, kanuni yardım olarak alınan 8968 FF  düşülerek 5.000 ABD doları,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b. ABD doları olarak kararlaştırılan bu miktarlar yukarıda bahsi geçen 3  aylık sürenin bitiminden yerleşmeye kadar yıllık basit faiz oranı olan % 5  üzerinden hesap edilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Geriye kalan ve sadece memnuniyet için yapılan iddiaların oybirliği ile  reddine karar verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İngilizce ve Fransızca olarak, Strasboug'da İnsan Hakları Binasında halk  oturumuyla 9 Temmuz 1997 tarihinde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Rudolf Bernhardt&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kayıt İçin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paul Mahoney&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kayıt Yardımcısı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşmenin 51. Madde § 2 ve Bay Thor Vilhjalmsson'nun karşı oyu olan A  Mahkemesinin kurallarından olan 53. Madde § 2 ile Bay Mifsud Bonnici bu karara  eklenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YARGIÇ MIFSUD BONNİCİ'NİN KATILDIĞI YARGIÇ THOR VILHJALMSSON'UN KARŞIOYU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu davada sorumlu devlet başvurucuya parayı zamanında ödememiştir. Kanuni  faiz oranı enflasyon oranından düşük olduğu için, Bayan Akkuş zarara uğramıştır.  Enflasyon birçok ülkede ciddi bir sorun olmuştur ve olmaktadır ve hükümetler  enflasyonla mücadeleyi ekonomi politikalarının başlıca konusu olarak  görmektedirler. İnsan hakları konusundaki kurallar bu mücadelede etkili bir  yöntem değildir. Enflasyonun genel etkisi, ekonomik hayatı bir bütün olarak  etkilemesi ve kişiler üzerindeki yansımasıdır, hatta sıkça ciddi olarak, seyrek  bir biçimde, veya en azından bu davada olduğu gibi değil ama, sadece kendi  fikrim olarak, kişisel ve özeldir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DİPNOTLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Davanın numarası 60/1996/679/869'dur. İlk numara, ilgili yılda mahkemeye  getirilen davalar listesindeki davanın yeridir (ikinci numara). Son iki numara,  mahkemenin başından beri önüne getirilen davaların listesindeki yerini ve  Komisyon'a sunulan benzeri başvurular arasındaki yerine işaret eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A Kuralları, 9 numaralı protokol yürürlüğe girmeden önce mahkemeye getirilen  tüm davalara uygulanır (1 Ekim 1994) ve sonra da sadece bu protokol ile bağlı  olmayan devletlere uygulanır. Onlar, sonradan birçok kez değiştirildiği üzere 1  Ocak 1983 tarihinde yürülüğe giren kurallara benzer.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kayıt memurunun notu: Pratik nedenler yüzünden bu ek, kararın basılmış  şekliyle çıkacaktır (Hükümler ve Kararlar - 1997 Raporlarında), ancak Komisyon  raporunun bir kopyası kayıt ofisinden sağlanabilir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-934427582076171522?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/934427582076171522/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=934427582076171522' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/934427582076171522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/934427582076171522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/akku-trkiye-davasi.html' title='AKKUŞ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-4313840284614337699</id><published>2006-10-21T05:06:00.002-07:00</published><updated>2006-10-21T05:07:11.495-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AKTAŞ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(24351/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;24 Nisan 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;I- DAVA KOŞULLARI &lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Giriş&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran 1973 doğumlu olup. Derik/Türkiye'de ikamet etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava. başvuranın kardeşi Yakup Aktaş'ın ölümüyle ilgilidir. 1964 doğumlu olan  Yakup Aktaş, 25 Kasım 1990 tarihinde, Mardin/Türkiye'de ölmüştür. Geride bir dul  ile o yılın baslarında doğan bir kız çocuğu bırakmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Yakup Aktaş'ın ölümünün, gözaltında gördüğü işkenceden  kaynakladığını iddia etmekledir. Hükümet bunu reddetmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İhtilaflı olan dava konusu olaylar hakkında, Komisyon, 19 ve 20 Kasım 1997  tarihlerinde Ankara'da tanık dinleme duruşması yapmak üzere bir heyeti  görevlendirmiştir. Heyet, başvuranı ve şu tanıkları dinlemiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranın kardeşi Mahmut Aktaş, Savcı Şevki Artar, Prof. Dr. Özdemir  Kolusayın. Dr. Hüseyin Sarı ve Dr. Güneş Pay.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18 Kasım 1997 tarihinde, başka bir dava münasebetiyle yapılan tanık dinleme  duruşmasında, fiili Hükümet Ajanı, bu davada ifade vermeye çağrılan on Jandarma  görevlisinin, güvenlik gerekçesiyle, başvuran ve akrabalarının yokluğunda ifade  vermeleri, ayrıca başvuranın temsilcileri tarafından görülmemeleri için  aralarına bir perde koyulması gerektiğini ifade etmiştir. 29 Kasım 1997  tarihinde Hükümet, bu isteğini, Mardin İl İdare Kurulu adına Yakup Aktaş'ın  ölümünü soruşturan Jandarma görevlisini de dahil ederek genişletmiştir. Konuyu  görüşen heyet, görüntüyü engelleyici perde önerisini reddetmiştir. Ancak, adı  geçen onbir sanığın, başvuran ile akrabalarının Adliye Binasında bulunmadıkları  bir günde vermelerini teklif etmiştir. Hükümetin fiili ajanı, bu durumda onbir  tanığın ifade vermeyeceğini bildirmiştir, bunun üzerine Heyet, Hükümeti, her bir  tanık bakımından bunun nedenlerini yazılı olarak Komisyona bildirmeye davet  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğer belgeler, taraflarca, tanık dinleme duruşması sırasında sunulmuştur. 20  Kasım 1997.'de fiili Hükümet Ajanı Yakup Aktaş'a ait olduğu belirtilen bir  cesedin dört fotoğraftın göstermiştir. Ön ya da arkalarında, kimlik bilgilerini  gösterir herhangi bir işaret mevcut değildi. Heyet, Hükümetten, ayrıntılı bilgi  ve belge ile fotoğrafların negatifleriyle birlikte ikişer örneğinin daha  gönderilmesini talep etmiştir. Bu talep, daha sonra. 26 Kasım 1997 tarihli bir  yazıyla teyit edilmiştir. Aynı gün taraflardan, hala dinlemek istedikleri  tanıkların isimlerini Komisyona bildirmeleri istenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8 Aralık 1997 tarihinde Hükümetten, Yakup Aktaş'm ölümünü tespit eden  doktorun ismini bildirmesi istenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 Aralık 1997 tarihli yazıyla Hükümet, Heyete ifade vermeyen tanıklardan  biriyle ilgili olarak bir doktor notu ve diğer bir dizi evrak sunmuştur.  Bunlardan biri. Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı "nın Adalet Bakanlığına  gönderdiği ve istenilen dört adet fotoğrafın negatifinin Mardin Ağır Ceza  Mahkemesi"nin dosyasında ya da Mardin İl Jandarma Komutanlığı Merkezinde  bulunmadığını belirten, 10 Aralık 1997 tarihli yazıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Şubat 1998 tarihli bir yazıyla, Hükümet Yakup Aktaş'ın ölümünü tespit eden  doktorun ismini bulmanın mümkün olmadığını bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12 Şubat 1998'de, Hükümete, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli yazısında  belirtilen bilgi ve belgelerin tamamının gönderilmemiş olduğu hatırlatılmıştır.  Cevap olarak, Hükümet 20 Mart 1998 tarihli yazısıyla, istenilen belgelerin  tamamının gönderildiğini belirtilmiştir. 27 Mart 1998 "de. Komisyon, henüz  gönderilmeyen bilgi ve belgelerin bir listesini göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12 Mart 1998'de taraflara, Komisyon'un 14 Nisan 1998'de başlayacak oturumda  yargılamanın durumunu inceleyeceği ve bu tarihten önce, 26 Kasım 1997 tarihli  yazıda dinlenmesi istenilen tanıklarla ilgili soruya yanıt verilmemesi  durumunda, tarafların başka tanıkların ifadelerine başvurulmasını  istemediklerinin varsayılacağı bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15 Nisan 1998 tarihli yazıyla Hükümet, beş tanığın, Jandarma subaylarının  dinlenmesini talep etmiştir. Ancak, tüm güvenlik önlemlerinin alınması  gerektiğini vurgulamıştır. 20 Nisan 1998 tarihinde Hükümetten, bu düzenlemelere  neden ihtiyaç duyulduğu ve bu davanın güvenlik güçlerinin dinlendiği diğer  davalardan ne farkının olduğu sorulmuştur. Ayrıca istedikleri güvenlik  önlemlerinin neler olduğu sorulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20 Nisan 1998'de, Hükümet, 26 Kasım 1997 tarihli yazıyla istenilen  fotoğrafların iki örneğini göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Mayıs 1998 tarihli yazıyla Hükümet, beş tanığın, başvuran ve  temsilcilerinin yokluğunda dinlenmesini, böylece tanınmamış olacaklarını  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 Mayıs 1998’de Komisyon, talebi incelemiştir. Başvuran temsilcileri  bulunmadan tanıkların dinlenmesi talebini kabul etmemiştir. Komisyoncun kararı,  taraflara. 27 Mayıs 1998 tarihinde bildirilmiş. Hükümetten, sözkonusu beş  tanığın normal koşullarda dinlenilmesini teyit etmesi istenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27 Mayıs 1998 tarihli yazıyla Hükümet, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli  yazısıyla islenilen bilgileri göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4 Haziran 1998 tarihli yazıyla Hükümete, Komisyon'un 26 Kasım 1997 tarihli  yazısında belirtilen bilgi ve belgelerin tamamının gönderilmemiş olduğu yeniden  hatırlatılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5 Haziran 1998 tarihli yazıyla Hükümet, beş tanığın dinlenmesi ile ilgili  olarak görüşlerini iletmiştir. Bir kez daha, başvuran ve temsilcilerinin  yokluğunda ifade vermelerini talep etmiş. aksi takdirde, adı geçenlerin ifade  vermeyeceklerini bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 Haziran 1998'de Hükümet, 26 Kasım 1997 tarihli yazıyla istenilen bilgileri  iletmiş ve tekit yazısında belirtilen bazı belgelerin daha önce Komisyon'a  sunulmuş olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4 Temmuz 1998'de Komisyon Hükümetin beş tanığın dinlenmesiyle ilgili, 5  Haziran 1998 tarihli görüşlerini incelemiştir. 23 Mayıs 1998 tarihli kararını  değiştirmemeye karar vermiştir. Komisyon'un kararı taraflara 6 Temmuz 1998  tarihinde bildirilmiş ve esasa ilişkin görüşlerini iletmeleri istenmiştir.  Komisyon, aynı zamanda, Hükümetin henüz göndermediği bir belgeyi  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Temmuz 1998 tarihli yazı ile Hükümet, davanın esası hakkındaki görüşlerini  sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4 Eylül 1998 tarihli bir yazıyla Hükümet, Komisyon'un 6 Temmuz 1998 tarihli  yazısında belirtilen belgeyi göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Başvuranın Olaylar Hakkındaki Görüşleri:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranın kardeşi Yakup Aktaş 18 Kasım 1990 tarihinde, Derik Jandarma  Komutanlığı tarafından gözaltına alınmıştır. Gözaltına alınmadan önce tedavi  gördüğü küçük bir zührevi hastalık dışında sağlık durumu iyidir. Yakup Aktaş  gözaltına alındıktan sonra Dr. Adnan Parkan tarafından muayene edilmiştir. Dr.  Parkan, Yakup Aktaşın, dövüldüğüne ya da şiddete maruz kaldığına ilişkin  herhangi bir işaret bulunmadığına dair bir rapor vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Kasım 1990 sabahında başvuranın diğer kardeşi Mahmut Aktaş, Yakup Aktaş'ı  ziyaret etmiş ve sağlık durumunun iyi olduğunu görmüştür. Sabahın ilerleyen  saatlerinde Yakup Aktaş öldüğü zamana kadar tutulduğu, Mardin'deki sorgu  merkezine nakledilmiştir. 25 Kasım 1990 tarihinde akşam 7:30 civarında ölmüştür.  Aynı akşam, saat 10:00'da otopsi yapılmıştır. Ölümün gerçek nedeni hakkında bir  sonuca ulaşılamadığından, inceleme raporları ile Yakup Aktaş'ın vücudundan  alınan örnekler Adalet Bakanlığı Adli Tıp Enstitüsüne gönderilmiştir. Adli tıp  incelemesinden eldeki verilerden ölüm nedenini tespit etmenin mümkün olmadığı  sonucuna varılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ceset, başvuran ve ailenin diğer üyelerine teslim edilmiştir. Otopsi  raporunda ve adlı tıp incelemesinde de belirtilen yaralar görmüşlerdir.  Sözkonusu yaralar, başvuranın danıştığı patoloji uzmanı tarafından da  belirtildiği gibi, kasıtlı asfiksi ölüme işaret etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26 Kasım 1990'da, Yakup Aktaş'ın ölümünün ertesi günü başvuran, Derik  Cumhuriyet Savcılığı'na kardeşinin ölümüyle ilgili olarak bir şikayette  bulunmuştur. Ancak, 30 Kasım 1990 tarihine kadar soruşturma başlatılmamış, delil  toplanmamış ve tanıklar Mart 1991 tarihine kadar dinlenmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Hükümetin Olaylar Hakkındaki Görüşleri:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yakup Aktaş'ın, daha sonra haklarında soruşturma başlatılan iki jandarma  görevlisi tarafından sorgulanması, adı geçenin ölümünden iki gün önce yani 23  Nisan 1990 tarihinde sona ermiştir. Yakup Aktaş 18-23 Nisan 1990 tarihleri  arasında sorgulama sırasında veya arada herhangi bir hastalık emaresi  göstermemiştir. Eğer böyle olsa, alay doktoru hazır edilirdi. Yakup Aktaş'ın  soluk ten rengi ve bol miktarda su içme ihtiyacının, tıbbi geçmişi ve geçirdiği  iki ürolojik rahatsızlıkla ilgili olduğu düşünülmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Nisan 1990 tarihi Pazar günü olmasına rağmen, Yakup Aktaş'ın ani  rahatsızlığının ardından gerekli her türlü önlem alınmış ve derhal tıbbi  müdahalede bulunulmuştur. Gözaltında bulunan diğer şahıslar durumdan  bilgilendirilmiş ve Yakup Aktaş gecikmeksizin hastaneye kaldırılmıştır. Derhal  bir soruşturma başlatılmış ve jandarma görevlileri hakkında yürütülen  soruşturmaya başvuran da müdahil olmuştur. Birçok tanık ifadesine  başvurulmuştur. Sanıklar, yeterli maddi ve tıbbi delil yetersizliğinden beraat  etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI &lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Olağanüstü Hal&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Ceza ve Ceza Usul Hukuku&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Terör Suçlarının ve Güvenlik Güçlerinin İşlediği İddia Edilen Suçların  Soruşturulması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Anayasa Hükümleri ve İdarenin Sorumluluğu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;E. Özel Hukuk Hükümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşmenin 2. maddesi aşağıda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1- Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile  cezalandırdığı bir suçtun dolayı hakkında mahkemece hükmedilen hu cezanın yerine  getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin  zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali  suretiyle yapılmış sayılmaz:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan  bir kişinin kaçmasını önlemek için;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Komisyonla aynı doğrultuda, Yakup Aktaş'ın gözaltında gördüğü  muamele sonucunda ölmesi nedeniyle, Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğini  iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, yetkililerin yürüttüğü soruşturmanın  yetersizliğinden yakınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet her iki yönden de, bu maddenin ihlal edildiğini reddetmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yakup Aktaş'ın ölüm nedeni:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, olaylar hakkındaki bulgularından, Yakup Aktaş'ın, yaşamını  yitirmesinin Hükümetin sorumluğunu gerektirecek koşullarda meydana geldiğini  tespit etmiştir. Bu durumun, Sözleşme'nin 2. maddesinin ikinci paragrafında  belirtilen gerekçelerle zorunlu olduğu sonucuna varacak hiçbir neden mevcut  değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenle, Sözleşme'nin 2. maddesi ihlal edilmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Soruşturmanı yetersizliği iddiası:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birinci olarak, Yakup Aktaş'ın ölü olarak hastaneye getirildiği 25 Kasım 1990  tarihinde, akşam saat 8:10' da, Mardin Jandarma Komutanlığının sorgulama merkezi  olarak kullandığı binada denetleme yapılmıştır. Denetlemeyi yapanların,  Jandarma'ya mensup oldukları konusunda bir görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde,  bunlar arasında yer alan üç görevli, Mardin Jandarma Komutanlığı'nın istihbarat  biriminde çalışmaktadırlar. Bu şahıslar. Komisyon Heyetini; ifade vermeyi ancak  başvuran ve vekilleri tarafından görülmemek şartıyla kabul eden tanıklar  arasındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İkincisi, Yakup Aktaş'ın cesedinin hastaneye kaldırılmasından dört gün sonra,  29 Kasım 1990 tarihinde, Mardin Cumhuriyet Savcılığı, yer bakımından yetkisizlik  nedeniyle Derik Cumhuriyet Savcılığınca kendisine gönderilen soruşturma  dosyasını, konu bakımından yetkisi olduğu gerekçesiyle, İl İdare Kuruluna  göndermiştir. İl İdare Kurulu, soruşturma için Binbaşı Dursun Şeker'i  görevlendirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Yakup Aktaş'ın gözaltında ölümünün hemen ardından Jandarma  görevlilerinin yetkili organlar nezdinde girişimde bulunmamış olmasını çarpıcı  bulmaktadır. Konu, İl idare Kurulunun önüne, dört gün sonra, başvuranın Derik  Cumhuriyet Savcılığı'na yaptığı şikayetin ardından gelmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Üçüncüsü, İl İdare Kurulu tek başına bağımsızlık gereklerini  karşılamamaktadır. Mahkeme geçmişle, bu tür kurulların etkili bir soruşturma  başlatamadıklarını tespit etmiştir (bkz. Oğur kararı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dördüncüsü, Binbaşı Dursun Şeker, Yakup Aktaş'ın sorgulamasında yer alsın ya  da almasın, soruşturma yapacağı birlikle aynı komuta zincirinde yer alan bir  Jandarma görevlisidir (bkz. Oğur kararı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Beşincisi, Mart 1991 tarihine kadar, Binbaşı Şeker, Mardin Jandarma görevli  herhangi bir kimsenin ifadesini almamıştır. Hükümet, bu gecikmeyi izah  etmemiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğer yandan, cesette bulunan yara ve bereler hakkında, Yakup Aktaş'ın  sorgulamasına katılan jandarma görevlilerinin ifadelerine başvurulduğu açık  değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu koşullar altında Mahkeme Komisyon gibi, soruşturmanın, kullanılan gücün  Sözleşme'nin 2. maddesinde belirtilen haklı sebeplere dayandığı konusunda bilgi  elde etmek ve faillerin adalete teslim edilmesi için delillere ulaşmak bakından  yeterli olmadığını tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenle Sözleşme'nin 2. maddesi bu bakımdan da ihlal edilmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 3. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 3. maddesi aşağıda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hiç kimse işkenceye insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi  tutulamaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran Komisyonla aynı doğrultuda, Yakup Aktaş'a yetkililerce, işkenceye  varan insanlık dışı muamele yapıldığı gerekçesiyle Sözleşme'nin 3. maddesinin  ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, bu konuda yetkililerce  yapılan soruşturmanın yetersiz olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, herhangi bir  şekilde Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddialarını reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, elde ettiği deliller ışığında, Yakup Aktaş'a tahmil edilen suçları  itiraf etmesi için işkence yapıldığı sonucuna varmıştır. Bu durumda,  Sözleşme'nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, soruşturmanın yetersizliği konusunda yukarıda belirtilen tespitler  doğrultusunda Sözleşme'nin 3. maddesi'nin bu yönden de ihlal edildiği sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran Mahkemeye sunduğu görüşlerinde, bu konudaki iddialarını yalnızca  Sözleşme'nin 13. maddesi kapsamına dahil etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bu konuyu ayrıca kendiliğinden incelemeyi gerekli görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 2 VE 3. MADDELERİYLE BİRLİKTE 13. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 13. maddesi aşağıda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınmış ulan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal  fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış  da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Komisyon'la aynı doğrultuda, yukarıda belirtilen ihlallerin  sorumlularının bulunup cezalandırılmaları için tam ve etkin bir soruşturma  yapılmaması ve mağdur yakınlarının etkin bir soruşturma sürecine müdahil  olmalarının mümkün olmaması nedeniyle, bu maddenin ihlal edildiğini iddia  etmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, resmi bir soruşturmanın başlatıldığını, ardından başvuran ve  kardeşinin de müdafii oldukları iki dereceli bir yargılamanın  gerçekleştirildiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yetkililerin, Yakup Aktaş'a gözaltında kötü muamele yapılması ve adı geçenin  ölümüyle ilgili olarak, etkin bir soruşturma yapma yükümlülükleri mevcuttur.  Yukarıda belirtilen nedenlerle (bkz. 2. maddeyle ilgili açıklamalar)  Sözleşme'nin 13. maddesi anlamında etkin bir soruşturma yapıldığı düşünülemez.  Başvuran, Yakup Aktaş'ın ölümü nedeniyle etkin bir başvuru yoluna ve bu arada  tazminat yolunu da içerecek diğer elverişli başvuru yollarına sahip  değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak Sözleşme'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 2 VE 3. MADDELERİYLE BİRLİKTE 14. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Yakup Aktaş'ın işkenceye maruz kalıp, öldürülmesi için Kürt kökenli  olmasından başka bir neden olmadığını, ulusal kökeni ve bir azınlığa aidiyeti  nedeniyle ayrımcılık gördüğünü iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, başvuranın ölümüyle sonuçlanan olayların, etnik kökeniyle ilgili  olduğunu tespit etmemiştir. Dolayısıyla Sözleşme'nin 14. maddesi ihlal  edilmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 34. MADDESiNiN İHLALİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Hükümete tahmil olunabilecek fiil ve ihmaller yüzünden, Komisyonun  bir dizi güçlükle karşılaştığını, dolayısıyla Hükümetin Sözleşme'nin 34.  maddesiyle taraflara yüklenen, etkin bireysel başvurunu hakkını herhangi bir  şekilde engellememe yükümlüğünü yerine getirmediğini ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, halihazırda, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmaların,  gerekli standartları yakalayamaması nedeniyle, Sözleşme'nin 2, 3 ve 13.  maddelerinin ihlal edildiğini tespit etmiştir. Mahkeme bu konunun ayrıca  Sözleşme'nin 34. (eski 25) maddesi bağlamında ele alınmasının faydalı bir amaca  hizmet etmeyeceği görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;SÖZLEŞME'NİN 38. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 38. maddesinin ilgili bölümü aşağıda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;l. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde, &lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) olayları saptamak amacıyla tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu  incelemeye devam eder ve gerekirse, ilgili Devletlerin, etkin olarak yürütülmesi  için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma yapar;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;l- Kasım 1998 tarihine kadar yürürlükte olan, Sözleşme'nin 28/1. maddesinin  ilgili bölümü aşağıda verilmiştir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;l- Komisyonun, kendisine gönderilen bir dilekçeyi kabul etmiş olması  durumunda: a) Komisyon, olayları tespit etmek amacıyla, tarafların  temsilcileriyle biri iki dilekçenin incelenmesini ve eğer gereksinim varsa,  ilgili Devletlerin gerekli tüm olanakları temin ederek etkin biçimde  yürütülmesini .sağlayacağı bir soruşturma yapmayı üstlenir...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Mahkemeden Hükümetin Komisyonun dava hakkındaki incelemelerini  yürütmesi için gerekli tüm kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü yerine  getiremediğini tespit etmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Ekim 1999 tarihli Komisyon raporunda da bu yönde görüşler yer  almaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümetlerin, Sözleşme uyarınca yürütülen yargılamalarda, işbirliği  yapmalarının önemini ve tanık dinleme duruşmalarının kaçınılmaz güçlüklerini  (bkz. Timurtaş davası) göz önüne alan Mahkeme, Hükümetin, Sözleşme'nin 38/1 (a)  (eski 28/1 (a)) maddesinde belirtilen, Komisyon ve Mahkemenin olayları tespit  etme görevini yerini getirirken, gerekli tüm kolaylıkları sağlama  yükümlülüklerini yerine getirmediğini tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERLE MAHKEME,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Oybirliğiyle. Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Oybirliğiyle. Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Oybirliğiyle. Sözleşme'nin 6. maddesinin ihlal edilip, edilmediğini tespit  etmeye gerek olmadığına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Altıya karşı bir oyla, Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Oybirliğiyle. Sözleşme'nin 2 ve 3. maddeleriyle birlikte ele alındığında  Sözleşme'nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 34. ya da eski 25/1. maddesinin ihlal edilip,  edilmediğini tespit etmeye gerek olmadığına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Oybirliğiyle, Hükümetin Sözleşme'nin 38/1 (a) (eski 28/1 (a)) maddesinde  belirtilen, Komisyon ve Mahkemenin olayları tespit etme görevini yerini  getirirken, gerekli tüm kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü yerine  getirmediğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Altıya karşı bir oyla,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Hükümetin kararın açıklanmasından sonraki üç ay içerisinde, Yakup  Aktaş'ın dul eşi ve kızı için, başvuran tarafından teslim alınmak üzere, ödeme  tarihindeki döviz kurları üzerinden Türk Lirasına çevrilmek 226.065,-  (ikiyüzyirmialtıbinaltmışbeş) Euro maddi tazminat ödemesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç ay geçtikten sonra, bu miktara, Ödemenin  yapılacağı tarihe kadar, sözkonusu gecikme dönemi boyunca, Avrupa Merkez  Bankası'nın kredilere uyguladığı marjinal faiz oranın üç puan üzerinde basit  faiz uygulanarak ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Oybirliğiyle. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Hükümetin, yukarıda belirtilen üç ay içerisinde, ödeme tarihindeki döviz  kurları üzerinden Türk Lirasına çevrilmek kaydıyla, manevi tazminat olarak  aşağıdaki miktarları ödemesine:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(1) Yakup Aktaş'ın dul eşi ve kızı için, başvuran tarafından teslim alınmak  üzere, 58.000,- (ellisekizbin) Euro;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(2) Başvuranın kendisi için 4.000,- (dörtbin) Euro;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç ay geçtikten sonra, bu miktara, ödemenin  yapılacağı tarihe kadar, sözkonusu gecikme dönemi boyunca, Avrupa Merkez  Bankası'nın kredilere uyguladığı marjinal faiz oranın üç puan üzerinde basit  faiz uygulanarak ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Oybirliğiyle. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Hükümetin, yukarıda belirtilen üç ay içerisinde, başvuranın İngiltere'de  göstereceği bir banka hesabına, ödeme tarihindeki döviz kurları üzerinden Türk  Lirasına çevrilmek kaydıyla, uygulanabilecek herhangi bir vergi düşüldükten  sonra (net olarak), 29.275,- (yirmidokuzbinikiyüzyetmişbeş) Euro yargılama  giderleri olarak ödemesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç ay geçtikten sonra, bu miktara, ödemenin  yapılacağı tarihe kadar, sözkonusu gecikme dönemi boyunca, Avrupa Merkez  Bankası'nın kredilere uyguladığı marjinal faiz oranın üç puan üzerinde basit  faiz uygulanarak ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Oybirliğiyle. başvuranın tazminat taleplerinin kalan kısmının reddine  karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu karar İngilizce verilmiş ve İçtüzüğün 77/2 ve 3. maddeleri uyarınca, 24  Nisan 2003 tarihinde taraflara tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p align="right"&gt;Vincent BERGER&lt;br /&gt;Katip &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ireneu CABRAL BARRETO&lt;br /&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-4313840284614337699?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/4313840284614337699/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=4313840284614337699' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/4313840284614337699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/4313840284614337699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/akta-trkiye-davasi.html' title='AKTAŞ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-5374951302011072388</id><published>2006-10-21T05:06:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T05:06:45.220-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AKYAZI / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(33362/96) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;30 Ekim 2001&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan Aydın Akyazı'nın ("başvuran"), 18  Ağustos 1995 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair  Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa  İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptığı başvurudur (başvuru no.  33362/96).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuranı Ordu'da faaliyet gösteren avukat Haluk Türkmen temsil etmiştir.  Bu davaya yönelik olarak Türk Hükümeti bir Ajan tayin etmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Başvuran, kendisine karşı yürütülen ceza yargılamasının Sözleşmenin 6 § 1  maddesi uyarınca "makul sürede" sonuçlanmadığını öne sürmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvuru, 1 Kasım 1998 tarihinde, Sözleşme'nin 11 No'lu Protokolü yürürlüğe  girdiğinde, anılan Protokol'ün 5. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Mahkeme'ye  gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Başvuru, Mahkeme'nin Birinci Kısmına verilmiş (İçtüzük, 52. madde,  1.fıkra) ve bu bölüm içinde davayı inceleyecek olan daire (Sözleşme'nin 27 §1  Maddesi), İçtüzüğün 26§1 maddesine uygun olarak teşekkül etmiştir. Mahkeme'de  Türkiye'yi temsil eden Sn. Yargıç Rıza Türmen davadan çekilmiştir (İçtüzük  28.madde). Bunun üzerine Hükümet Sn. Feyyaz Gölcüklü'yü Sn. Rıza Türmen'in  yerine ad hoc yargıç olarak atamıştır (Sözleşme'nin 27§2 ve İçtüzüğün 29§1  maddeleri).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Daire Başkanı başvurunun Davalı Devlet aleyhine yapılan diğer başvurularla  birleşirilmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Daire 31 Ağustos 1999 tarihli bir kararla başvuruyu kabuledilebilir  bulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Gerek başvuran gerekse de Hükümet esaslara ilişkin olarak görüş  bildirmişlerdir (İçtüzük 59 § 1).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVAYA ESAS TEŞKİL EDEN OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuranın yakalanması ve tutuklanması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 26 Kasım 1980 tarihinde, Fatsa Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polis memurları  başvuranı yasadışı Dev-Yol örgütüne üye olduğu şüphesiyle tutuklamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. 15 Ocak 1981 tarihinde Erzincan Sıkıyönetim Mahkemesi, başvuranın  tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'ndeki Yargılama&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 10 Mayıs 1982 tarihinde, Askeri Savcı, başvuran ve diğer 722 davalı  hakkındaki iddianamesini Sıkıyönetim Mahkemesi'ne sunmuştur. Savcı, başvuranı,  amacı Türk anayasal düzenini yıkarak yerine Marksist-Leninist bir rejim kurmak  olan yasadışı silahlı örgüt Dev-Yol'a üye olmakla suçlamıştır. Savcılık, Türk  Ceza Kanunu'nun 146§1 hükmü uyarınca ölüm cezası talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 24 Ağustos 1988 tarihinde, Sıkıyönetim Mahkemesi, başvuranı Dev-Yol üyesi  olduğu için suçlu bulmuştur. Mahkeme başvuranı TCK'nın 146§3 maddesi uyarınca  onbeş yıl hapis cezasına çarptırmış ve kendisini sürekli olarak bir kamu hzimeti  mesleği icra etmekten men ederek adli vesayet altına koymuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Temyiz İşlemleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Başvuranın Askeri Yargıtay'a itirazda bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Sıkıyönetim mahkemelerini ilga eden 27 Aralık 1993 tarihli Kanunun  yürürlüğe girmesinin ardından, davaya bakma yetkisi Yargıtay'a geçmiş ve 26  Aralık 1994 tarihinde dosya Yargıtay'a gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 4 Temmuz 1995 tarihinde, Yargıtay, başvuranın TCK 146§1 maddesi uyarınca  yargılanması gerektiği gerekçesiyle mahkumiyet kararını bozmuştur. Dava Ankara  Ağır Ceza Mahkemesine gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 24 Haziran 1997 tarihinde Ankara Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu  102. maddesi uyarınca, yargılama zaman aşımına uğradığı gerekçesiyle başvuran  aleyhindeki kovuşturmanın sona erdirilmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Ceza Hukuku&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Türk Ceza Kanunu'nun 146 §§ 1 ve 3. hükmü aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını  tağyir ve tebdil veya ilgaya ve bu kanun ile teşekkül etmiş olan Büyük Millet  Meclisini iskata veya vazifesini yapmaktan men'e cebren teşebbüs edenler, idam  cezasına mahküm olur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;.......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birinci fıkrada yazılı suça ikinci fıkrada gösterilenden gayri surette  iştirak eden fer'i şerikler hakkında beş seneden on beş seneye kadar ağır hapis  cezası ve amme hizmetlerinden müebbeden memnuniyet cezası hükmolunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. SÖZLEŞMENİN 6 § 1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Başvuran, aleyhinde yürütülen cezai kovuşturmasının süresinin  uzunluğundan yakınmıştır. Bu bağlamda Sözleşme'nin 6§1 maddesinin ihlal  edildiğini idda etmektedir. Anılan madde aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Herkes, ... cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar  verecek olan, ...bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre  içinde...görülmesini istemek hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir. Başvurana yöneltilen  suçlamalar bakımından davanın karmaşık olduğunu ve Dev-Yol eylemlerine  karıştıkları şüphesiyle suçlanan 723 davalının söz konusu olduğu bir duruşmanın  hazırlanmasının güçlüğünü ifade etmiştir.Bu etmenlerin işlemlerin uzamasında  etkili olduğunu ve yargı makamlarının ihmal ve gecikmesinden söz edilemeyeceğini  iddia etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Dikkate alınacak dönem&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Mahkeme, yargılamanın, başvuranın yakalandığı 26 Kasım 1980 tarihinde  başlayıp 24 Haziran 1997 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla,  başvuranın yargılanması yaklaşık on altı yıl yedi ay sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Bununla birlikte Mahkeme, Türkiye'nin bireysel başvuru hakkını tanıdığına  ilişkin bildirimde bulunduğu 28 Ocak 1987 tarihinden beri geçen on yıl beş aylık  dönemi inceleyebilmektedir. Yine de Mahkeme, üstte anılan bildirimin yapıldığı  sırada yargılamanın ne durumda olduğunu dikkate almak zorundadır. Söz konusu  tarihte, yargılama altı yıldır sürmekteydi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yargılama süresinin makuliyeti&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Mahkeme, Sıkıyönetim Mahkemesinin yedi yıl dokuz ayda karara vardığını  gözlemlemektedir. Askeri Yargıtay itirazı beş yıl dört ay sonra ele almıştır.  Askeri Yargıtay davayı ele aldıktan yaklaşık yedi ay sonra, 4 Temmuz 1995  tarihinde, karara varmıştır. Bu kararı müteakiben dava Ankara Ağır Ceza  Mahkemesinde görülmeye başlanmış ve bu mahkeme de zaman aşımına bağlı olarak  yargılamanın sona erdirilmesine karar vermiştir. Mahkeme, gerek ilk derece  mahkemesinde gerek temyiz sürecinde önemli gecikmeler olduğu kanısındadır. Bu  gecikmeler davanın karmaşıklığı ile açıklanamaz ve başvurana karşı yürütülen  cezai kovuşturmanın uzamasının sorumluluğu ulusal makamlara atfedilmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Mahkeme, kendisindeki delillere ve konu hakkındaki içtihadına dayanarak,  ceza yargılamasının uzun sürmesinin "makul süre" yükümlülüğünün yerine  getirilmemesine yol açtığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Dolayısıyla, Sözleşmenin 6 § 1 maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Sözleşme'nin 41. Maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Başvuran, maddi ve manevi tazminat olarak 1.000.000 Amerikan Doları talep  etmiştir. Bu bağlamda başvuran, yargılamanın çok uzun sürmesinden kaynaklanan  birçok sıkıntıya maruz kaldığına değinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Hükümet, başvuranın iddialarıyla ilgili herhangi bir yorum  yapmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Başvuranın yargılamasının toplam süresinin uzunluğunu dikkate alan  Mahkeme, kendisinin belli bir sıkıntıya düştüğünü düşünmektedir. Hakkaniyet  ilkesi temelinde kendisine 100,000 Fransız Frangı ödenmesine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Masraflar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Başvuran, yasal harcamalar için herhangi bir talepte bulunmamış, takdiri  Mahkemeye bırakmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Hükümet, bu başlık altında da herhangi bir görüş belirtmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Mahkeme, başvuranın Sözleşme işlemleri sürecinde bazı harcamalarda  bulunduğunu göz önüne alarak, yaptığı masraflar için başvurana 10,000 Frank  ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Temürrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Mahkeme önündeki mevcut bilgilere göre, işbu kararın benimsendiği tarihte  Fransa'daki yasal faiz oranı yıllık % 4,26'dır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. İçtüzük 43§1 maddesi uyarınca birleştirilen diğer başvurulardan  ayırmaya;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. ceza yargılamasının uzunluğu nedeniyle Sözleşmenin 6§1 maddesinin ihlal  edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sözleşme'nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten  itibaren 3 ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilerek  davalı Devlet tarafından başvurana,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Manevi tazminat tutarı olarak 100,000 (yüzbin) Fransız Frangının&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Masraflar için 10,000 (onbin) Fransız Frangının&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ödenmesi gerekebilecek her türlü vergiyle birlikte, ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) üç aylık süre sonunda yapılan ödemeler için, ödeme tarihine kadar yıllık  % 4,26 faiz uygulanmasına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Oybirliğiyle başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin  reddine&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KARAR VERMİŞTİR.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar İngilizce olarak verilmiş ve 30 Ekim 2001 tarihinde, İçtüzüğün  77.maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Michael O'BOYLE Elisabeth PALM&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Başkan&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-5374951302011072388?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/5374951302011072388/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=5374951302011072388' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/5374951302011072388'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/5374951302011072388'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/akyazi-trkiye-davasi.html' title='AKYAZI / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-1162831964310365771</id><published>2006-10-21T04:57:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T05:06:17.494-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>ARSLAN / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>&lt;h4&gt;ARSLAN / TÜRKİYE DAVASI&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;(23462/94)&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;8 Haziran 1999&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, Sözleşme'nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık  süre içinde, 17 Mart 1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon") tarafından  Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk vatandaşı olan  Bay Günay Arslan tarafından 7 Ocak 1994 tarihinde eski Madde 25 kapsamında  Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisyon'a sunulmuş olan başvuruya (No. 23462/94)  dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski Mahkeme  A İçtüzüğünün eski 32. Maddesi 2. Fıkrasına ilişkindir. Talebin amacı, davaya  ilişkin gerçeklerin, muhatap Devlet tarafından hem ayrı olarak hem de 14. madde  ile birlikte Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlal edilip  edilmediğine ilişkin bir kararın verilmesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Eski İçtüzük 33. Maddesi 3. Fıkrası uyarınca yapılmış olan soruşturmaya  cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve kendilerini  temsil edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski içtüzük 30. maddesi). Bunun  sonucunda, zamanın Mahkeme Başkanı olan Bay R. Bernhardt avukata yazılı  takibatlarda Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (Eski İçtüzük 27. Maddesi, 3.  Fıkrası). İleri bir aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber başvuranın  avukatına sözlü takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir (İçtüzük  36. Madde 5. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 11 no'lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle  usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla  (Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Madde) ve Sekreter  aracılığıyla hareket eden Bay Bernhardt, Türk hükümeti ("Hükümet")  temsilcisinden, başvuranın avukatı ve Komisyon Delegesinden yazılı prosedürün  organizasyonu hakkındaki görüşlerini bildirmelerini istemiştir (Eski İçtüzük 37.  Madde, Madde 1 ve 38). Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter  muhatap Hükümetin ve başvuranın görüşlerini sırasıyla 10 ve 17 Temmuz 1998  tarihlerinde almıştır. 8 Eylül tarihinde Hükümet görüşüne eklenecek evrakları  göndermiştir ve 13 Kasım tarihinde başvuran adil tazmin talebinde bulunmuştur  (Sözleşme'nin 14. Maddesi ve Yeni Mahkeme İçtüzüğünün 60. Maddesi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 11. No'lu Protokol'ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra  ve anılan Protokol'ün 5. Maddesi 5. fıkrası uyarınca, dava Yüce Mahkeme  Heyeti'ne sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Bay Wildhaber bu dava ve Karataş -  Türkiye ( başvuru no. 23168/94); Polat - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan -  Türkiye ( No. 23556/94), Okçuoğlu -&lt;/p&gt; &lt;p&gt;*Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup gayrıresmi tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Türkiye (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce -  Türkiye (no. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94  ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek-  Türkiye, no. 1 (no. 26682/95), Sürek - Türkiye no. 2 (no. 24122/94); Sürek -  Türkiye no.3 (no. 24735/94) ve Sürek- Türkiye no. 4 (no. 24762) olmak üzere,  Türkiye'ye karşı açılan on iki emsal davası için adaletin doğru şekilde  uygulanmasına yönelik olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye için res'en, seçilmiş  bulunan hakim Bay R. Türmen (Sözleşme'nin 27. Maddesi, 2. fıkrası ve Mahkeme  İçtüzüğü 24. Maddesi, 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber, Mahkeme Başkan  Yardımcısı Bayan E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Bay J.P. Costa ile Bay M.  Fischbach'tan oluşmuştur (Sözleşme'nin 27. Maddesi, 3. fıkrası ve İçtüzük 24.  Madde 3 ve 5(a) maddeleri). Heyet için atanan diğer üyeler: Bay A. Pastor  Ridruejo, Bay G.Bonello, Bay J. Makarczyk, Bay P. Kuris, Bayan F. Tulkens, Bayan  V. Straznicka, Bay V. Butkevych, Bay J. Casadevall, Bayan H. S. Gereve, Bay A.  Baka, Bay R. Maruste ve Bayan S. Botoucharova (İçtüzük 24. Madde, 3. Fkra ve  100. Madde, 4. Fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Kasım 1998 tarihinde Bay Wildhaber İçtüzüğün 28. Madde, 4. Fıkrası  uyarınca, Ogür - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak, davadan  çekilmesinden sonra Bay Türmen'i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998  tarihinde Hükümet Bay F. Gölcüklü'nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ  etmiştir (İçtüzük 29. Madde, 1. fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Bayan  Botoucharova'nın yerine Bay K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Madde, 5 (b)  fıkrası).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Madde, 1. fıkra) Komisyon,  üyelerinden biri olan Bay H. Danelius'u Heyet huzurunda takibatlara katılmak  üzere atamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başkanın kararı uyarınca duruşma halka açık olarak 1 Mart 1999 tarihinde  Sürek - Türkiye ve Ceylan - Türkiye davaları ile eş zamanlı olarak  Strazburg'daki İnsan Hakları Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay D. TEZCAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay ÖZMEN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay B. ÇALIŞKAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bayan A. GÜNYAKTI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay F.POLAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bayan A.EMÜLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bayan I.BATMAZ KEREMOĞLU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay B.YILDIZ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay Y.ÖZBEK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ortak Ajanlar,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Danışmanlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bay H.DANELIUS&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Delege&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İstanbul Barosu'ndan Bay H.KAPLAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Avukat&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Bay Danelius'un, Bay Kaplan'ın, Bay Tezcan'ın ve Bay Özmen'in  beyanlarını dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVA ESASLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Dava İle İlgili Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran, Yunus Nadi Ödülü kazanan "Yas Tutan Tarih, 33 Kurşun" adlı  kitabın yazarıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kitap Aralık 1989 tarihinde, ikinci baskısı ise Temmuz 1991 tarihinde  yayınlanmıştır. Kitapta tanınmış bir Kürt taraftarı politikacı ve ana teması  Türkiye'deki Kürt sorunu olan ve 1992 yılında katledilen bir yazar olan Musa  Anter'e ithaf edilen bir önsöz bulunmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. İlk Baskıya İlişkin Takibatlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 29 Ekim 1989 tarihinde Bay Aslan ile ilgili olarak yürütülen ceza  tahkikatı sürecinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi ("Devlet Güvenlik  Mahkemesi") Cumhuriyet Savcısı anılan mahkemenin yukarıda belirtilen kitabın  toplatılmasına ilişkin bir ihtiyati tedbir kararı alması talebinde  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Anılan tarihte verilen emir üzerine, hakim bu uygulamaya müsaade  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. 22 Ocak 1990 tarihinde Cumhuriyet Savcısı başvuranın bölücü propaganda  yapmakla suçlamıştır. Kitabında Bay Arslan'ın Türkiye Cumhuriyeti'nde çeşitli  ulusların bulunduğunu iddia ettiğini, Türk ulusunu barbar olarak tanımladığını,  soykırım değilse de, Kürtlerin sürekli bir baskının kurbanı olduklarını ileri  sürdüğünü ve Güney - Doğu Türkiye'deki asilerin eylemlerini övdüğünü belirterek,  Türk Ceza Kanunu'nun 146. Maddesinin 3 ve 6. fıkralarının uygulanmasını ve  kitabın toplatılmasını talep etmiştir. İddianamede kitaptan yapılan aşağıdaki  alıntılar bulunmaktadır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Orta Doğu'daki Türklerin konumu çok ilginçtir... Göçebe dalgası olarak  gelerek, kendilerinden bin kez fazla medeni olan ulusların topraklarını işgal  etmişler ve kendilerine ait baskın bir kültürleri olmadan zorba, şiddet içeren  ve gayri insani hareketlerle örneğin Araplar, Farslar ve Kürtler gibi bu  halkları kontrol etmeye kalkışmışlardır. Böyle bir organizasyonun, şiddete  dayalı bu barbar mekanizmanın, bu Devlet düzeninin demokratik kararları  uygulaması beklenebilir mi? Bu boş bir umut olurdu. Bugün bile, Türkiye'de hüküm  süren bu zihniyettir. Örneğin, birisi Kürdistan'ın Kürtlere, Ermenistan'ın  Ermenistan'a, "Lazistan"ın "Lazlara" ve Rum devletinin "Rumlara" ait olduğunu  söylerse, Türklere ne kalacak?... Balkanlarda ve Orta Doğu'da (Türklerin)  zulmetmedikleri tek bir kişi yoktur. Bu yüzden bugün Türkler Bulgarların,  Yunanların... ve içerde Kürtlerin kendilerini düşman olarak gördüklerini fark  etmiştir. Sonuçta, "Türk'ün Türkten başka dostu yoktur" deyişinde olduğu gibi bu  durum aksiyom bir hale gelmiştir. Bulgarlar, Yunanlar ve Araplar gibi bazı  gruplar bu barbar yönetime karşı kendi özgürlüklerini kazanmışlardır. Sadece  Kürtler kalmıştır. Hem Türkler hem de Kürtler bu konuda ne yapacaklarını  bilmemektedir. Türkistan'lı bir Türk Kürdistan'da yaşayan bir Türkü ret  etmektedir. Bir Kürt oğluna ne babasının ismini verir ne de kendi adını seçer...  (önsöz, sayfa 7-10).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;....Silopi'deki Kürt köylülerin isyanı daha büyük ölçekte tepkilere neden  olmuştur; Kürtler kendi arkadaşları olan Kürtlerin katledilmesine karşı öfkeyle  patlamıştır. Asurlu despotizme karşı verdikleri mücadelede, bir zamanlar Orta  Doğu'daki halkların egemenliğinde olan Kürt halkı direnerek, Türk şovenizminin  şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları günün mutlu haberini veriyorlardı...  ["Silopi'nin ebediliği" başlıklı bölüm, sayfa 58-59]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde başvuran bu suçlamaları reddetmiştir.  Özellikle Bay Anter tarafından yazılan önsözden dolayı sorumlu tutulamayacağını  iddia etmiştir. Tanık olarak dinlenen Bay Anter'in kitap için hiçbir zaman önsöz  yazmayı amaçlamadığını, ancak sadece yıllarca önce yazdığı bir makalenin  bulunduğu süreli yayını isteği üzerine başvurana verdiğini beyan etmesinden  dolayı bu iddia hakimler tarafından kabul edilmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran aynı zamanda kitabı yazmadaki amacının hiçbir zaman bölücü uçlara  yönelik çalışmak olmadığını, ancak kendi memleketi olan Van'da meydana gelen ve  kendi aile üyeleri dahil olmak üzere, 33 köylünün hayatına mal olan olaylara  ilişkin görüşlerini bildirmek olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 29 Mart 1991 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı altı yıl, üç  aylık bir hapis cezasına mahkum etmiş ve kitabın toplatılması emrini  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme kararında, Devlet politikasını eleştirmek için Doğu ve Güneydoğu  Anadolu'da meydana gelen belirli olayları kitabında yazarın taraflı olarak ele  aldığı ve Kürtlerin bazen onları vuran jandarmanın baskısı altında ezildiğini ve  Kürtlerin temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğünü belirtilmiştir.  Karar özellikle aşağıdaki satırları dikkate almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kitapta, ülkenin bir bölümünden Kürt bölgesi ya da illeri olarak  bahsedilmiştir ve buraların Kürtlere ait olması gerektiği, Kürtlerin Kürdistan  denilen kendi ülkelerini kurdukları belirtilmiştir; ayrıca, Türkistan'dan gelen  Türklerin Kürtleri Kürdistan dışına sürdükleri ve bu bölgenin genel bir savaşa  girdiği ve karşı koyma durumunda olduğu belirtilmiştir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Devlet Güvenlik Mahkemesi yorumsuz olarak ilişkilendirilmesi gereken söz  konusu olayların ve bunlara sebep teşkil eden hususların topluma sunulmasının  son derece büyük olan önemini vurgulamış, ancak araştırma bulguları olarak  sunulmasına rağmen, kitabın içeriğinin bu tür bir amacın ötesine gittiğini  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hazırlık soruşturmalarını kabul eden Devlet Güvenlik Mahkemesi Kitapta ve  özellikle önsözünde ayırt edilen temanın ırkçı düşüncelere dayalı bölücü  propaganda içerdiğini ve vatanseverlik duygusunu zayıflatmayı amaçladığını ve bu  durumun da Bay Arslan'ın mahkumiyetini haklı çıkarttığını kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 12 Nisan 1991 tarihinde Terörle Mücadele Kanunu yürürlüğe girmiştir (3713  Sayılı Kanun). Başvuranın mahkumiyetine dayanak teşkil eden Ceza Kanunun 142.  Maddesini yürürlükten kaldırmıştır. Sonuç olarak, 3 Mayıs 1991 tarihli karar ile  DGM, Bay Arslan'ın mahkumiyeti geçersiz ve hükümsüz kılınmış olduğunu beyan  etmiş ve kitabın toplatılan nüshalarının iadesi emrini vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İkinci Baskıya İlişkin Takibatlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Bay Arslan'ın kitabı 21 Temmuz 1991 tarihinde yeniden yayınlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30 Temmuz tarihinde, Cumhuriyet Savcısı kitabın yeniden yayınlanmasının  "Devletin bölünmez bütünlüğü" aleyhinde tüm propagandaları yasaklayan 3713  sayılı Kanunun 8. bölümünü ihlal ettiği gerekçesine dayanarak, Devlet Güvenlik  Mahkemesinden kitabın toplatılmasını talep etmiştir (aşağıdaki paragraf 23'e  bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 31 Temmuz tarihli karar ile mahkeme hakimi, suç teşkil eden unsurların  tespit edilmediği gerekçesine dayanarak bu başvuruyu reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aynı gün Cumhuriyet Savcısı Ceza Kanunun eski 142. Maddesi, 3. fıkrasında  belirtilen suçu teşkil eden eylemlerin 3713 sayılı kanunun 8(1) bölümü uyarınca  suç teşkil eden eylemlerden hiçbir şekilde farklı olmadığını ileri sürerek  başvurusunu yinelemiştir. Bölücü propaganda içerdiği gerekçesine dayanarak, 29  Aralık 1989 tarihinde toplatılması emri verildiği zaman kitabın Devletin  bölünmez bütünlüğüne karşı propaganda oluşturduğunun tespit edilmemesinin mantık  dışı olduğunu ileri sürmüştür (yukarıdaki paragraf 9'a bakınız). 5 Ağustos 1991  tarihinde hakim başvuruyu reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 23 Ağustos tarihinde, Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine Adalet  Bakanlığı 5 Ağustos 1991 tarihli karar aleyhine olan kanunun açıklığa  kavuşturulması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda bulunma kararı  vermiştir (yukarıdaki paragraf 15'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yargıtay, bir davaya ilişkin ihtiyati tedbirin uygunluğunun  değerlendirilmesinin ve bir yayının içeriğinin kanunlara aykırı olup olmadığının  ancak esasa ilişkin bir karar ile tespit edilebileceği gerekçesine dayanarak, 13  Eylül 1991 tarihli kararıyla temyiz başvurusunu reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. 12 Eylül 1991 tarihli iddianamede, Cumhuriyet Savcısı, Bay Arslan ve  yayıncısını 3713 sayılı kanunun 8. bölümün (1 ve 2) kapsamı dahilinde "Devletin  bölünmez bütünlüğü" aleyhine propaganda yapmak ile suçlamıştır (aşağıdaki  paragraf 23'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Ocak 1990 tarihli iddiasında bulunan alıntıları yeniden sunmuş ve  aşağıdaki de dahil olmak üzere, kitaptaki diğer bölümlere de değinmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" .. Son zamanlara dek altüst edilen, karışıklık içinde bulunan ve farklı  yönlere bölünmüş olan Kürt halkı kendilerine yüklenen bu kaderi ret ederek bu  gidişe bir dur demişler ve artık kendi kaderlerini oluşturmak için dev adımlarla  yürümeye başlamışlardır. Yüzyıllardır bu insanları zincirleyenler ve emeklerini  sömürenler, bu tür bir adaletsizlik ve onur kırıcı duruma karşı (Kürtlerin)  kalplerinde direniş tohumlarının filizlendiğini gördüklerinde paniklemişlerdir.  Özel savaşın ana özelliklerinden biri olarak ve sürgün, tehdit, tutuklama,  işkence ve baskı politikalarına karşı Kürt halkının büyük çoğunluğunun  direnişine katliamlar ile cevap veren yöneticilere hizmet etmek için, özel  güçler PKK militanlarının elinde bozguna uğrama hislerini ifade etmek için  köylüleri katletmekten daha iyi bir yol bulamamışlardır. Silopi'deki köylülerin  katliamı, nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin oluşturduğu bu bölgelerde meydana gelen  gelişmelerdeki yeni dönemin gelişini ilan etmişti. Güvenlik Kuvvetleri ile PKK  gerillaları arasında bu bölgede süregelen özel savaş sona yaklaşıyordu...  Aylardır çok sayıda bölüğü silah altına alıp Botan bölgesine- özellikle Cudi  dağlarına- gönderen Devlet (PKK'nın) silahlı baskınlarını önleyememişti ve  ölçeği basın tarafından son derece abartılan (PKK'ya karşı) son operasyonlarının  hiçbir sonuç vermediğini anlamasıyla birlikte, Devlet tarihi Ağrı isyanının  bastırılması örneğini takip etmeye ve nihai çözümü - soykırımı uygulamaya karar  verdi. O tarihten itibaren, bu çözüme ulaşmak için her türlü çaba  gösterilecektir. Silopi ile başladılar; ölüm birlikleri başlattıkları insan  avında ilerleme kaydetmek için her yolu denemişlerdir. Karşı isyan tarafları  gibi, çeteler ve köy korucuları hükümetten para alan ve Kürt kanı içmeleri  emredilen klan liderlerini Kürt bölgelerine salmışlardır...."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda başvuran, kitabının gerçek olaylara  ve bir gazeteci olarak kendi gözlemlerine dayandığını özellikle ileri sürerek,  kendisine karşı yapılan suçlamaları bir kez daha reddetmiştir. Mesleki faaliyeti  bağlamında belirli olayları ilişkilendirmekten ötesini gerçekleştirmediğini  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 28 Ocak 1993 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın "Devletin  bölünmesi bütünlüğü" aleyhine propaganda yapmaktan suçlu bulmuştur ve 3713  sayılı kanunun 8(1) Bölüm uyarınca başvuran altı aylık hapis cezası ve  41,466,666 Türk lirası para cezasına çarptırılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kararında Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın bir önceki mahkumiyetinin 3  Mayıs 1991 tarihinde geçersiz ve hükümsüz kılınması hususunun (yukarıdaki  paragraf 13'e bakınız) ceza kanunun farklı bir hükmüne dayanılarak yeni bir  suçlama nedeniyle kendisi aleyhinde dava açılmasına herhangi bir engel teşkil  etmediğini başından bu yana belirtmektedir. Dava esasına ilişkin olarak mahkeme,  kitabın belirli bölümlerine başvurmuş ve - 29 Mart 1991 tarihli karar mantığına  paralel olarak - başvuranın Kürt kökenli vatandaşları Devlete karşı isyana  teşvik etmeyi amaçladığını kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. 9 Mart 1993 tarihinde başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesinin bu kararına  itiraz etmiştir. Bay Anter'in aslında önsözün yazarı olduğunu ispatlamak  amacıyla, başvuran tanığın dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, kitabın ilk  kısmının tarihi bir olaydan uyarlandığını, ikinci kısmının ise önceden  yayınlanmış makalelerin toplaması olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Kürt  nüfusuna yönelik baskıyı eleştirmesinden dolayı mahkumiyetinin ifade özgürlüğüne  yönelik ciddi bir tehdit teşkil ettiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17 Mart 1993 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi yasal süresi içinde  başvurunun yapılmadığı gerekçesine dayanarak itirazı reddetmiştir. Daha sonra  başvuran Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen  iddiaları yineleyerek, başvuran düşüncelerini ifade etmesinden dolayı bir  insanın mahkum edilmesinin modern bir toplumda kabul edilemez olduğunu ve bir  kitabın önsözünün dahi tehlike teşkil ettiği düşünülüyor ise, bir ülkenin  "bütünlük" ya da "bölünmezlik"e sahip olduğunun söylenemeyeceğini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Yargıtay İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından gerçekleştirilen  delil tespitinin, başvuranın temyiz başvurusu gerekçesinin reddini doğruladığını  kabul ederek, 16 Eylül 1993 tarihli kararıyla Bay Arslan'ın aleyhine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili İç Hukuk Ve Uygulamaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Ceza Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Ceza Kanunun Eski 142. Maddesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. 3713 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılan Ceza Kanunun eski 142.  Maddesinin 3 ve 6. paragrafları (aşağıdaki paragraf 23'e bakınız) şu  şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"3. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasiyle kısmen veya tamamen  kaldırmayı hedef tutan veya milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak için her  ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis  cezası ile cezalandırılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller neşir vasıtası ile işlendiği takdirde  verilecek ceza yarı nispetinde artırılır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun):&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. 3713 sayılı kanun 12 Nisan 1991 tarihinde yayınlanmıştır. 27 Ekim 1995  tarih ve 4126 sayılı Kanun tarafından daha sonra yürürlükten kaldırılan) 8.  bölüm aşağıdaki şekildedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eski 8. Bölüm (1)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Türkiye Cumhuriyetinin Ülke bütünlüğü ve ulusun bölünmez birliğini  zedelemeye matuf yazılı ve sözlü propaganda, toplantı ve gösteriler, kullanılan  yöntem ve amacına bakılmaksızın yasaklanmıştır. Anılan türden fiillere katılan  şahısların 2 yıldan az olmamak üzere 5 yıla kadar ağır hapis cezasına ve 50  Milyon ila 100 Milyon TL tutarında ağır para cezasına çarptırılmasına  hükmolunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Hükümet Tarafından Sunulan Emsal Ceza Davası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı  tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten  (Ceza Kanunun 142312. maddesi) ya da Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine  propaganda yapmaktan sanık (3713 no'lu Kanunun 8. Bölümü- yukarıdaki 23.  paragrafa bakınız) şahsın aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ilişkin  kararlarının bazı suretlerini temin etmiştir. Suçların neşir yoluyla işlendiği  davaların çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının kararına yönelik sebeplerin  takibatların zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden unsurlardan bazılarının  tespit edilememesi ya da yetersiz delil olması gibi hususları içermektedir.  Diğer gerekçeler, yayınlanan neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir amacın  olmadığı ya da suç işlenmediği ya da sorumlu şahısların tespit edilememesi gibi  hususları içermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca Hükümet, yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu  bulunmadığı emsal davalarında Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen  birkaç kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100;  1992/33, 62, 73, 89 ve 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94 ve 114; 1994/3, 6, 12,  14, 68, 108, 131, 141, 155, 171 ve 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88,  92, 96, 101, 120, 124, 134 ve 135; 1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54,  73, 86, 91, 103, 119 ve 353; 1997/11, 19, 32, 33, 82, 89, 113, 118, 130, 140,  148, 152, 153, 154, 187, 191, 200 ve 606; 1998/6, 8, 50, 51, 56, 85 ve 162.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar  açısından, bu davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan  biri olan "propaganda"nın yapılmadığı gerekçesine dayanarak ya da kullanılan  kelimelerin bilimsel, tarihi ve/veya tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu  kararları vermişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Bay Arslan 7 Ocak 1994 tarihinde Komisyon'a başvuruda bulunmuştur. Aynı  suçtan iki kez yargılanarak 6. Maddenin 1. fıkrası ile teminat altına alınan  şekilde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği şikayetinde bulunmuştur.  Sözleşme'nin 6, 9 ve 10. maddelerine dayanarak, başvuran ayrıca mahkumiyetinin  düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiği ve İstanbul Devlet  Güvenlik Mahkeme'sinin kitabının sadece bir bölümü ve kendisi tarafından  yazılmamış olan önsözüne dayanarak kendisini mahkum ettiği şikayetinde  bulunmuştur. Son olarak, Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14'e aykırı  olarak, siyasi görüş gerekçesiyle ayrımcılık mağduru olduğunu ileri  sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. 14 Ekim 1996 tarihinde Komisyon iki kez yargılanmama ilkesinin Türkiye  tarafından onaylanmamış olan 7. no'lu Protokol'ün 4. Maddesinde yer aldığı  gerekçesine dayanarak, anılan ilkenin ihlaline yönelik şikayeti hariç tutmak  suretiyle başvuruyu kabul etmiştir. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (Madde 31),  düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkının ihlaline yönelik şikayeti sadece  10. Madde açısından incelemiştir ve otuza karşı iki oyla bu hükmün ihlal  edildiğine yönelik görüş bildirmiştir. Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14  altında herhangi ayrı bir hususun vuku bulmadığına dair görüş bildirmiştir  (otuza karşı iki oy). Komisyon görüşünün ve raporda bulunan karşı görüşün tam  metni bu kararın ekinde sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Başvuran dilekçesinde, ilk olarak aynı eylemden iki kez mahkum edilmesi  ve de ikinci olarak kendisini yargılayan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin  "bağımsız ve tarafsız bir mahkeme" olmaması ile 6. Madde'nin 1. fıkrasının iki  kez ihlal edilmesinin mağduru olduğunu ileri sürmüştür. Aynı zamanda başvuran 9  ve 10. maddeler ile 10. madde ile birlikte ele alınan 14. maddenin ihlalinden  şikayetçi olmuş ve Mahkemeden Sözleşme'nin 41. maddesi altında belirtilen  meblağların kendisine ödenmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Hükümet Mahkemeden aşağıda belirtilenlerin kabulü isteminde  bulunmuştur:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. mevcut davada Terörle Mücadele Kanunun uygulanmasının başvuranın ifade  özgürlüğünü ihlal ettiğine ilişkin iddianın Türk mahkemelerine sunulmamış  olmasından dolayı yerel başvuru mercileri tüketilmediğinden, mevcut uygulamanın  ilk olarak kabul edilmemesi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. BAşvuranın şiddete teşvik ve Türkiye'ye karşı suç işleme mahkumiyetinin  demokratik toplum için gerekli olduğunun, amaçlanan meşru hedef ile orantılı  olduğu ve uygun şekilde Sözleşme'nin 10. Maddesini ihlal etmediği;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. İfade özgürlüğü ihlali olmadığından Madde (41)in uygulanmasının uygun  olmadığı."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İddialarını destelemek için, Güneydoğu Türkiye'de meydana gelen çeşitli  olaylar ile ilgili raporlar ve Türkiye içindeki bu olayların sosyal ve siyasi  etkilerine ilişkin bilgilerin bulunduğu ve 1991 yılında yayınlanan günlük  gazetelerden alıntılar sunmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Dava Kapsamı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Mahkemede görülmekte olan davanın kapsamı, komisyonun kabul edilebilirlik  kararı ile belirlenmektedir (örneğin, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar- Türkiye  davası, Kararlar ve Hükümleri Raporları 1998-.., sayfa.., 28. fıkra ve 21 Ocak  1999 tarihli Janowski- Polonya davası, Raporlar 1999-.., sayfa.., 19. fıkra'ya  bakınız). Mevcut davada şikayetlerin birincisinin Komisyon tarafından kabul  edilmediği ve ikincisinin Komisyona sunulmaması sebebiyle Mahkemenin 6 Madde, 1.  Fıkraya ilişkin şikayetleri ele alamayacağı belirtilmiştir (yukarıdaki paragraf  27'e bakınız). Bu nedenle mahkeme incelemesi ayrı ayrı ele alınan Madde 9 ve 10  ile Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14 altındaki şikayetler ile  sınırlandırılacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. Sözleşme'nin 9. ve 10. Maddelerinin İhlali İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Bay Arslan başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun) 8.  bölümü uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme'nin 9 ve 10. Maddelerinin ihlal ettiğini  bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,  kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu  olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde,  devletlerin radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı  tutmalarına engel değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak  bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya  yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  formalitelere şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;şeklindeki Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik Hükümet ve Komisyon  önerisine itizarda bulunmamıştır (diğer yetkililerin yanı sıra, 9 Haziran 1998  tarihli Incal- Türkiye davası kararı, Raporlar 1998-.., sayfa..., 60.  fıkra).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Hükümetin Ön İtirazları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Komisyon nezdinde ileri sürülen şekilde Hükümet, başvuranın kendi ifade  özgürlüğü hakkının ihlaline ilişkin bir şikayette bulunmadığı ve bu yüzden  Sözleşme'nin 35. Maddesi, 1. fıkrası uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği  yönünde görüş belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Bay Arslan başvurusunun kabul edilebilirliğe dair Sözleşme gereklerine  uygun olduğunu ileri sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Mahkeme, Sözleşmenin 35. Maddesinin 1. fıkrasının amacının ilgili  itirazlar Mahkemeye sunulmadan önce kendileri karşı yapıldığı ileri sürülen  ihlalleri engelleme ya da düzenleme olduğunu yinelemiştir. Bu hüküm "belli  derecede esneklik ile ve aşırı resmiyet olmadan" uygulanmalıdır; başvuranın  müteakiben Strazburg'da yapma niyetinde olduğu şikayetleri ulusal yetkililer  nezdinde "asgari olarak özü itibariyle ve iç hukukta öngörülen resmi gerekler ve  zaman sürelerine uygun olarak" yapması yeterli olacaktır (diğer yetkililerin  yanı sıra Fressoz ve Roire - Fransa davası 21 Ocak 1999 tarihli kararı,  Raporlar, 1999-..., sayfa..., 37. fıkra'ya bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mevcut davada Mahkeme Bay Arslan'ın Yargıtay huzurunda diğer sunumlarının  yanı sıra mahkumiyetinin ciddi derecede ifade özgürlüğünü tehdit ettiğini ileri  sürdüğünü belirtmiştir (yukarıdaki paragraf 20'ye bakınız). Komisyon gibi,  Mahkeme mevcut duruma dayanarak, başvuranın asgari olarak özü itibariyle Madde  10 altında yaptığı şikayeti Türk yüce mahkemesine sunduğu görüşüne  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Şikayete İlişkin Esaslar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Mahkeme huzurunda bulunanlar, "Yas tutan tarih, 33 kurşun" adlı kitabın  ikinci baskısını takiben başvuranın mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkının  kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata varmışlardır. Bu tür  bir müdahale Madde 10'un ikinci Fıkrasının gereklerini yerine getirmediği sürece  Madde 10'u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı Mahkeme "kanun tarafından  öngörülen şekilde" anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla meşru amaca  yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için "demokratik  bir toplumda gerekli" olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. "Kanunlar tarafından öngörülme"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Ne başvuran, ne de Hükümet 3713 sayılı kanunun 8. bölümünün Sözleşme  kapsamında "kanun" olarak ele alınıp alınmayacağı hususuna ilişkin görüş  beyanında bulunmamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, Komisyon Delegesi bu hükmün metninin  belirsiz olduğu ve "kanun" terimin doğasında bulunan açıklık ve öngörülebilirlik  gereklerinin yerine getirilip getirilmediği konusunun sorgulanabileceği  konusunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon'un 8. bölümün başvuranın  mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele aldığını  belirterek delege müdahalenin "kanun tarafından öngörüldüğü" yönünde görüş  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Mahkeme Delege'nin 3713 no'lu kanunun 8. bölümünün metninin  belirsizliğine ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme  de başvuranın mahkumiyetinin Terörle Mücadele Kanunun 8. bölümüne dayalı  olmasından dolayı (3713 sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına  müdahalenin özellikle başvuran bu hususun doğruluğunu kabul etmediğinden "kanun  tarafından öngörülen" olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir (yukarıdaki  paragraf 35'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Meşru amaç&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon'nun belirttiği  gibi "devlet güvenliğini" korumak ve "kamu düzenini" sağlamak değil, aynı  zamanda "devlet bütünlüğünü" ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye'deki güvenlik durumunun hassasiyetini (Bakınız  25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10.  Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte  olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta  ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun  önlenmesi olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı  olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet  kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği  tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye'deki durum için geçerlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. "Bir Demokratik Toplum için Zaruriyet"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Başvuran kitabının Güneydoğuyu Türkiye'den ayıran çatışma başlamadan ve  PKK kurulmadan önce meydana gelen olayları ilişkilendirdiğini belirtmiştir.  Kitabının yayınlanması ile belirtilen çatışma ya da örgüt arasında herhangi bir  bağlantının yapılamayacağını vurgulamıştır. Yazıları Cumhuriyet aleyhine  "şiddetli bölücülük" ya da ayrımcılık propagandası yapmamıştır ve nefret içeren  ya da hükümete karşı halkı isyana teşvik eden herhangi bir fikir içermemektedir.  Her durumda, kitap yazmak bir terör eylemi ile eşdeğer tutulamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Hükümet İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin belirttiği şekilde  başvuranın kitabında Türk Devletini saldırgan ülke olarak tanımladığını, Kürt  asıllı okuyucuları silahlanmaya teşvik ettiğini ve hedefi Türkiye'nin ülke  bütünlüğüne zarar vermeyi amaçlayan bir terör örgütünü alenen savunduğunu  belirtmiştir. Bu iddiayı desteklemek için, - Başvuranın aksine Musa Anter  tarafından yazıldığı hükümet tarafından iddia edilen - önsözden ve kitap  metninden alıntıları mahkemeye sunmuştur. Türk Devletinin burada terörist olarak  tanımlandığını ve Nazi Almanyası ile karşılaştırıldığını ve Silopi'de PKK  tarafından düzenlenen protestonun tüm Kürt nüfusunun isyanı olarak sunulduğunu  özellikle vurgulamışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 10 toprak bütünlüğünün terörizm tehdidi altında bulunduğu durumlarda  Sözleşme Devletlerine geniş bir takdir marjını sağlamaktadır. Ayrıca, -PKK'nın  sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve askerleri  katlettiği- Türkiye'deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk yetkilileri  toplumun çeşitli kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik edebilecek ve  insan hakları ve demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı propagandaları  yasaklama görevine sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Son olarak, Körfez Savaşı ile Irak sınırında meydana gelen asayişsizlikten  yararlanarak PKK'nın Güney- Doğu Türkiye'deki operasyonlarını arttırdığı zamanda  bu kitap yayınlandığından, Hükümet Madde 10 tarafından korunan hakların  uygulanmasına eşlik eden "görev ve sorumlulukları" vurgulamış ve sonuç olarak da  başvuranın mahkumiyetinin hiçbir şekilde hedeflenen amaçlar açısından orantısız  olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren  insanlar tarafından "yasadışı siyasi şiddetin" mazur gösterilmemesini önemli  kılan 10. maddenin "görev ve sorumlulukları"na katılmaktadır. İfade özgürlüğü  örneğin durumun altında yatan sebepleri inceleme ya da olası çözümlere ilişkin  fikir bildirme açısından Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer  sorunların aleni tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon başvuranın kitabında Devlet'in Kürt kökenli nüfusa karşı baskı  uyguladığını ve soykırım, sürgün ve organize katliamlar yoluyla kimliğini yok  etmeye çalıştığını ve sonuç olarak da Kürtler açısından buna karşı koymanın  zorunlu olduğunu ileri sürdüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte, eleştirilen  metinlerin hiçbirinde Komisyon şiddete karşı herhangi bir teşvik tespit edememiş  ve kitabın özellikle Güney- Doğu Türkiye'deki mevcut durumun tarihi geçmişinin  tanımlanmasını içerdiği yönünde görüş bildirmiştir. Bu sebeple başvuranın  mahkumiyeti Madde 10 gereklerine uymayan bir sansür şekli teşkil etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Mahkeme'nin değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Mahkeme, örneğin Zana - Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, ss.  2547-48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa Kararında  (1999-1 Raporları, s. 1, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel  ilkeleri vurgulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan  birini teşkil etmektedir. 10. Madde'nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören  veya zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" veya "fikirler" için değil aynı  zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.  Bunlar, bir "demokratik toplumun" olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve  hoşgörünün gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak  harfiyen uyulması gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı  istisnalara tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) 10. Madde'nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda "zaruri" sıfatı "acil bir  sosyal ihtiyaç" anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız  bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve  kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu  sebeple, bir "sınırlamanın" Sözleşme'nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade  özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini  haizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün  olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin "meşru amaçlar ile  orantılı" ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi  için belirtilen gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit  edilmelidir. Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında  bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul  edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate  varmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Kitap edebi tarihi bir öykü biçimindedir. Birçok insanın öldüğü dönemde  Mardin bölgesindeki Silopi'de Güneydoğu Türkiye'de meydana gelen olayları  ilişkilendirmektedir. Cumhuriyet Savcısı ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi  tarafından başvurulan bölümlerde, Türkler diğer halkların topraklarını işgal  ederek, Türkiye'yi kuran işgalciler ve zalimler olarak tanımlanmaktadır. Bu  halkların arasında sadece Kürt halkının Türk boyunduruğundan çıkıp  özgürlüklerini elde edemedikleri iddia edilmektedir. Silopi'deki olaylar ile  ilgili olarak, yazar bu olayları PKK aleyhine eylemlerinin başarısızlığının  sebep olduğu mağlubiyet duygusu ile teşvik edilen yetkililerin köylüleri  katletmesi olarak sunmaktadır. Buna bağlantılı olarak, Devletin Silopi'de "kesin  çözüm" olan soykırım uygulamasını başlatmayı amaçladığını iddia etmektedir.  Yazar aynı zamanda Silopi'deki Kürt halkının direnişinin "Türk şovenizminin  şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları günün mutlu haberini" ilan ettiğini  ileri sürmektedir (yukarıdaki paragraf 10 ve 17'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu durumun tarihi gerçeklerin "tarafsız" tanımına uymadığı ve kitabında  başvuranın ülkenin güneydoğusundaki Türk yetkililerin eylemlerini eleştirmeyi ve  ilgili nüfusu bu duruma karşı koymaya teşvik etmeyi amaçladığı açıkça  görülmektedir. Ayrıca, kullanılan tarzın inkar edilemez şiddeti, bu eleştiriye  belli miktarda şiddet eklemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Ayrıca, Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına  ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına  dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bakınız 25 Kasım 1996  tarihli Wingrove - Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58.  Madde). Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili  hususlarda, özel vatandaşlar veya siyasetçiler açısından daha geniştir.  Demokratik bir sistemdeki hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve  adli otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır.  Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve  düşmanlarının eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu  durumlarda, cezai işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamanın  uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri  sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru  tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet  otoritelerinin yetkisine açıktır (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye  kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir  birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti  teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale  gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere,  kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır ( yukarıda belirtilen  Incal kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık  on beş yıldır Türkiye'de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini  düşündükleri fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde  bulundurmaktadır (yukarıdaki paragraf 40'a bakınız). Bununla bağlantılı olarak,  kitabın ikinci baskısının Irak'taki baskıdan kaçan çok sayıda Kürt kökenli  insanın Türk sınırına akın ettiği bir dönemde Körfez Savaşından kısa bir süre  sonra yayınlandığı dikkate alınmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Ancak Mahkeme, başvuranın birey olduğunu ve görüşlerini "devlet  güvenliği", kamu "düzeni" ve "toprak bütünlüğü" üzerindeki potansiyel etkilerini  önemli ölçüde sınırlayacak şekilde kitle iletişim yolu yerine edebi bir eser  yoluyla açıkladığını göz önünde bulundurmaktadır. Ek olarak Mahkeme, kitaptaki  belirli kırıcı bölümlerin Türk asıllı nüfusun son derece olumsuz bir tablosunu  çizmesine ve yazara düşmane bir ton vermesine rağmen, şiddet, silahı direniş ya  da isyana teşvik teşkil etmediklerini belirtmiştir; Mahkemenin kanaatine göre bu  durum dikkate alınması zorunlu olan bir etkendir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Ayrıca Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı - özellikle bir yıl  altı ay hapis cezasına çarptırılması- ve Cumhuriyet Savcısının başvuranın  mahkumiyetini güvence altına alma konusundaki ısrarı karşısında şaşırmıştır.  Mahkeme, kitabın ilk yayınlanışında Ceza Kanunun eski 142. Maddesine dayalı  olarak, Devlet Güvenlik mahkemesi tarafından başvuranın halihazırda mahkum  edildiğini (29 Mart 1991 tarihli karar, yukarıda paragraf 12'ye bakınız)  belirtmiştir. Bu hükmün yürürlükten kalkmasından dolayı, bu mahkumiyetin aynı  mahkeme tarafından verilen 3 Mayıs 1991 tarihli karar ile geçersiz ve hükümsüz  kılınmıştır. Neredeyse kitabın ikinci baskısından hemen sonra (21 Temmuz 1991)  bu kez 3713 sayılı kanunun 8. bölümüne dayalı olarak başvuran aleyhine yeni  takibatlar başlatılmıştır (yukarıdaki paragraf 14-21'e bakınız).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve  ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda  da dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Sonuç olarak, Bay Arslan'ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından  orantısız olup "demokratik bir toplumda gerekliliği" değildir. Bu sebepten  dolayı Sözleşme'nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. Sözleşme'nin 10 Maddesi İle Birlikte Ele Alınan 14. Maddesi İhlali  İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Başvuran, sadece Kürt kökenli bir kişinin eseri olduğu ve Kürt sorunu ile  ilgili olduğu için yazılarından dolayı kendisi aleyhine dava açıldığını ileri  sürmüştür. Buna dayalı olarak Madde 10 ile birlikte ele alınan Sözleşme'nin 14.  Maddesine aykırı olarak ayrımcılık mağduru olduğunu belirtmiştir. Madde 14  aşağıdaki şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk,  renk, dil, din, siyasal ya da başka görüşler, ulusal veya sosyal köken, ulusal  bir azınlığa mensup olma, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından  hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Hükümet Bay Arslan'ın mahkumiyetinin sadece ilgili yazılarının bölücü  içeriği ve şiddet içeren tonuna dayalı olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Komisyon Madde 10 ile birlikte ele alınan 14. Madde altında hiçbir bölücü  unsurun olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Ayrı olarak ele alınan 10. Maddenin ihlali olduğu sonucu ile ilgili  olarak (yukarıdaki paragraf 50'e bakınız), Mahkeme Madde 14 altındaki şikayeti  incelemeyi gerekli görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. Sözleşme'nin 41. Maddesinin Uygulanması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Başvuranın aşağıdaki şekildeki Sözleşme'nin 41. Maddesi altında adil  tazminat talebinde bulunmuştur:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse  ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Maddi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Başvuran mahkumiyeti neticesinde kazanç kayıplarından kaynaklanan maddi  zarar için 400,000 Fransız Frankı (FRF) tutarında tazminat talebinde  bulunmuştur. Bununla bağlantılı olarak, çok sayıda basın ajansı ve bir Alman  televizyonunda gazeteci olarak çalıştığını ve anılan televizyon tarafından 1991  yılında 32,000 Alman Markı (DEM), 1992 yılında 37,000 DEM ve 1993 yılının ilk  altı ayı için 24,000 DEM tutarında ücretin ödendiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Hükümet, Sözleşmenin sözde ihlali ile şikayet edilen maddi zarar arasında  herhangi bir ilişkinin bulunmadığını belirtmiştir. Her durumda, Bay Arslan  belirttiği gelirlere ilişkin herhangi bir kanıt sunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Mahkeme, kendisi tarafından tespit edilen 10. Madde'nin ihlali ile  başvuranın tarafından ileri sürülen kazanç kaybı arasındaki ilişki ile ilgili  yeterli kanıt olmadığı kanaatindedir. Ayrıca, Maddi zarar açısından başvuranın  iddiasının desteklenmesi için herhangi bir belge sunulmamıştır. Bu sebepten  dolayı Mahkeme bu talebi reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Manevi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Bay Arslan manevi zarar için 100,000 FRF tutarında tazminat talebinde  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin, kendiliğinden yeterli tazmin teşkil  edeceğinin Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çekmiş  olabileceği kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme  başvurana tazminat olarak bu bağlamda 30,000 Fransız Frangı ("FRF) ödenmesine  karar vermiştir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Masraflar ve Giderler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Başvuran çeviriler, fakslar, kırtasiye ve Türk mahkemelerindeki  takibatlar esnasında gerçekleştirilen işler için 40,000 FRF ve avukatlık ücreti  olarak 65,000 FRF (130 saatlik mesai için saat başına 500 FRF ) olmak üzere,  masraf ve giderleri için 105,000 FRF talebinde bulunmuştur. İddialarını  desteklemek amacıyla çeşitli evraklar sunmuş ve talep ettiği tutarları  hesaplarken enflasyonu dikkate aldığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle  başvuranın tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak  yansıtmadığını ve talep edilen ücretlerin benzer durumlara Türkiye'de normal  olarak uygulanan oranları aştığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. Mahkeme, başvuranın avukatının benzer durumlara dayalı olarak Sözleşmenin  6 ve 10. Maddeleri atında gerçekleştirilen şikayetlere ilişkin Mahkeme  huzurundaki diğer davaların hazırlanmasında yer aldığını belirtmiştir. Adil  bazda ve içtihatlarda belirtilen ölçüte uygun olarak (diğer makamların yanı  sıra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Nikolova- Bulgaristan Davası, 25 Mart 1999  tarihli kararı, Raporlar, 1999-..., sayfa.., 79. fıkra), Mahkeme toplam olarak  15,000 FRF'lik meblağın başvurana ödenmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Temerrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Mahkeme, mevcut kararın uygulanma tarihinde Fransa'da geçerli olan yasal  faiz oranının, yani yıllık %3.47'nin uygulanmasını uygun görmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet'in ön itirazının oybirliği ile reddine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşme'nin 10. Maddesinin ihlal edildiğinin oy birliği ile kabulüne,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Birbirleri ile birlikte ele alınan Sözleşme'nin 10 ve 14. Maddeleri  altında meydana gelen herhangi ayrı bir hususun bulunmadığının oy birliği ile  kabulüne,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. (a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk lirasına  çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet tarafından  başvurana ödenmesinin:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Manevi zarar için 30,000 (otuz bin) Fransız frangı;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Harcama ve masraflar için 15,000 (on beş bin) Fransız Frangı;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek  bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasının;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;oybirliği ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Adil tazmin konusundaki diğer taleplerin oy birliği ile reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ilişkin işbu kararı İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere, 8 Temmuz  1999 tarihinde Strazburg'da bulunan İnsan Hakları Binası'ndaki halka açık  oturumda düzenlenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Luzius WILDHABER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paul MAHONEY&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Yardımcısı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşme'nin 45. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme Kurallarının 74. Kuralının  2. Fıkrası uyarınca aşağıda belirtilenlere ait ayrı mutabık kanaatleri işbu  Kararın ekinde sunulmuştur;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Bayan Palm, Bayan Tulkens, Bay Fischbach, Bay Casadevall ve Bayan  GreveBay Bonello'nun müşterek mutabık kanaati;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Bay Bonello'nun mutabık kanaati.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;L. W.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;P.J. M&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH,CASADEVALL VE GREVE'İN MÜŞTEREK MUTABIK  MÜTAALASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hakim Palm'ın Sürek - Türkiye (No. 1) davasındaki muhalif kanaatinde kısmen  belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı  sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine  ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait  değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok  fazla ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve  bunların olası etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu  dilin ılımlı olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz  tarafından vurgulandığı üzere, bir demokraside "kavga" sözleri bile 10. madde  kapsamında korunabilecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme'nin emsal davasındaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı korumasına  yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine daha  az ve konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık  verilmesini sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla  mı kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki  bir amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının  genel bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini  gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum  içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz  konusu konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam  aracılığıyla bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa  hemen şiddetin eşiğinde mi kullanılmıştır?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki  dil ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı  ayrım ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın  dikkatli şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM BONELLO'NUN MUTABIK MÜTAALASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 10'un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel  yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda  meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana  ölçütü onaylamadım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade  özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan  ölçüt şu şekilde olmuştur: başvuranın tarafından yayınlanan yazılar şiddeti  destekliyor ya da buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından  başvuranın mahkumiyeti demokratik bir toplumda haklı gerekçelere  dayandırılabilir. Ben bu değerlendirmeyi yetersiz bulmaktayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sadece teşvik "açık ve mevcut tehlike" yaratması durumunda bu tür şiddete  teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul  gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı  entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından  zaman ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel  olarak baskın çıkacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların  en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek  isterim: "Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren  kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri  sürece beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini  kontrol etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma  taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme ya da  teşvik etmeye yönelik olduğu ya da bu tür bir eylemi teşvik etme ya da meydana  getirme eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men  etmesine izin vermemektedir. Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin  bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya  çıkacak ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup  savunulmadığının ya da başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en  kısa zamanda ve zarar verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili  olarak sebep teşkil edip etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin  hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma  potansiyeline sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu  ifadelerin sindirilmesinin Türkiye'nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu  görüşünü de onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike  oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından  mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını desteklemiş  olacaktır.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Özet olarak, "algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat  kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan  kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin  engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve  mantıksızlıkların bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda  uygulanacak çözüm, zorla kabul ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak  olmalıdır."&lt;/p&gt;&lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-1162831964310365771?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/1162831964310365771/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=1162831964310365771' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/1162831964310365771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/1162831964310365771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/arslan-trkiye-davasi.html' title='ARSLAN / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-3981046448649664263</id><published>2006-10-21T04:56:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:57:34.449-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>ATEŞ / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(28292/95)  &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;22 Nisan 2003&lt;/h4&gt;.............  &lt;p&gt;8. Başvuran 1939 yılında doğmuştur ve Tunceli'nin Hozat ilçesinde  yaşamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuranın Olaylarla İlgili İfadeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 7 Ekim 1994 tarihinde askeri birlikler başvuranın yaşadığı Kozluca köyüne  gelirler. Güvenlik güçleri köyün etrafını sarıp kamp kurarlar. Jandarma Komutanı  evlerini boşaltmalarını, evleri ateşe vereceklerini söyler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Köylüler köylerini boşalttıktan sonra Hozat'a giderler. Başvuran ve  ailesi belediye düğün salonunda kalırlar diğerleri ise çadırlara yerleştirilir.  Köy boşaldıktan sonra askerler evleri yakarlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 14 Kasım 1994 tarihinde başvuran Başbakanlığa, Tunceli Valiliği'ne, OHAL  Bölge Valiliği'ne ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'na 2150 sayılı İskan  Kanunu'na dayanarak şikayette bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 12 Ocak 1995 tarihinde Vali Yardımcısı başvurana yazdığı cevapta terörist  saldırılar sonucunda zarar gören mülkiyetin ilgili kanun kapsamına girmediğini  belirtmiştir. Bu nedenle, İskan Kanunu'ndan faydalanması mümkün olmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Başvuran, başka bir iç hukuk yoluna başvurmamıştır. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Hükümet'in Olaylarla İlgili İfadeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 1994 yılında güvenlik güçleri Tunceli ilindeki PKK teröristlerine karşı  harekete geçmişlerdir. PKK teröristleri ihtiyaçlarını karşılamak için köylüleri  tehdit etmeye başlamışlardır. PKK tarafından uygulanan baskının sonucunda  insanlar köylerini terketmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Başvuran, diğer köylülerle birlikte köyünü terketmiş ve Hozat'a  gitmiştir. Hozat'da başvuran ve ailesi Hozat Belediyesinin düğün salonuna  yerleştirilmiştir. Başvuran 1994 ve 1996 yılları arasında yiyecek, ısıtma ve  sağlıkla ilgili harcamalar için mali yardım almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Kozluca Köyü halkı, Hozat Başsavcılığına evlerinin yakıldığı konusunda  şikayette bulunmuştur. Güvenlik güçleri tarafından işlenen fiiller hakkında  açılan bir soruşturma ile ilgili olduğu için savcı yetkisizlik kararı vermiş ve  dosyayı Memurin Muhakematı Kanunu gereğince Hozat Kaymakamlığı'na  göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Hozat Kaymakamlığı soruşturmanın sona erdirilmesine karar vermiştir.  Köylüler faillerin kimliğini tespit edememiştir; soruşturma dosyasındaki  kanıtlardan köyün PKK teröristleri tarafından yakıldığı sonucuna  varılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 28 Şubat 2003 tarihinde Mahkeme Hükümet'in aşağıda sunulmuş olan  deklarasyonunu almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Türk Hükümeti 'nin 28292/95 no ile kayıtlı başvuru ile ilgili olarak ex  gratia dostane çözüme gitmek amacıyla 49,000 Euro ( kırkdokuzbin ) ödeme yapmayı  teklif ettiğini tebliğ ederim. Yargılama masraflarının da dahil olacağı  sözkonusu meblağ uygulanabilecek her türlü vergiden muaf olacak ve başvuran veya  yasal temsilcisi tarafından açılacak bir hesaba Euro olarak yatırılacaktır. Bu  meblağ AİHS'nin 39. maddesi gereğince AİHM tarafından verilen kararın  açıklanmasını takip eden üç ay içinde ödenecektir. Sözkonusu ödeme davanın nihai  sonucunu oluşturacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hükümet, mevcut Türk kanunlarına ve Hükümet'in sözkonusu olayları  engelleme kararlılığına rağmen, Devlet görevlilerinin güneydoğudaki fiilleri  sebebiyle evlerin hasar görmesi, insanların mal ve mülkünün zarara uğraması,  sivillerin evlerini terketmeye zorlanmaları, Hüseyin Ateş davasında olduğu gibi  bu tür olaylar hakkında etkili ve yeterli soruşturma yapılmaması gibi olayların  meydana gelmesinden üzüntü duymaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Başvuranın davasında iddia edildiği gibi, sözkonusu fiiller 8,13, ve l  No'lu Protokolün 1. maddesinin ihlal edilmesine ve evlerin hasar gördüğü şartlar  ve sözkonusu olayların yarattığı psikolojik etkiler gözönüne alındığında da 3.  maddenin ihlal edildiği kabul görmektedir. Hükümet, - etkili soruşturma yapma  sorumluluğu - da dahil olmak üzere Sözleşme maddeleri ile güvence altına alınan  insan haklarına gelecekte de saygı gösterilmesi için uygun talimatların  verilmesini ve bütün tedbirlerin alınmasını taahhüt eder. Bu bağlamda yeni yasal  ve idari tedbirler alınmıştır; sözkonusu tedbirlerin alınmasıyla bu başvuruya  temel oluşturan olaylarla benzer şekilde mülke zarar verilmesi azalmış ve daha  etkili soruşturmalar yapılmaya başlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Hükümet, Mahkemenin Türkiye ile ilgili kararlarının uygulanmasının  denetiminin Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından yapılmasının  iyileştirmelerin devam etmesini sağlamak açısından uygun bir mekanizma olduğu  görüşündedir. Bu amaçla gerekli işbirliği devam edecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Son olarak, Hükümet, Sözleşmenin 43. maddesinin l. paragrafı gereğince  Mahkemenin kararının ardından davanın Büyük Daire 'ye gönderilmesini talep  etmeyeceğini taahhüt eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 4 Mart 2003 tarihinde Mahkeme, başvuranın yasal temsilcisi tarafından  imzalanan deklarasyonu almıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" Türk Hükümeti'nin 28292/95 no ile kayıtlı başvuru ile ilgili olarak ex  gratia dostane çözüme gitmek amacıyla tarafıma 49,000 Euro (kırkdokuzbin) ödeme  yapmayı teklif ettiğini tebliğ aldım. Maddi ve manevi tazminatı ve ayrıca  mahkeme masraflarını da kapsayacak olan bu meblağ tarafımdan açılacak bir banka  hesabına Euro olarak yatırılacaktır. Sözkonusu meblağ, uygulanabilecek her türlü  vergiden muaf olacak ve AİHS'nin 39. maddesi gereğince kararın verilmesini takip  eden üç ay içinde ödenecektir. Bu meblağ AİHS'nin 39. maddesi "gereğince AİHM  tarafından verilen kararın açıklanmasını takip eden üç ay içinde  ödenecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Teklifi kabul ettiğimi ve Türkiye aleyhindeki iddialarımdan vazgeçtiğini  ve bu kararın nihai sonucu oluşturacağını bildiriyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Bu deklarasyon, Hükümet'in ve benim birlikte vardığımız dostane çözüm  temelinde yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Sözleşmenin 43. maddesinin 1. paragrafı gereğince Mahkemenin kararının  ardından davanın Büyük Daire 'ye gönderilmesini talep etmeyeceğimi taahhüt  ederim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Mahkeme, taraflar arasında varılan uzlaşmayı dikkate almıştır.  (Sözleşmenin 39. maddesi). Anlaşmanın, Sözleşme ve Protokollerinde tanımlandığı  şekilde insan hakları temelinde yapıldığı konusunda ikna olmuştur. ( Sözleşmenin  in fine 37. maddesinin 1. paragrafı ve Mahkeme İç Tüzüğünün 62. maddesinin 3.  paragrafı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Bu nedenle davanın kayıttan düşürülmesine karar verilmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın kayıttan düşürülmesine karar verir ve&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Tarafların davanın Büyük Daire huzurunda tekrar görüşülmesi talebinde  bulunmayacağı taahhüdünde bulunduklarını belirtir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar İngilizce olarak verilmiş olup İç Tüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3.  paragrafları gereğince 22 Nisan 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-3981046448649664263?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/3981046448649664263/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=3981046448649664263' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/3981046448649664263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/3981046448649664263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/ate-trkiye-davasi.html' title='ATEŞ / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-405955052210770204</id><published>2006-10-21T04:55:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:56:45.803-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>AYTEKİN / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(102/1997/886/1098) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;23 Eylül 1998&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;Bu kararın 1998 Hüküm ve Karar Raporlarında son haliyle yeralmasından  önce editör tarafından revizyona tabi tutulması söz konusudur. Bu raporları  diğer sayfada belirtilen bazı ülkelerin temsilcileri ile birlikte dağıtımını da  üstlenecek olan yayıncı Carl Heymanns Verlag KG'den (Luxemburger StraBe 449,  D-50939 Köln), temin etmek mümkündür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Temsilcilerin Listesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Belçika: Etablissements Emile Bruylant (rue de la Regence 67, B-1000  Bruxelles)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Lüksemburg: Librairie Promoculture (14, rue Duchscher (place de Paris), B.P.  1142, L-1011 Luxembourg-Gare)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hollanda: B.V. Juridische Boekhandel &amp; Antiquariaat A. Jongbloed &amp;amp;  Zoon (Noordeinde 39, NL-2514 GC La Haye/'s-Gravenhage)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 EYLÜL 1998 TARİHLİ AYTEKİN KARARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ÖZET1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Daire Tarafından Sunulan Karar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Türkiye-Başvuru sahibinin eşinin, kontrol noktasında bir asker tarafından  yasa dışı olarak öldürülmesi ve yetkililerin etkili bir araştırma yapmamış  olması iddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HÜKÜMET'İN ÖN İTİRAZI (İç hukuk yollarının tüketilmemiş olması)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümetin Divan önünde itirazlarını sunması engellenmemiştir. -Yetkililerin,  kabul edilebilirlik safhasında başvuranın eşini öldürmekle suçlanan askere karşı  iç hukuk prosedüründeki gelişmeler konusunda Komisyon'a çok az ayrıntı sunmasına  rağmen, yine de makul olarak, bu noktada itirazlarını sunabilecekleri  düşünülebilir- buna ek olarak, başvuran, hiçbir aşamada müdahil olarak davaya  katılma kararı da dahil olmak üzere, suçlanan askere karşı açılan davaya aktif  olarak katıldığını Komisyon'a bildirmemiştir.- bu faktör davasının kabulü  konusunda ağır basmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Etkili hukuk yolları hususunda Divan'ın içtihat hukuku tekrarı. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Suçlanan asker hakkında yapılan tahkikat daha sonra, görevi aşarak işlenen  kasten adam öldürme davası ile sonuçlanmıştır-gerçekte suçlanan er hakkındaki  dava başvuru sahibinin Komisyon'a başvurusunu takip eden ay içinde devam etmekte  idi. - er daha sonra kasıtsız adam öldürmek suçundan ceza mahkemesi tarafından  mahkum edilmiştir-karara karşı başvuranın temyiz başvurusu halen  incelenmektedir-savcı da er hakkında verilen ceza hafif olduğu için temyize  başvurmuştur-ayrıca, erin mahkumiyeti açısından, başvuranın er ya da üstleri  hakkında haksız fiil davası açmak için mantıklı sebeplerinin olduğu  düşünülmelidir- ne, ceza davasında müdahil olduğunu açıklaması sırasında  başvuranın suçlanan erden tazminat talebinde bulunmamasının nedeni, ne de  tazminat için yetkililer hakkında idare hukuku davası açmamasının sebebi  hakkında hiçbir açıklama yapılmamıştır-bütün bunlar gözönüne alındığında  yetkililerin başvuru sahibinin eşinin öldürülmesi hususunda pasif davrandıkları  ya da iç hukuk yollarına başvuruyu anlamsız kılacak etkili bir soruşturma  yapılmadığı iddia edilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Medeni, idari ve ceza hukukundaki iç hukuk yollarının birleşimi ve özellikle  ceza hukuku prosedürünün eşin ölümünden doğan zararların tazmin edilmesi  konusundaki ümit verici beklentiler hususunda, Divan, başvuranın durumunun aynı  sorumlu devlete karşı davalarda başarıyla yeralarak iç hukuk yollarını tüketme  gereğinden azlonulan diğer başvuranların durumlarından farklı olduğu  görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç: İtiraz onanmıştır. (oybirliğiyle)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DİVAN'IN İÇTİHAT HUKUKU ATIFLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16.9.1996 tarihli Akdivar ve Diğerleri Türkiye'ye Karşı ; 18.12.1996 tarihli  Aksoy Türkiye'ye Karşı ; 28.11.1997 tarihli Menteş ve Diğerleri Türkiye'ye  Karşı; 19.2.1998 tarihli Kaya Türkiye'ye Karşı 25.5.1998 tarihli Kurt Türkiye'ye  Karşı; 28.7.1998 tarihli Ergi Türkiye'ye Karşı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;----------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.Raportör Dairenin bu özeti Divanı bağlamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aytekin Türkiye Davasında 1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşmenin  ("Sözleşme") 43. maddesi ve Divan A2 Tüzüğünün ilgili hükümlerine uygun şekilde  Daire olarak toplanan aşağıda isimleri belirtilen Avrupa İnsan Hakları  Divanı,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. R. Bernhardt, Başkan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Thor Vilhjalmsson,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. F. Gölcüklü,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. F. Matscher,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. G. Mifsud Bonnici,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B. Repik,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. U. Lohmus,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. E. Levits,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. M. Voicu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ve ayrıca Sn. H. Petzold, Raportör, ve Sn. P. J. Mahoney, Raportör  Vekili,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30 Haziran ve 25 Ağustos 1998 tarihinde özel olarak görüşerek, belirtilen son  tarihte aldıkları kararı şöyle sunmuşlardır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;PROSEDÜR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon") tarafından 29 Ekim 1997  tarihinde Sözleşmenin 32. maddesinin 1. paragrafı ve 47. maddesince belirlenen  üç aylık süre içinde Divan'a gönderilmiştir. Dava, bir Türk vatandaşı olan Bayan  Gülten Aytekin tarafından Sözleşmenin 25. maddesi gereğince 22 Ekim 1993  tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı Komisyon'a yapılan 22880/93 no'lu  başvurudan kaynaklanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un talebi 44. ve 48. maddelere ve de Türkiye'nin Divanın mecburi  yargı yetkisini tanıdığı bildiriye gönderme yapmıştır (madde 46). Talebin amacı,  dava gerçeklerinin davalı Devletin Sözleşmenin 2. ve 13. maddelerine bağlı  sorumluluklarının ihlalini ortaya koyup koymadığı hakkında bir karara varmaktır.  &lt;/p&gt; &lt;p&gt;-----------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Raportörün Notları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava numarası 102/1997/886/1098'dir. İlk numara, davanın ilgili yılda  (ikinci numara) Divan'a gönderilen davalar listesindeki yerini gösterir. Son iki  numara Divanın kuruluşundan beri önüne getirilen davaların listesindeki yerini  ve Komisyona yapılan başvurulara karşılık gelen listedeki yerini belirtir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Divan A Tüzüğü, Divan'a 9 nolu Protokolün yürürlüğe girdiği tarihten (1  Ekim 1994) önce Komisyon'a havale edilen ve bu Protokolün bağlamadığı ülkelerle  ilgili bütün davalara uygulanır. Sonradan birçok kez değiştirildiği üzere, 1  Ocak 1983 tarihinde yürürlüğe giren Tüzüğe karşılık gelmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Divan A Tüzüğünün 33/3 d'ye uygun olarak yapılan soruşturmaya cevaben,  başvuru sahibi davaya katılmak istediğini belirtmiş ve kendisini temsil edecek  avukatları görevlendirmiştir. (Madde 30)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Oluşturulacak Daire'ye resmen seçilen Türk hakim Sn. F. Gölcüklü  (Sözleşmenin 43. maddesi) ve o sırada Divan Başkan Vekili olan Sn. R. Bernhardt  katılmışlardır (Tüzük 21/4 (b) ). Divan'ın o sırada başkanlık görevini üstlenen  Sn. R. Ryssdal kura usulü ile Raportörün de hazır bulunduğu 28 Kasım 1997  tarihinde Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn. F. Matscher, Sn. M. A. Lopes Rocha, Sn. B.  Repik, Sn. U. Lohmus, Sn. E. Levits ve Sn. M. Voicu'dan oluşan diğer yedi üyeyi  seçmiştir ( Sözleşmenin 43. maddesi ve Tüzük 21/5). Son olarak Vekil Hakim Sn.  G. Mifsud Bonnici, davanın ilerleyen safhalarında yer alamayan Sn. Lopes  Rocha'nın yerini almıştır (Tüzük 22/1 ve 24/1).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Daire Başkanı olarak Sn. Bernhardt, (İç Tüzük madde 21/6) Raportöre  vekalet ederek Türk Hükümetinin ("Hükümet") Ajanı, başvuranın avukatları, ve  Komisyon Delegesi ile dava muamelelerinin düzenlenmesi konusunda görüşmüştür. (  İç Tüzük madde 37/1 ve 38). Sonuçta verilen kararı takiben Raportör, Hükümetin  ve başvuranın görüşlerini sırası ile 24 ve 28 Nisan 1998 tarihlerinde almıştır.  Başvuranın adil tatmin hakkındaki sonraki ayrıntılı iddiaları 2 Haziran 1998  tarihinde Raportör Daire tarafından teslim alınmıştır. Hükümetin bu iddialar  hakkındaki görüşleri Raportör Daire tarafından 11 Haziran 1998 tarihinde  alınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan, 7 Ağustos 1998 tarihinde Hükümet Ajanı ve Komisyon Delegesi ile  görüşerek, başvuranın adli yardım talebini kabul etmiştir. (Tüzük A'ya ek 4.  madde )&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Duruşma, Başkanın kararına uygun olarak, 29 Haziran 1998 tarihinde  Strazburg İnsan Hakları Binası'nda halka açık olarak yapılmıştır. Divan daha  önce bir hazırlık toplantısı yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Divan Önünde:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B. Cankorel, Elçi, Ajan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. D. Akçay, Ajan Yardımcısı,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. E. Genel,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. K. Alataş,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. M. Gülşen,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. Günyaktı,Danışmanlar;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Komisyon adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. H. Danelius, Delege;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Başvuran adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. Reidy, Avukat,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. K. Boyle, Avukat, Danışman.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Divan, Sn. Danelius, Sn. Reidy, Sn. Boyle, Sn. Cankorel ve Sn. Akçay'ın  konuşmalarını dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVANIN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. DAVA ŞARTLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. 1969 doğumlu bir Türk vatandaşı olan başvuru sahibi Sn. Gülten Aytekin  halen İstanbul'da yaşamaktadır. Başvuran, 24 Nisan 1993 tarihinde Türkiye'nin  güneydoğusunda Diyarbakır ve Sason arasındaki yolda bir jandarma karakolunun  dışındaki kontrol noktasında yasa dışı olarak bir asker tarafından öldürüldüğü  iddia edilen Sn. Ali Rıza Aytekin'in eşidir. Başvuranın merhum eşi müteahhit idi  ve Diyarbakır'da bürosu olan Aytekinler San. İnş. Tic.Ltd. Şti'nin ortaklarından  biriydi. Öldüğü sırada yirmi yedi yaşındaydı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Tartışma Konusu Hususlar: 24 Nisan 1993 Olayları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başvuranın eşinin 24 Nisan 1993 tarihinde hangi koşullar altında  öldürüldüğü tartışılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuran Tarafından Sunulan Hususlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. 24 Nisan 1993 tarihinde Ali Rıza Aytekin, erkek kardeşi Feyzullah Aytekin  (müteahhit) ve kuzenleri Salih ve Resul Aytekin (her ikisi de inşaat işçisi)  özel bir araç ile Türkiye'nin güneydoğusundaki Batman ilinin Sason bölgesindeki  iki köprü inşaatını kontrol etmek için yola çıkmışlardı. Ali Rıza Aytekin'in  şirketi devlet yetkilileri tarafından köprü inşaatı hususunda  ödüllendirilmişlerdi. Aracı Ali Rıza Aytekin kullanıyordu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Saat 13.30 sıralarında araç Kozluk yakınındaki Yanıkkaya Jandarma  Karakolu'nu geçer geçmez dışarda nöbet tutmakta olan bir asker aracı kenara  çekip durmaları için seslendi. Hız rampaları nedeni ile aracı yavaş kullanan Ali  Rıza Aytekin askerin bu talimatı ile birlikte aracını kenara çekti ya da yolun  sağına doğru çekmeye başladı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Araç durur durmaz Er Tuncay Deniz, araca doğru ateş etti. Kurşun aracın  arka camından içeri ve ardından Ali Rıza Aytekin'in başının arkasından girerek  alnından ve sonra da ön camı kırarak çıktı. Ali Rıza Aytekin anında öldü.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Feyzullah Aytekin, Salih Aytekin ve Resul Aytekin araçtan çıktıklarında  Er Tuncay Deniz silahını onlara doğru ateş edecek gibi doğrulttu. Fakat, diğer  askerler karakoldan çıkıp aracın etrafını sarınca, Er Tuncay Deniz fikrini  değiştirdi ve araca doğru yaklaştı.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Aracın içindeki herkes silahsızdı ve kişisel eşyalar, iş aletleri, harita  ve bir hesap makinasından başka hiçbir şey yoktu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Otopsi yapıldıktan ve defin belgesi alındıktan sonra Feyzullah Aytekin,  Salih Aytekin ve Resul Aytekin merhumun cenazesini Diyarbakır'a geri götürmek  için köylülerden araç temin etmek zorunda kalmışlardı. Başvuru sahibi, eşinin  ölümü sırasında İstanbul'da yaşıyordu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Başvuran, yukarıda anlatılan öldürme olayı ile ilgili koşulların  Feyzullah Aytekin, Salih Aytekin ve Resul Aytekin'in olaydan kısa bir süre sonra  Cumhuriyet Savcısına verdikleri ifadelerle de doğrulandığını iddia etmektedir.  (Bkz. aşağıdaki 21. paragraf) Başvuran, ayrıca jandarma karakolundan 50-60 metre  uzaklıkta yolun aşağısındaki bir kafede başvuranın eşi tarafından alınmayı  bekleyen ve Batman Ceza Mahkemesi'nde ifade veren Mehmet Bayram ve oğlu  Ramazan'ın ifadelerini de kanıt olarak göstermiştir. (Bkz. aşağıda 32.  paragraf)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hükümet Tarafından Sunulan Hususlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Hükümet, görüşlerinde Batman Ceza Mahkemesi'nin 2 Ekim 1997 tarihinde er  Tuncay Deniz'i adam öldürmekten mahkum eden kararında belirtilen olaylara  dayanmaktadır.(Bkz. aşağıdaki 32-35 paragraflar)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. O sırada yirmibir yaşında olan er Tuncay Deniz, Türkiye'nin  güneydoğusunda Batman Kozluk'daki Yanıkkaya Jandarma Karakolu'nda askeri  görevini yapmaktaydı. 24 Nisan 1993 tarihinde nöbet tutuyordu. Görevlerinden  biri de oradan geçen araçları kontrol etmekti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Saat 13.30 sıralarında Ali Rıza Aytekin tarafından kullanılmakta olan ve  üç yolcu taşıyan araç kontrol noktasına yaklaştı. Er Tuncay Deniz önce düdük  çalarak sonra da havaya bir el ateş ederek aracın sürücüsünü durması için  uyardı. Bu uyarılara ve kontrol noktasının 65 metre önünde "Dur-Jandarma" yazılı  bir uyarı işaretinin olmasına rağmen, araç durmadı. Araç, kontrol noktasını 50  metre geçtikten sonra er Tuncay Deniz araca doğru bir el ateş etti. Arkadan  ateşlenen mermi sürücünün ölümüne neden oldu. Bu olay hemen Kozluk  Jandarması'nın Komutanı tarafından yargı mercilerine bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. İç Hukuk Organları Önündeki Soruşturma ve Yargılamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Soruşturma&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Olaydan hemen sonra Kozluk Cumhuriyet Savcısı Ümit Ceyhan, olay yerine  otopsi yapması için doktor Mehmet Kökcü ile birlikte geldi. Otopsi raporu  merminin girdiği ve çıktığı yerler ile Ali Rıza Aytekin'in beyninin merminin  etkisi ile parçalandığını doğrulamıştır. Olay yeri zaptı, olay yeri krokisi ve  defin ruhsatı hazırlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 24 Nisan 1993 tarihinde Kozluk Bölge Komutanı Binbaşı Cengiz Eryılmaz hem  er Tuncay Deniz'in hem de aynı gün görevli olan Çavuş Bekir Çakır'ın ifadelerini  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Olaydan kısa bir süre sonra olay yerine gelen Kozluk Cumhuriyet Savcısı  hemen bir soruşturma başlatmıştır. (Dosya no 1993/112). 24 Nisan 1993 tarihinde  saat 16.50'de Feyzullah Aytekin, Salih Aytekin ve Resul Aytekin'in yazılı  ifadelerini almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Feyzullah Aytekin, Salih Aytekin ve Resul Aytekin'in ifadeleri,  başvuranın olay hakkında anlattıklarını doğrulamaktadır. Cumhuriyet Savcısı  Feyzullah Aytekin'e şikayette bulunmak isteyip istemediğini sorduğunda kardeşini  öldürenler hakkında şikayette bulunmak istediğini söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. 26 Nisan 1993 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, olay gününde her ikisi de  Binbaşı Cengiz Eryılmaz tarafından sorgulanan er Tuncay Deniz'in ve Çavuş Bekir  Çakır'ın ve ayrıca olay yeri krokisini çizen Çavuş Murat Hekim'in de ifadelerini  almıştır. Er Tuncay Deniz, ifadesinde amacının asla sürücüyü öldürmek olmadığını  sadece tekerleklere bir el ateş ederek aracı durdurmak olduğunu belirtmiştir. Er  Tuncay Deniz'e göre, araç kendisini yana atlamak zorunda bırakacak hızda üzerine  doğru gelmiştir. Sürücü uyarı düdüğüne ve ateş edilmesine rağmen kontrol  noktasını geçtikten sonra da yoluna devam etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Yetkisizlik Kararı ve Askeri Yetkililer Tarafından Yapılan Hazırlık  Soruşturması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. 27 Nisan 1993 tarihinde Cumhuriyet Savcısı konu üzerinde yetkili  olmadığına ve dava bir askerle ilgili olduğu için davanın Memurin Muhakematı  Kanunu'na göre incelenmesi gerektiğine karar vermiştir. Sonra dosya Kozluk Bölge  Valisine gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. 29 Nisan 1993 tarihinde Kozluk Bölge Valisi, dosyayı Batman İdare  Kurulu'na göndermiş ve daha sonra Binbaşı Osman Gökçen olayı soruşturmakla  görevlendirilmiştir. 11 Mayıs 1993 tarihinde Er Tuncay Deniz, Çavuş Bekir Çakır,  Murat Hekim ve aynı gün görevli olan Uzman Çavuş Kutlu Alkurt'un ifadeleri  alınmıştır. Binbaşı Osman Gökçen, Feyzullah Aytekin, Salih Aytekin ve Resul  Aytekin'in Cumhuriyet Savcısı'na verdikleri ifadeleri dikkate almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Binbaşı Osman Gökçen, 11 Mayıs 1993 tarihinde özet raporunu  hazırlamıştır. Raporunda şu sonuca varmıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"24 Nisan 1993 tarihinde saat 13.30'da olay gerçekleştiğinde sanık Er Tuncay  Deniz komutanı tarafından yol kontrol noktasında görevlendirilmişti. Bu alanın  güvenlik açısından önemi büyüktür. Terörist Örgüt PKK'nın silah ve diğer  malların geçişini bu yol üzerinden sağladığı bilinmektedir. Bu yol ayrıca başka  şeylerin kaçakçılığı için de kullanılmaktadır. Görevli er, Batman yönünden gelip  Sason yönüne gitmekte olan aracı görmüş ve durması için işaret etmiştir. Araç,  tersine, hızını artırmış ere doğru yaklaşmış ve geçip gitmiştir. Asker, düdük  çalarak ve uyarı ateşi açarak aracı durdurmaya çalışmıştır. Araç durmamış ve er  son çare olarak aracın tekerlerine ateş etmiştir. Tuncay Deniz'in elinde olmayan  sebeplerle ve aracın hareket halinde olması sebebiyle, mermi, aracın arka  camından girerek, sürücü Ali Rıza Aytekin'in ölümüne neden olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Er Tuncay Deniz Hakkında Luzumu Muhakeme Kararı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Raporu almasının ardından, Kozluk Cumhuriyet Savcısı 8 Haziran 1993  tarihinde, davaya bakma yetkisi hususunda askeri savcı ile bağlantı kurmuştur.  Cumhuriyet Savcısının görüşüne göre tahkikat, Silahlı Kuvvetlerin üyeleri  hakkında açılan soruşturmaları düzenleyen 211 nolu kanunun 87. bölümünün 4.  paragrafına göre askeri savcı tarafından tamamlanmalıdır. Askeri Savcı buna  karşılık, er Tuncay Deniz'i, Ceza Kanunu'nun 448. madde ile birlikte 50.  maddelerine aykırı olarak işlenen görevi aşan kasten adam öldürme suçundan  Diyarbakır Askeri Mahkemesi'e yargılanması için göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. 6 ve 26 Mayıs 1993 tarihlerinde, başvuran her ikisi de Diyarbakır  Barosundan olan Sedat Aslantaş'a ve Arif Altınkalem'e vekalet vermiştir. 8  Haziran 1993 tarihinde Sayın Aslantaş başvuru sahibinin eşinin ölümünün kasten  adam öldürme olduğunu ve asker hakkında cinayetten ve karakol komutanı hakkında  tedbirsizlikten dava açmak için gerekli tedbirlerin alınması gerektiğini  belirten bir yazı ile Kozluk Cumhuriyet Savcısı'na bildirmiştir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Diyarbakır Askeri Mahkemesi Önündeki Yargılama&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Er Tuncay Deniz 27 Eylül 1993 tarihinde Diyarbakır 7. Askeri  Mahkemesi'nde yargılanmış ve görevi aşarak işlenen kasten adam öldürmeyle  suçlanmıştır. İstinabe müzekkeresine göre alınan ifadeler Çavuş Murat Hekim,  Bekir Çakır, ve Uzman Çavuş Kutlu Alkurt'tan tarafından Diyarbakır Askeri  Mahkemesi'ne sunulmuştur. Feyzullah Aytekin, 22 Mart 1994 tarihinde, Diyarbakır  Askeri Mahkemesi'nde, olay günü Cumhuriyet Savcısı önünde söylediklerinin aynen  tekrarlayarak tanıklık yapmıştır. (Bkz yukarıdaki 21. paragraf)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Askeri Mahkeme, 10 Mayıs 1994 tarihinde, suç başka bir askere karşı ve  askeri bir alanda işlenmediği için davayı dinleme konusunda yetkili olmadığına  karar vermiştir. Mahkeme dosyayı, davanın Ceza Kanunun 448. ve 50. maddelerine  göre yürütülmesi için Batman Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Başvuru sahibi 10 Mayıs 1994 tarihinde Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun  365. maddesinin hükmü gereğince müdahil olarak davaya katılmak için Askeri  Mahkemeye başvurmuştur. Eşinin Er Tuncay Deniz tarafından kasten öldürüldüğünü  iddia etmiş ve bu nedenle müdahil olarak duruşmalarda bulunmak istemiştir.  Başvuran aynı tarihte, Mahkemeden, olay günü başvuru sahibinin merhum eşinin  kendilerini almasını bekleyen Mehmet Bayram ve Ramazan Bayram'ın ifadelerini  almasını talep etmiştir. (Bkz. yukarıdaki 14. paragraf). Askeri Mahkeme aynı gün  Er Tuncay Deniz'e açılan davaya bakma yetkisi olmadığını açıkladığı için,  başvuranın talepleri hakkında karar vermesi mümkün olmamıştır. Askeri Mahkeme,  yine de, başvuranın taleplerini dosyaya eklemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Dava dosyası Batman Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. Dosya transfer  edilirken, Diyarbakır Askeri Mahkemesi şunları açıklamıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Dosyalar incelendikten sonra, Yanıkkaya Jandarma Karakolu'nda yol tetkik ve  kontrolü için görevde olan sanık erin önce özel aracı (plaka numarası 34 Z 9189)  durması için uyarmış olduğu sonra da, uyarmak için düdük çaldığı; hemen ardından  havaya uyarı için ateş ettiği ve belirli bir hedef belirlemeden araca doğru bir  kez daha ateş ettiği açıkça bellidir. Askerin silahından ateşlenen bir adet  mermi sivil Ali Rıza Aytekin'in başına isabet etmiş ve ölümüne neden  olmuştur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Batman Ceza Mahkemesi Önündeki Yargılama&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Dava dosyası alındıktan sonra, (dosya no 1994/283), Batman Ceza Mahkemesi  13 Temmuz 1994 tarihinde dava ile ilgili olarak ileriki prosedürü düzenlemiş ve  bu amaçla tanıkların ve dökümanların listesini hazırlamıştır. Mahkeme,  şahitlerin ifadelerinin istinabe müzekkeresine göre yurt içindeki diğer  mahkemeler tarafından alınmasını ve kendisine iletilen ifadelerin dava dosyasına  dahil edilmesini istemiştir. Maktu prosedüre göre, Batman Ceza Mahkemesi, Resul  Aytekin, Mehmet Bayram ve Ramazan Bayram da dahil olmak üzere çok sayıda tanığın  ifadelerini almıştır. Ayrıca, Er Tuncay Deniz'in kendisine karşı yapılan  ithamlar nedeni ile suçlu olmadığını belirttiği ifadesi ve Çavuş Murat Hekim,  Bekir Çakır ve Uzman Çavuş Kutlu Alkurt'un ifadeleri alınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. 20 Eylül 1994 tarihinde, mahkeme, iddia makamının, Er Tuncay Deniz'in  işlediği suç neticesinde maruz kalmış olabileceği sıkıntı ve keder göz önünde  bulundurularak başvuranın duruşmalara müdahil olarak katılmak istediğini  belirten görüşlerini kabul etmiştir. Mahkeme, başvuranın bu konuda 10 Mayıs 1994  tarihinde Diyarbakır Askeri Mahkemesi'ne vermiş olduğu dilekçesine itibar  etmiştir (Bkz. yukarıda 30. paragraf). Mahkeme aynı zamanda başvuranın, vekalet  verdiği avukatlar tarafından, müdahil olarak temsil edilebileceğini bildirmiştir  (Bkz. yukarıda 27. paragraf). 20 Ekim 1994 tarihinde istinabe müzekkeresine  istinaden başvuranın ifadesi alınmış ve Batman Ceza Mahkemesi'ne sunulmuştur.  İfadesi ile Mahkemeyi, eşinin ölümü hakkındaki bilgileri Feyzullah Aytekin'den  aldığı ve eşinin öldürülüşü ile ilgili konuda onun verdiği bilgilere dayandığı  konusunda bilgilendirmiştir. Başvuran ayrıca davalı hakkında şikayette  bulunduğunu açıklamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. 19 Ocak 1995 tarihinde, Adalet Bakanlığı'nın Adli Tıp Dairesi, talep  üzerine, olay yerinde bulunan ateşlenmiş mermilerin balistik raporunu Batman  Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir. Rapora göre, mermiler, Er Tuncay Deniz'in  silahından ateşlenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. 2 Ekim 1997 tarihinde, Er Tuncay Deniz, Ceza Kanunu'nun 50 maddesi ile  birlikte kasıtsız olarak ölüme sebebiyet vermekten, 452. maddenin 1. paragrafı  gereğince (Bkz. aşağıdaki 51. paragraf) cezalandırılmış ( yasal olarak nefsi  müdafaa gerektiren hallerde şiddete başvurma) üç yıl dört ay hapse mahkum  olmuştur. Mahkeme, ayrıca, başvuranın müdahil olarak davada yeralmaya başladığı  andan itibaren, avukatlık masraflarının sanık tarafından ödenmesi hususunda  karar almıştır. Batman Ceza Mahkemesi, verdiği kararda şunlara hükmetmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" Sanığın ifadesine ve karakoldaki arkadaşı Bekir'in ilk ifadesine göre,  sanık yaklaşmakta olan aracı durdurmak için işaret etmiş; araç durmayınca düdük  çalmış ve havaya bir el ateş etmiştir. Araç hala durmadığı için ve 50 metre  uzaklıkta iken belli bir hedef belirlemeksizin araç yönünde ateş etmiştir. Böyle  davranarak Ali Rıza Aytekin'in ölümüne neden olmuştur. Yolcu tanıkların  ifadelerine göre ise araç hiçbir şekilde durması için uyarılmamıştır. Fakat eğer  sürücü durması için uyarılmamış olsa idi, aracın sağa yanaşması mantıksız  olurdu. Bu şartlar altında aracın sürücüsü şu ya da bu şekilde, araç geçtikten  sonra bile uyarılmıştır. Yine de, tanık Feyzullah, ilk ifadesinde; bu ifadenin  ciddiye alınmaması için hiçbir neden yoktur, bir düdük sesi duyduğunu  belirtmiştir. şahit Ramazan Bayram'ın, sanığın hemen hemen hiçbir şey görmeden  10-15 metre uzaklıktan ateş ettiği yönündeki ifadesi aynı tarafta oturmakta olan  babası tarafından doğrulanmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çözülmesi gereken ilk problem sanığın bu olayda öldürme amacı ile hareket  edip etmediğidir...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava dosyasının içeriğinden de anlaşılacağı gibi, sanık, kurbanı ve diğer  yolcuları tanımamaktadır. Dosyada olay hakkındaki bilgilere göre ateşleme  mesafesi 40-50 metredir. Sürücü hariç, arkada iki, önde ise bir kişi oturmakta  idi. Bu şartlar altında ve bu mesafeden arkada oturanların arasından sürücüyü  görüp tanıması ve hedef alması mümkün değildi. Tüfeğinde en az 20 mermi olmasına  rağmen, sanık bir kere ateş etmiş ve buna rağmen, ölüme sebebiyet verdiğinin  bilincinde değildi. Eğer amacı öldürmek olsa idi, ateş etmeye devam ederdi.  Bununla beraber adam öldürmek için sebebi yoktu. Bütün bunlar gözönüne  alındıktan sonra sanığın öldürmek maksadı ile hareket etmediği sonucuna  varılmıştır. Bu nedenle, hakkaniyete uygun olarak, fiilin hatalı bir saldırı  sonucunda gerçekleştiği sonucuna varmak daha uygundur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sanık, nöbette olmasına rağmen, araçtaki bireylerin kendisini duymayacağını  tahmin edebilir ve havaya bir elden fazla ateş edebilirdi ve kaçış gibi ciddi  bir durum veya suçüstü yakalama sözkonusu olmadığı ve kullandığı silahın  özelliklerini bildiği kabul edildiği için daha dikkatli olabilir ve araçtaki  insanlara zarar vermeyecek şekilde farklı bir yöne ateş edebilirdi. Sanık bütün  bunları düşünmemesinin sonucunda görevinin sınırlarını aşmıştır. Fakat, bu  faktöre dayalı cezanın azaltılması, suçun sebepleri, önemi, ciddiyeti ve işlenen  suçun ağırlığı sonucunda minimum olmalıdır..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Batman Ceza Mahkemesi'nin Kararı'na Karşı Temyiz&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Başvuru sahibi, Avukat Oktay Bagatır aracılığıyla 13 Ekim 1997 tarihinde  Batman Ceza Mahkemesi'nin kararına karşı sanığın kasten adam öldürmekten suçlu  bulunması gerektiğini savunarak Yargıtay'a başvurmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Hükümet tarafından duruşmada sunulan bilgilere göre davada müdahil olarak  yeralan kurbanın erkek kardeşi Feyzullah Aytekin, karara karşı temyiz hakkını  ayrı kullanmak için izin istemiştir. Yargıtay 22 Nisan 1998 tarihinde bu isteği  kabul etmiştir. Dahası Batman Savcısı, 14 Ekim 1997 tarihinde, Batman Ceza  Mahkemesi'nin kararına karşı Er Tuncay Deniz'in Ceza Kanunu'nun 448. maddesine  göre, daha ciddi bir suçtan, taammüden adam öldürmekten mahkum edilmesi için  Yargıtay'a başvurmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Temyiz incelemesi, halen Yargıtay'da devam etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Komisyon'un Kanıtları Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Kanıtların Değerlendirilmesine Karşı Yaklaşım&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Hükümet, 14 Ekim 1996 tarihinde, başvuranın eşinin ölümü hakkındaki  soruşturmanın ve sanık erin Diyarbakır Askeri Mahkemesi önündeki duruşmasının  detayları ve Batman Ceza Mahkemesi önündeki davanın durumu hakkındaki bilgileri  Komisyon'a göndermiş olmasına rağmen, Hükümet görüşlerinin sekretaryanın hatası  sonucu yanlış dosyalanması nedeniyle, Komisyon, ölümle ilgili kanıtları  değerlendirirken, aslında dosyanın tamamından faydalanamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Sözkonusu hatanın sonucunda, Komisyon, dava ile ilgili değerlendirmeyi  sadece şu resmi belgelere dayandırmıştır: Binbaşı Cengiz Eryılmaz tarafından  hazırlanan olay yeri tespit tutanağı; olayın Çavuş Murat Hekim tarafından  çizilen olay yeri krokisi; tıp uzmanı tarafından hazırlanan ölüm ve otopsi  raporları; 24 Nisan 1993 tarihinde Binbaşı Cengiz Eryılmaz tarafından Er Tuncay  Deniz ve Çavuş Bekir Çakır'dan alınan ifadeler; 11 Mayıs 1993 tarihinde Binbaşı  Osman Gökçen tarafından Er Tuncay Deniz'den, Çavuş Bekir Çakır'dan; Uzman Çavuş  Kutlu Alkurt'tan ve Çavuş Murat Hekim'den alınan ifadeler (Bkz. yukarıdaki 18,  19 ve 24. paragraflar)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, şunlara da itibar etmiştir: Feyzullah Aytekin'den alınan dört  ifade, ikisi İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesi tarafından alınmıştır; 30  Nisan 1993 tarihinde İnsan Hakları Derneği Diyarbakır şubesi tarafından alınan  başvuranın ifadesi; İngiliz İçişleri Bakanlığı'nın Danışman Patoloğu Dr.  Christopher Milroy'un 7 şubat 1995 tarihli uzman raporu.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuranın Eşinin Ölümü Hakkındaki Bulgular&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Komisyon, öncelikle, jandarma karakolunun dışında, başvuranın eşinin  arabasının kontrol noktasından çok hızlı bir şekilde geçmesini engelleyecek hız  rampalarının olduğunu kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. İkinci olarak, merhumun aracını erin kurtulmak için yana atlamasını  gerektirecek şekilde pervasızca kullanmasını açıklayacak bir sebep  sunulmamıştır. Bu nedenlerden dolayı Komisyon, erin riskte olduğunu inandırıcı  bulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Üçüncü olarak, Komisyon, aracın, jandarma eri ateş açtığı anda hareket  halinde mi yoksa sabit mi olduğu konusunda karar verme aşamasında iken, Er  Tuncay Deniz'in araca durması için işaret ettiğinin tespit edildiğini  belirlemiştir. Fakat, Komisyon'un görüşüne göre, balistik rapor sunulmadığı  için, iddia edildiği gibi havaya uyarı için bir el ateş edildiği sonucuna varmak  için bulgular yetersizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Dördüncü olarak, Komisyon Er Tuncay Deniz'in arabanın arka tarafından  sürücüyü hedef aldığı veya hedefini bulamayacak şekilde çabuk ateş ettiği  şeklinde çok kuvvetli bir netice çıkarılabileceği görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Yukarıdaki bulguların ışığında Komisyon, başvuranın eşi tarafından  kullanılan aracın kontrol noktasına doğru ilerlediği ve bu noktayı geçtiği, erin  aracın durması için uyardığı ve kısa bir süre sonra erin aracı durdurmak için ya  sürücüyü hedef alarak ya da hedef belirlemeden ateş açtığı sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. İç hukuk ve uygulamayla ilgili detaylı görüşlerin yokluğunda, Divan,  Komisyon gibi, sorumlu Hükümet ve başvuranın temsilcilerini içeren önceki  davalar kapsamında sunulan görüş ve hükümlere itibar etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. İdari Sorumluluk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Türk Anayasasının 125. maddesi şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır....&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İdare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Bu hüküm olağanüstü hal veya savaş zamanında bile sınırlamaya tabi  tutulamaz. Hükmün ikinci şartı, "sosyal risk" teorisine bağlı olarak  güvenilirliği mutlak ve objectif bir nitelikte olan idare açısından, herhangi  bir hatanın varlığının kanıtlanmasını önemli ölçüde gerektirmemesidir. Böylece,  İdare, Devletin kamu düzeni ve güvenliğini sağlamada veya can ve mal güvenliğini  korumada başarılı olamadığı durumlarda bilinmeyen ya da terörist şahıslarca  işlenen fiillerden zarar gören insanlara tazminat verebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. İdari sorumluluk prensibi, Olağanüstü hal hakkındaki 25 Ekim 1983 tarihli  2935 nolu kanunun Ek 1 nolu maddesinde yansıtılmıştır&lt;/p&gt; &lt;p&gt;" ..... bu kanunla tanınan yetkilerin kullanılmasıyla bağlantılı tazminat  davaları, idare aleyhine, idari yargıda açılır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Cezai Sorumluluk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Türk Ceza Kanunu, katil kastıyla olmayan adam öldürme (452. ve 459.  maddeler), tedbirsizlik veya dikkatsizlik sonucu adam öldürme (455. madde),  kasten adam öldürme (448. madde) ve öldürmek fiili (450. madde) ile ilgili  hükümleri kapsamaktadır. Ceza Kanununun 49. ve 50. maddeleri görevi aşarak  işlenen inter alia suçlara atıfta bulunmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. 448. madde gereğince her kim bir kimseyi kasten öldürürse, 24 seneden 30  seneye kadar ağır hapis cezasına mahkum olur. 450. maddeye göre, idam cezası,  inter alia taammüden adam öldürme durumlarında verilebilir. 452. madde  gereğince, ölümün şiddet unsuru sonucunda meydana geldiği fakat, failin  kurbanını kasten öldürmediği hallerde, sekiz yıl hapis cezası verilir. 455.  madde gereğince, ölümün, tedbirsizlik veya dikkatsizlik veya acemilik veya  nizamat ve talimata riayetsizlik sonucunda meydana geldiği hallerde, suçlu  taraf, iki seneden beş seneye kadar hapse ve ağır para cezasına mahkum olur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Ceza Kanununun 49. maddesi gereğince, kanuna uygun veya yetkili  mercilerin emirleri doğrultusunda veya kendisinin ya da bir başkasının nefsine  veya ırzına yapılan haksız saldırıya karşı koymak veya kendisinin veya bir  başkasının hayatını kendisinin sorumlu olmadığı ani ve ciddi bir tehlikeden  korumak için yapılırsa ve fiil tehlikeyi önlemek için tek yol ise, yapılan fiil  nedeni ile faile ceza verilmez. 50. madde, 49. maddenin hükümlerini  sınırlandırmaktadır; kanunun veya yetkili makamın veya zaruretin tayin ettiği  hududu tecavüz edenler, suç ölüm cezasını gerektiriyorsa, fail sekiz yıl süre  ile hapis cezasına ve eğer fiil hususundaki ceza müebbet hapis ise, fail minimum  altı yıl olmak üzere 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu'nun 23. maddesinin 1. paragrafına uygun  olarak, olağanüstü hal ilan edildikten sonra, kolluk kuvvetleri ve kendilerine  görev verilen özel kolluk kuvvetleri ve silahlı kuvvetler mensupları görevlerini  yerine getirirken kanunla düzenlenmiş olan silah kullanmayı gerektiren hal ve  şartlardan herhangi birinin varolması halinde silah kullanma yetkisine  sahiptirler. Olağanüstü halin, bu Kanunun 3. maddesinin (b) bendi gereğince ilan  edilmesi halinde, silah kullanma yetkisine sahip bulunan güvenlik kuvvetlerinin  teslim ol emrine itaat edilmemesi veya silahla mukabeleye yeltenilmesi veya  güvenlik kuvvetlerinin meşru müdafaa durumuna düşmeleri halinde görevli güvenlik  kuvvetleri mensupları doğruca ve duraksamadan hedefe ateş edebilirler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Bu tür suçlarla ilgili bütün şikayetler için, Ceza Muhakemeleri Usulü  Kanununun 151. ve 153. maddeleri gereğince savcıya veya yerel idari yetkililere  başvurulabilir. Savcı ve polisin kendilerine rapor edilen suçları araştırma  görevleri vardır ve savcı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 148. maddesi  gereğince dava açılıp açılamayacağı hakkında karar verir. şikayetçi, savcının  cezai işlem başlatmama kararına karşı çıkabilir. (Madde 165)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Bu fiilleri işleyen şüpheli şahısların askeri personel olması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;durumunda, Askeri Ceza Kanununun 86. ve 87. maddeleri gereğince emirlere  itaat edilmemişse, büyük çapta zarara sebebiyet vermek, insan hayatını tehlikeye  atmak ve mala zarar vermek suçlarından haklarında dava açılabilir. İşlemler bu  şartlar altında, Ceza Kanunu gereğince yetkili otorite önünde veya şüpheli  şahsın hiyerarşik olarak üstü konumundaki yetkililer önünde ilgili şahıslar  tarafından (askeri olmayan) başlatılabilir. (353 nolu Askeri Mahkemeler Kuruluşu  ve Yargılama Usulü Kanununun 93. ve 95. maddeleri)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Suçu işlediği iddia edilen şahıs güvenlik güçleri mensupları da dahil  olmak üzere bir devlet görevlisi veya memur ise, yargılama izni ön araştırmayı  yapan yerel idare kurullarından alınmalıdır. (İl Meclisi Yönetim Kurulu).(285  nolu Kararnamenin 4. maddesinin 1. bendi). Mahalli Kurul kararları Danıştay'da  temyiz edilebilir; men-i muhakeme otomatik olarak böyle bir uygulamaya  tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Tazminat Hükümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Maddi veya manevi zarara sebep olan, memurlarca yasadışı olarak işlenen  suç veya haksız bir fiil, hukuk mahkemeleri önünde, tazminat talebi konusu  olabilir. Medeni Kanunun 41. maddesine göre madur olan kişi, kendisini ister  kasıtlı, isterse ihmalkarlık veya tedbirsizlik sonucu yasadışı olarak zarara  uğratan faile karşı, tazminat için şikayet dilekçesi verebilir. Maddi zarar,  Medeni Kanunun 46. maddesi gereğince hukuk mahkemelerince ve manevi ve ahlaki  zararlar ise 47. maddeye uygun olarak karşılanırlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. İdareye karşı olan davalar, yargılama usulleri yazılı olarak düzenlenmiş  olan idari mahkemelerinin önüne getirilebilir. Davacının sözkonusu fiil  hakkındaki İdareye karşı olan şikayetini sunması için bir yıl ve daha sonra,  şikayetini idari mahkemelerin önüne getirmesi için yüzyirmi gün süresi  vardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Ceza Kanunu bir suçun işlenmesinden kaynaklanan maddi zarar hususunda,  müdahil olarak katılma izni vermek için de hüküm vermektedir. Ceza Muhakemeleri  Usulü Kanununun 365. maddesine göre, suçtan zarar gören her şahıs soruşturmanın  herhangi bir aşamasında, müdahil olarak davaya katılabilir ve sanığın işlediği  suçtan doğrudan zarar gören kişi tazmin talebinde bulunabilir. Bu hüküm, sadece  doğrudan mağdur olan kişi için uygulanabilir ve kendisi ölmüş mağdur şahıs adına  işletilemez. Sanık, suçtan beraat etmişse, bu hüküm uygulanamaz. Müdahil  statüsünün kazanılması, tarafın suçtan kaynaklanan zarar hususunda hukuk  mahkemelerinden tazminat talebinde bulunmamasına bağlıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Anayasal Güvenceler Hususundaki Sınırlamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Başvuran, yukarıda verilen genel şema ile sağlanabilecek olan bireyin  korunmasını zayıflatan belli bazı yasal hükümlere işaret etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Anayasal Hükümler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Anayasanın 13. ve 15. maddeleri anayasal güvenceler hususunda başlıca  sınırlamaları sunmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Anayasanın geçici 15. maddesi 12 Eylül 1980 ve 25 Ekim 1983 tarihleri  arasında yürürlüğe giren kanunlar veya kanun hükmünde kararnameler ile alınan  tedbirler hususunda Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamayacağını  belirtmektedir. Bu, 25 Ekim 1983 tarihli 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanununa  göre yayınlanan ve yargılama denetiminden muaf olan kararnameleri de  içermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Olağanüstü Hal Hükümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Olağanüstü Hal Bölge Valisine 430 nolu Kararname ve özellikle 424 ve 425  nolu Kararnamelerle değiştirilen 285 nolu Kararname ile geniş yetkiler  verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. 285 nolu Kararname, olağanüstü halin hüküm sürdüğü bölgelerde güvenlik  güçleri mensuplarını yargılama kararının savcıdan alınıp yerel idare kurullarına  verilmesi için, 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun (1981) tatbik edilişini  değiştirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Bayan Aytekin, 22 Ekim 1993 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Eşinin,  aracıyla bir kontrol noktasından geçerken sorumlu Devletin bir askeri tarafından  yasa dışı olarak öldürüldüğünden ve eşinin ölümü hususunda etkili bir kanuni yol  olmadığından şikayet ederken Sözleşmenin 2. ve 13. maddelerine dayanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Komisyon, 15 Mayıs 1995 tarihinde (22880/93) nolu başvurunun  kabuledilebilir olduğunu açıklamıştır. 18 Eylül 1997 tarihli raporunda (madde  31) Sözleşmenin 2. maddesinin (1'e karşı 29 oy ile) ihlal edildiğini ve  Sözleşmenin 13. maddesinden kaynaklanan ayrı bir konunun olmadığını (1'e karşı  29 oy ile) belirtmiştir. Raporda yeralan Komisyon görüşünün ve bir karşı oy  yazısının tam metni bu karara ek olarak tekrar hazırlanmıştır.1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DİVANA SON SUNUŞLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Başvuran, Divan'dan, davayla ilgili hususların Sözleşmenin 2. ve 13.  maddelerinin ihlalini ortaya koyduğu şeklinde karar vermesini ve 50. madde  gereğince adil tatmin kararına hükmetmesini istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, ilk görüşlerinde başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ve bu  nedenle başvurunun kabuledilemez bulunması gerektiğini iddia etmiştir.  Alternatif olarak , başvuran tarafından iddia edilen maddelerin ihlal  edilmediğini savunmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;-----------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Raportörün Notu. Pratik nedenlerden dolayı bu ek sadece kararın basılmış  versiyonu ile birlikte (Hüküm ve Kararlar Raporlarında) yeralacaktır, fakat,  Komisyon Raporunun bir kopyasını Raportör Daireden temin etmek mümkündür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUKA DAİR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HÜKÜMETİN İLK İTİRAZLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Divan Önünde Ortaya Konulan Argümanlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hükümet.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. Hükümet, Sözleşmenin aşağıda verilen 26. maddesi ile gerekli kılınan iç  hukuk yollarının başvuran tarafından tüketilmediği için başvuranın  şikayetlerinin Komisyon tarafından kabuledilemez bulunmuş olması gerektiğini  belirtmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Uluslararası hukukun genellikle kabul edilen ilkelerine göre, Komisyona  ancak iç hukuktaki başvuru yollarının tüketilmesinden sonra ve kesin kararın  verildiği tarihten başlayarak altı aylık bir süre içinde başvurulabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, bu bağlamda başvuranın eşinin ölümü ile ilgili resmi soruşturmanın  olayın meydana geldiği gün başlatılmış olduğunu, bu soruşturmanın yargılama ve  sonrasında 2 Ekim 1997 tarihinde Er Tuncay Deniz'in Batman Ağır Ceza Mahkemesi  tarafından mahkumiyetine hükmedilmesi ile sonuçlandığını vurgulamıştır. Dahası,  başvuranın Batman Ağır Ceza Mahkemesi kararı aleyhine temyiz başvurusunda  bulunması göstermektedir ki duruşma yapıldığı tarihte bile eşinin ölümünden  dolayı tazminat elde etmek için iç hukuk yollarından yararlanmakta idi ve bu  başvuru halen Yargıtay tarafından incelenmektedir. (Bkz. yukarıdaki 36.  paragraf)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Hükümet, Komisyon'un, 5 Aralık 1994 tarihli Hükümet görüşü ile Komisyonun  bilgisine sunduğu sürmekte olan adli soruşturmayı dikkate almaksızın, 15 Mayıs  1995 tarihinde başvuranın şikayetlerini kabuledilebilir bulduğunu ileri  sürmüştür. Buna ek olarak Komisyon, kendilerine 14 Ekim 1996 tarihinde sunulan  Hükümetin yetkililerce sürdürülen soruşturma ve yargı prosedürü hakkındaki  ayrıntılı anlatımını üzüntü verici şekilde hatalı dosyalamıştır. ( Bkz yukarıda  paragraf 39). Bu durum, o sırada, Er Tuncay Deniz'in görevi aşan kasti adam  öldürme suçlaması ile yargılandığı ve karar verilme ve mahkum edilme aşamasında  olduğu gerçeği dikkate alınmaksızın, Komisyonun 31. madde bağlamındaki 18 Eylül  1997 tarihli raporunda, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği kararının  alınmasıyla sonuçlanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Hükümet, daha sonraki sunuşlarında, başvuranın cezai prosedüre katılmak  için başvurduğu zaman, zanlı aleyhine Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 365.  maddesi hükmüne göre, maddi ve manevi zararlarını talep etme hakkının bulunduğu  gerçeğini de vurgulamıştır. (Bkz. yukarıda 30, 33 ve 59. paragraflar)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fakat, başvuran, bunu yapmamıştır. Hükümet, ayrıca idarenin objektif  sorumluluk ilkesi bağlamında, başvuranın idare hukuku prosedüründe dava  açmadığını da vurgulamıştır. (Bkz. yukarıdaki paragraflar 47-49) Son yargı yolu  ile ilgili olarak , başvuranın bu yolu kullanabilmesi için eşinin öldürüldüğü  tarihten itibaren bir yıl ve talebi hakkında verilen herhangi bir karara karşı  120 gün içinde idare mahkemesine başvurma süresi vardı. (Bkz . yukarıdaki  paragraf 58)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Yukarıda sunulan nedenlerden dolayı Hükümet, Divan'dan başvuranın  şikayetlerinin kabuledilebilirliğine karşı yaptığı itirazı desteklemesini talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Başvuran, yargılamanın başvuranın şikayetinin kabuledilebilir  bulunmasından önce başladığını Komisyona bildirmediği için, Hükümetin  savunmasının, Batman Ağır Ceza Mahkemesi'nde süren yargılamaya dayanmasının  engellenmesi gerektiğini Divan önünde belirtmiştir. Sadece askeri otoritelerin  eşinin ölümü hakkındaki soruşturmayı sürdürdüklerini belirtmekle sınırlı  kalmışlardır. Dahası, Hükümet, 2 Ekim 1995 tarihinde Komisyondan Sözleşmenin 29.  maddesine göre, davanın kabuledilemez olduğunu açıklamasını istediği zaman,  Hükümetin Komisyona yargılamanın durumu hususunda bilgi vermek için ek bir  fırsatı daha vardı. Yetkililer, Er Tuncay Deniz'in ceza davası hususunda, ancak  14 Ekim 1996 tarihinde, görüş vermek için belirlenen son tarihten on ay sonra ve  Batman Ceza Mahkemesi'nde davanın başlamasından uzun süre sonra Komisyona tam  bilgi sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Başvuran, eşinin ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın, takip eden  yargılamanın ve Er Tuncay Deniz'in mahkumiyetinin Sözleşmenin 26. maddesindeki  amaçlar doğrultusunda etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilemeyeceğini  belirtmiştir. Başvuran olay gününden bu yana ölümcül atıştan Er Tuncay Deniz'in  sorumlu olduğunun bilinmesine rağmen mahkumiyet kararı elde etmenin dörtbuçuk  yıl sürdüğünü vurgulamıştır. Başvuran zanlının cinayetten mahkum edilmiş olması  gerektiğini iddia etmiş, fakat bu iddia, dava öncesi soruşturmanın sadece birçok  açıdan yetersiz olması nedeni ile değil, aynı zamanda, soruşturmayı yürüten  yetkililerin Er Tuncay Deniz'in anlattıklarını esas almaları ve başvuranın eşi  vurularak öldürüldüğünde araçta bulunan üç yolcunun ifadelerinin tamamen gözardı  etmeleri nedeniyle yanlı olduğu için hariç bırakılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Başvuranın görüşüne göre Hükümetin ilk itirazları savunmanın  genişletilmesi temelinde reddedilmezse, başvuranın Sözleşmenin 2. ve 13.  maddeleri bağlamındaki şikayetinin esasına eklenmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Komisyon Delegesi, Divan duruşmasında, Hükümetin başvuranın iç hukuk  yollarını tüketmediğini iddia eden özet görüşlerini teslim aldıktan sonra, 15  Mayıs 1995 tarihinde Komisyon'un başvuranın şikayetlerini kabuledilebilir  bulduğunu açıklamıştır. Komisyon, Kozluk Savcısının ateş etme olayı ile ilgili  soruşturma başlattığı, fakat yetkisizlik nedeni ile 8 Haziran 1993 tarihinde  dava dosyasını askeri yetkililere vermek zorunda olduğu ve sonraki yetkililerin  Er Tuncay Deniz'in kasıtlı veya kuraldışı bir davranıştan sorumlu olmadığı  yönündeki ilk görüşlerinden oluşan hususlarla sınırlı olarak, başvurunun  reddedilmesi için, Hükümetin argümanlarının yeterli olmadığını belirtmiştir. Er  hususunda alınan tedbirler hakkında daha fazla bilgi sunulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyonun görüşüne göre, başvuranın eşinin ölümü üzerinden iki yıldan fazla  bir süre geçtiği ve ilgili bütün kanıtların soruşturma yapan otoritelerce  kolayca ulaşılabilecek olması gözönünde bulundurulursa, soruşturmanın  Sözleşmenin 26. maddesindeki amaçlar doğrultusunda etkili bir iç hukuk yolu  oluşturduğu düşünülemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Delegenin görüşüne göre, Er Tuncay Deniz'in 2 Ekim 1997 tarihinde Batman  Ceza Mahkemesi tarafından mahkum edilmesi, başvuranın şikayetlerinin iç hukukta  yeterli derecede telafi edildiği sonucuna yol açmamıştır. Başvuranın herhangi  bir aşamada otoritelerden tazminat talebinde bulunup bulunamayacağı hususunda  ise, Delege, Komisyonun, başvuranın işlenen bir suçun kurbanı olduğu durumlarda  ceza davasının sonucunu beklemekle yükümlü olduğu şeklindeki ve Sözleşmenin iç  hukuk yollarının tüketilmesi hususundaki gerekliliğe uymak için paralel idari ve  hukuki mahkemelerin prosedürüne başvurmak zorunda olmadığı şeklindeki görüşünü  gözlemlemiştir. Buna uygun olarak başvuranın idari hukuk davası açmak için zaman  limitini aştığı bu bağlamda incelenmelidir. Diğer taraftan, Delege, Hükümetin 2  Ekim 1996 tarihli görüşlerinin yetkililerce sürdürülen soruşturmaya farklı bir  ışık verebileceğini ve Komisyonun sorumlu Devleti Sözleşmenin 2. maddesinden  doğan sorumluluklarını yerine getirmediği şeklindeki bulgusunun Divan tarafından  özel bir dikkat ile incelenmesi gerektiğini kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Divan'ın Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;77. Divan, ilk itirazları, prensipte, Sözkonusu Devletin Komisyon önünde en  azından esas anlamda ve yeterli açıklıkta ortaya koyduğu dereceye kadar,  kabuledilebilirlik incelemesinin ilk aşamasında dikkate aldığını  tekrarlamıştır.( Bkz. en yakın, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi Türkiye'ye Karşı  Kararı, Hüküm ve Karar Raporları-..., s..., par. 59)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;78. Divan, başvuranın görüşlerinin kabuledilebilirliği ile ilgili olarak  sunduğu görüşte, Hükümet'in başvuranın eşinin ölümü hakkındaki soruşturmanın  sürdüğü hakkında Komisyon'a bilgi verdiğini tesbit etmiştir. Hükümet, Cumhuriyet  Savcısının yargılama yetkisini askeri otoriteye bırakmaya karar verdiği tarihin  ardından, davadaki gelişmelerle ilgili herhangi bir ayrıntı sunmamıştır (Bkz.  yukarıda 26. paragraf). Sadece bu kaynağa dayanarak Hükümet, başvuranın iç hukuk  yollarını tüketmediğini ileri sürmüştür. Komisyon'un kabuledilebilirlik kararını  vermesinden önce Hükümetin soruşturmanın devam eden safhaları hakkında Komisyona  neden bilgi vermediği konusunda herhangibir açıklama yapılmamıştır. Bu durum şu  bağlamda ele alınmalıdır ki, kabuledilebilirlik kararından önce askeri savcı  zanlının yargılanmasına karar vermiştir, Diyarbakır Askeri Mahkemesi  yargılamanın Batman Ağır Ceza Mahkemesine devredilmesinden önce, 27 Eylül 1993  ve 10 Mayıs 1994 tarihleri arasında tanık dinlemiştir ve bu son mahkeme Temmuz  1994 tarihinden itibaren davayı sürdürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, Komisyon'dan Sözleşmenin 29. maddesini uygulamasını ve önceki  kabuledilebilirlik kararını tersine çevirmesini talep eden 2 Ekim 1995 tarihli  ikinci görüşünde de başvurunun kabuledilebilirliği konusundaki itirazını  yinelemiştir. Bu görüşte Hükümet, başvuranın, eşinin ölümünden dolayı idare  hukuku prosedürüne göre yetkililere başvurarak objektif sorumluluk prensibine  dayanarak tazminat talep etmediğini vurgulamıştır. (Bkz. yukarıda 48. paragraf)  Hükümetin talebi Komisyon tarafından 9 Eylül 1997 tarihinde reddedilmişti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, 14 Ekim 1996 tarihinde ve Hükümetin 29. madde bağlamındaki  talebinin reddedilmesinden önce yetkililer o güne kadar Er Tuncay Deniz aleyhine  yürütülen soruşturma ve yargılama dosyasının tamamını sunmuşlardır. Fakat  dökümanlar yanlışlıkla başka dosyaya konulduğu için hiçbir zaman Komisyon  tarafından gözönüne alınmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;79. Divan'ın görüşüne göre, Hükümet, prosedürün kabuledilebilirlik safhasında  iç hukuktaki soruşturmanın safahatı hakkında çok az detay sunmuş olsa bile  Hükümetin görüşünde, soruşturmanın başvuranın eşinin ölümü ile ilgili olarak  bulguların kuvvetine göre tazminat elde edebilme ihtimalini de kapsayan tazminat  hakkını sağlamlaştıran sonuçlarının önemine atıfta bulunduğu açıktır. Hükümet,  buna göre, mantıksal olarak, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğine dair  itirazının esasını zamanında önesürmüş sayılmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;80. Ayrıca, başvuranın, Komisyon'un kabuledilebilirlik kararını verdiği  tarihte Er Tuncay Deniz aleyhine yürütülen prosedür hususunda tamamiyle bilgili  olduğu gözlenmelidir. Başvuranın 10 Mayıs 1994 tarihinde Diyarbakır Askeri  Mahkemesine müdahil olarak katılmak için başvurduğu ve aynı gün mahkemeden  Mehmet ve Ramazan Bayram'ın tanık olarak dinlenmesini talep ettiği tesbit  edilmiştir. ( Bkz. yukarıda 30. paragraf). Başvuranın eşinin erkek kardeşi  Feyzullah Aytekin, kendi adına 22 Mart 1994 tarihinde mahkeme önündeki  duruşmalara katılmış ve ifade vermiştir (Bkz. yukarıda 28. paragraf). Başvuranın  20 Eylül 1994 ve 20 Ekim 1994 tarihlerinde Batman Ceza Mahkemesi önündeki  yargılamalara katılmasına izin verilmiştir, bu mahkemeye istinabe müzekkeresine  uygun olarak alınan ifadesini sunmuştur (Bkz. yukarıda paragraf 33)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ne başvurunun kabulü konusunda sunduğu görüşlerden ne de daha sonra konu ile  ilgili sunduğu görüşlerden başvuranın Er Tuncay Deniz'e karşı başlatılan hukuk  prosedürüne katılımının gerçek içeriğini Komisyona yansıtmadığı anlaşılmaktadır.  Başvuran tarafından yapılmış olan iddianın genişletilmesi talebi ile ilgili  olarak, başvuranın iç hukuktaki prosedüre aktif olarak katılması ve Komisyonu bu  konu hakkında bilgilendirmemiş olması başvurusunun kabulü aleyhine ağır basan  bir faktör olarak görülmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;81. Yukarıdaki şartlar gözönüne alındığında Divan, Hükümetin bu safhada iç  hukuk yollarının tüketilmesi hususundaki itirazının ve zanlı ere karşı  başlatılan Ceza Prosedürünün sonucuna dayanmasının engellenmiş olduğunun  düşünülemeyeceği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;82. Divan, başvuranın 2. madde ile ilgili şikayeti hususunda, Hükümet  tarafından belirtilen iç hukuk yollarının tazmin sağlamak için yeterli olup  olmadığı hususunda karar vermelidir. Bu hususta, dayandıkları iç hukuk  yollarının ilgili zamanda teoride ve pratikte etkili oldukları, daha doğrusu  ulaşılabilir oldukları, tazmin sağlayabilir ve makul bir şekilde başarı vaad  etmeleri hususunda ikna etme görevi Hükümete aittir. Fakat, sözkonusu kanıtlar  sağlandıktan sonra, Hükümetin sunmuş olduğu iç hukuk yollarının tüketilmiş  olduğunu veya herhangibir sebeple davanın bazı durumlarında etkisiz olduğunu  veya kendisini bu gereklilikten serbest kılan bazı özel şartların varolduğunu  ispatlamak başvuranın görevidir.(Bkz. mutatis mutandis, 16 Eylül 1996 tarihli  Akdivar ve Diğerleri Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar 1996-IV, s. 1211,  paragraf 68).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;83. Divan başvuranın eşinin ölümü hakkındaki soruşturmanın Batman Ağır Ceza  Mahkemesinin Er Tuncay Deniz'i kasıtsız adam öldürme suçundan mahkum etmesi ile  sonuçlandığını saptamıştır. Başvuranın resmi soruşturma ile ilgili eleştirisi ve  jandarma erinin yargılanmasına rağmen, bu durum Komisyona başvurduktan sonra  duruşmalarda aktif olarak yeralmasını engellememiştir (Bkz. yukarıda paragraf  80). Divan, başvuranın Komisyona başvurusunu takip eden ay içinde ve avukatının  Cumhuriyet Savcısından Er Tuncay Deniz'i başvuranın eşini öldürmekten mahkum  etmesini istemesinden kısa bir süre sonra (Bkz. yukarıda paragraf 27), askerin,  halen, görevi aşan kasıtlı adam öldürme suçundan Diyarbakır Askeri Mahkemesinde  yargılanmakta olduğunu hatırlamaktadır. Bu şartlarda öncelikle Cumhuriyet  Savcısı ve daha sonra da askeri otoriteler tarafından yürütülen resmi  soruşturmanın, başvurana, eşinin ölümünden sorumlu olan kişiyi adaletin önüne  çıkarma çabalarının başarı ile sonuçlanacağı ümidini vermediği söylenemez.  Gerçekte, başvuran bu iç hukuk yolunun tükendiğini göstermemiştir. Hükümet'in de  işaret ettiği gibi, başvuranın Batman Ağır Ceza Mahkemesi'ninkararı aleyhine  yapmış olduğu temyiz başvurusu, halen Yargıtay önünde incelenmektedir. Ayrıca,  Cumhuriyet Savcısı Batman Ağır Ceza Mahkemesinin kararını temyiz etmiştir ve  askere daha ağır bir ceza verilmesini talep etmiştir (Bkz. yukarıda paragraf  37).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;84. Başvuranın eşinin ölümü hususunda tazmin prosedürünün başlatılması  olasılığına dair, Divan, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği iddiasının  kurbanın akrabalarına tazminat vererek çözümlenemeyeceği görüşündedir. ( Bkz. 19  şubat 1998 tarihli Kaya Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar 1998-..., s ...,  paragraf 105 ). Fakat, yetkililer tarafından alınan önlemlerin Er Tuncay Deniz'e  karşı yargılama davasına dönüşmesi ve sonunda, ceza mahkemesinde kasıtsız adam  öldürme suçundan yargılanması ve mahkum edilmesine dikkat edilirse, başvuranın  başarıyla zanlı er veya üstleri hakkında kontrol noktasının donanımı ve  işleyişindeki herhangibir yetersizlik iddiası da dahil olmak üzere haksız fiil  davası açmak için makul ümit verici bir durumda olduğu sonucuna  varılmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Divan, ayrıca zararlar hususunda hukuk davasına alternatif olarak, başvuranın  Batman Ceza Mahkemesi önündeki davaya müdahil olarak katıldığını beyan ettiği  sırada zanlı askere karşı tazminat talebinde bulunma yolunun açık olduğunu  belirtmiştir. Başvuranın neden bu yola başvurmadığı hususunda açıklama  yapılmamıştır, müdahil olarak, duruşmalarda avukatı tarafından temsil edildiği  gözlemlenmiştir (Bkz. yukarıda paragraf 35 )&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Divan'a ceza prosedürüne paralel olarak Savunma Bakanlığı'ndan  yetkili kıldığı kişilerin fiillerinden doğan idarenin objektif sorumluluğu  ilkesi gereğince neden tazminat talep etmediği konusunda tatminkar bir sebep de  göstermemiştir. Başvuranın öngörülen zaman dilimi içinde böyle bir talepte  bulunmamasının nedeni de (Bkz. yukarıda paragraf 58) açıklanmamıştır ve Er  Tuncay Deniz'e karşı açılan ceza prosedürüne katılımı ile tam anlamıyla  çelişkili olduğu düşünülebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;85. Divan, ayrıca, yukarıda bahsedilen hukuk, idare ve ceza prosedüründeki  hukuk yollarının bileşimi ve özellikle ceza prosedürünün eşinin ölümü hususunda  sunduğu tazmin sağlama konusundaki ümit veren beklentiler konusunda (sorumlu  şahsın yargılanması ve mahkum edilmesi ile tazminat), başvuranın durumu ve  içinde bulunduğu şartların, sorumlu Devlete karşı başarılı şekilde savunma  yapan, özel durumların varlığı nedeniyle iç hukuk yollarını tüketme gereğinden  azlonunan diğer başvuranların durumları ile karşılaştırılamayacağını da  belirtmiştir. Özellikle ve sözkonusu dava hakkında yürütülen soruşturmanın  esasına girmeden, yetkililerin başvuranın eşinin ölümü ile ilgili koşullar  hakkında pasif kaldığı ya da yürütülen soruşturmanın içhukuk yollarına  başvurmayı anlamsız kılacak kadar etkisiz olduğu iddia edilemez. (Yukarıda  bahsedilen Akdivar ve Diğerleri, s. 1213-14, paragraf 77; 18 Aralık 1996 tarihli  Aksoy Türkiye'ye Karşı, Raporlar 1996-VI, s. 2277, paragraf 57; 28 Kasım 1997  tarihli Menteş ve Diğerleri Türkiye'ye Karşı, Raporlar 1997-..., s..., paragraf  60; 25 Mayıs 1998 tarihli Kurt Türkiye'ye Karşı, Raporlar 1998-..., s....,  paragraf 83, kararları ile karşılaştırınız.)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;86. Bu düşünceler bağlamında ve davanın kendine özgü koşullarında, Divan,  başvuranın Sözleşme kapsamındaki şikayetleri doğrultusunda başvuranın iç hukuk  yollarını tüketmemiş olduğunun mütalaa edilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.  Hükümetin ilk itirazları buna göre kabul edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERDEN DOLAYI, DİVAN, OYBİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;iç hukuk yolları tüketilmediği için davanın esasını inceleyemeyeceğine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış olup 23 Eylül 1998 tarihinde  Strazburg'da İnsan Hakları Binası'nda kamuya açık duruşmada tefhim  edilmiştir&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;İmza: Rudolf BERNHARDT İmza: Herbert PETZOLD&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan Raportör&lt;/p&gt;  &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-405955052210770204?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/405955052210770204/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=405955052210770204' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/405955052210770204'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/405955052210770204'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/aytekin-trkiye-davasi.html' title='AYTEKİN / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-2249483904573347077</id><published>2006-10-21T04:54:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T04:54:33.162-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>BAHADDAR / HOLLANDA KARARI</title><content type='html'>(25894/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;19 Şubat 1998&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;I. DAVANIN OLUŞUMU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, Bay Shammsuddin Bahaddar, 1966 doğumlu bir Bangladeş vatandaşıdır.  Halen Hollanda'da yaşamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, Bangladeş'in Chittagong dağlık bölgesinde yerleşik Chakma  kabilesinden olduğunu belirtmektedir. Başvurucu, çocukluğundan beri, Chittagong  dağlık bölgesinin özerkliğini sağlamaya çalışan bir örgütün (Jana Sanghati  Samiti) yasadışı silahlı kanadı olan Shanti Bahini'nin aktif üyesi olduğunu  ileri sürmektedir. Başvurucunun etkinlikleri Shanti Bahini adına para toplamayı  ve ordu birimlerinin hareketleri hakkında bilgi elde etmeyi içermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Gasp suçu nedeniyle hakkında yakalama emrinin çıkarıldığını öğrenen  başvurucu, Haziran 1990'da Bangladeş'i terketmiştir. Hollanda'ya ulaştıktan  sonra 13 Temmuz 1990'da, kendisine siyasi mülteci statüsü tanınması ya da buna  alternatif olarak insani nedenlerle oturma izni verilmesi için başvurmuştur. Her  iki başvuru da Adalet Bakanı Yardımcısı tarafından 16 Temmuz 1991'de  reddedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, Bakan Yardımcısından bu kararı tekrar değerlendirmesini istemiş  ve, bu başvuru kendiliğinden yürürlüğü durdurucu bir etki doğurmadığından,  başvurusu hakkında bir karar verilinceye kadar ülke dışına çıkarılmasını önlemek  için bir yargısal emir elde etmek istemiştir. 14 Kasım 1991'de Lahey Bölge  Mahkemesi Başkanı bu konuda bir yargısal emir vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yabancılar Danışma Kurulunun görüşünü aldıktan sonra Bakan Yardımcısı, 26  Mart 1993'te 16 Temmuz 1991 tarihli kararın tekrar incelenmesine gerek  olmadığına karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, Danıştay Yargı Bölümü'ne itiraz etmiş ve itiraz gerekçelerini daha  sonraki bir tarihte sunabileceğini belirtmiştir. Başvurucu, yine, bu işlemler  sonuçlanıncaya kadar ülke&lt;/p&gt; &lt;p&gt;dışına çıkarılmasını önlemek için bir yargısal emir elde etmek istemiş; Lahey  Bölge Mahkemesi Başkanı 14 Kasım 1991'de bu konuda bir yargısal emir  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7 Mart 1994'te Danıştay İdari Davalar Bölümü Başkanı, basit yargılama usulüne  göre, itiraz nedenlerinin süre geçtikten sonra sunulması nedeniyle başvurucunun  itirazının kabul edilemez olduğunu açıklamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, Başkanın bu kararı aleyhine, İdari Davalar Bölümünün bir  dairesine, itirazda bulunmuştur. 22 Eylül 1993 tarihinde yapılan duruşmada  başvurucunun avukatı, daha erken bir tarihte itiraz nedenlerini sunmanın  imkânsız olduğunu; Bakan Yardımcısı başvurucunun sunduğu belgelerin  gerçekliğinden kuşkulandığından Bangladeş'ten ek kanıtların getirilmesi  gerektiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29 Eylül 1994'te İdari Davalar Bölümü itirazı, davanın esasını  değerlendirmeksizin reddetmiştir. Başvurucunun itiraz nedenlerini sunmak için  sürenin uzatılmasını talep etmediğini ve her halde bu nedenleri sunmak için  yeterli fırsatının olduğunu kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu 5 Aralık 1994'te siyasi mülteci statüsü tanınması ya da insani  nedenlerle oturma izni verilmesi için tekrar başvurmuştur. Bu başvurular, hiçbir  yeni olay ortaya konulmaması nedeniyle, 12 Ocak 1995'te Adalet Bakanı Yardımcısı  tarafından kabul edilmez bulunmuştur. Başvurucu bu karara karşı Lahey Bölge  Mahkemesi'ne itirazda bulunmuş, ancak bu itiraz için gerekçelerini öngörülen  süre içinde sunmamıştır. İtiraz bu nedenle 21 Haziran 1995'te kabul edilmez  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. AVRUPA İNSAN HAKLARI KOMİSYONU ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyona 2 Aralık 1994'te yapılan başvurunun kabul edilir olduğu 22 Mayıs  1995'te beyan edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dostça çözümü sağlamak için başarısız kalan bir girişimden sonra Komisyon,  olayları ortaya koyan ve oybirliğiyle başvurucunun Bangladeş'e iadesinin  Sözleşmenin 2. Maddesini ihlal etmeyeceği ancak bunun 3. Maddenin ihlâline neden  olacağı görüşünü (5'e karşı 26 oyla) belirten bir raporu 26 Kasım 1996'da kabul  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dava, Komisyon tarafından 28 Ekim 1996 tarihinde Mahkeme önüne  getirilmiştir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. KARAR ÖZETİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümetin ilk itirazı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet, başvurucunun itiraz nedenlerinin sunulması için usulü gereklere  uymadığını ve bu nedenle de Sözleşmenin 26. Maddesi uyarınca kendine tanınan iç  hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, 3. Maddenin içerdiği kötü muamele yasağının iade vakalarında mutlak  olmasıyla birlikte bu Maddeye dayanan başvurucuların mevcut ve etkili iç hukuk  yollarını tüketme koşulundan doğal olarak muaf tutulmadıklarını kabul eder. Bu  bakımdan, iç hukuk tarafından konulan usulü koşullara ve süre sınırlamalarına  uyulması gerekir. Bir başvurucuyu bu tür kurallara uyma yükümlülüğünden kurtaran  özel durumların olup olmadığı her davadaki olaylara bağlı olacaktır. Mülteci  statüsü için yapılan başvurularda, başvurucunun başvurusunu desteklemek için  kaçtığı ülkeden kanıt elde etmesi gerekebileceğinden, başvuruların sunulmasına  ilişkin süre sınırının başvurucuya iddiasını kanıtlamak için gerçek bir fırsat  vermeyecek biçimde çok kısa olmaması ya da çok katı uygulanmaması gerekir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eldeki davada başvurucu, itiraz nedenlerini sunmak için öngörülen süre  sınırına uymamış ve böyle bir olanağı olmasına karşın sürenin uzatılmasına  ilişkin bir istemde bulunmamıştır. Mahkemeye göre, başvurucuyu öngörülen süre  sınırına uymaktan muaf tutan özel durumlar bulunmamaktadır. Süre geçtikten sonra  bile başvurucunun mülteci statüsü için ya da insani nedenlere dayanan oturma  izni için yerel makamlara yeni başvurular yapabilme olanağının bulunması da  ayrıca anlamlıdır. Mahkeme, yerel işlemler sürecinin hiçbir aşamasında iade  edilme kararına karşı başvurucunun geçici bir yargısal emir isteminin  reddedilmediğini ve sonuç olarak yakın bir 3. Maddeye aykırı muamele tehdidi  altında olmadığını belirtir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu koşullarda Mahkeme, başvurucunun Komisyona başvurmadan önce mevcut iç  hukuk yollarını tüketmediği ve bu nedenle Mahkemenin davanın esasını  inceleyemeyeceği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Bkz. Kararın 43-49. Paragrafları.]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar dokuz yargıçtan oluşan bir Daire tarafından verilmiştir. Bunlar; Bay R.  Bernhardt (Alman) Başkan, Bay Thór Vilhjálmsson (İzlandalı), Bay L.-E. Pettiti  (Fransız), Bay I. Foighel (Danimarkalı), Bay J.M. Morenilla (İspanyol), Bay D.  Gotchev (Bulgar), Bay P. Kuris (Litvanyalı), Bay P. van Dijk (Hollandalı), Bay  T. Pantiru (Moldovyalı).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir Yargıç, Bay P. van Dijk, ayrı görüş belirtmiş; iki Yargıç, Bay Foighel ve  Bay Morenilla karşı oy kullanmış ve bunlar karara eklenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-2249483904573347077?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/2249483904573347077/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=2249483904573347077' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2249483904573347077'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2249483904573347077'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/bahaddar-hollanda-karari.html' title='BAHADDAR / HOLLANDA KARARI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-2724671801752041258</id><published>2006-10-21T04:52:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:53:32.853-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>BAŞAK VD / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(29875/96) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;16 Ekim 2003&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sırasıyla 1946, 1943 1937, 1944, 1965 ve 1928 doğumlu olan Beşir Başak,  Mehmet Ayaz, İbrahim Şahin, Bedreıı Turgut, Katibe Özdemir, ve Kasım Turgut  ("başvuranlar") Kadıfekale'de (İzmir) ikamet etmektedirler. Olay sırasında,  başvuranlar Kayaballi (Mardin) köyünde ikamet etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14 Mayıs 1995 tarihinde 21.00 sularında köy korucuları ile birlikte yaklaşık  beş yüz asker Kayaballi köyünü ablukaya alarak ateş açmışlar ve köye  girmişlerdir. Güvenlik güçleri, köylüleri köy meydanına topladıktan sonra ertesi  gün saat 10.00 kadar bekletmişler, silah dipçikleri ile köylüleri tartaklamışlar  ve evlerini yakmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23 Mayıs 1995 tarihinde, İzmir İnsan Hakları Derneği, İnsan Haklarından  sorumlu Devlet Bakanlığına başvurarak, Kayaballi Köyünde yapılan bir operasyon  çerçevesinde üç köylünün köy korucuları tarafından diri diri yakıldığına dair  bir soruşturmanın başlatılmasını talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna karşın, 14 Ağustos 1995 tarihli yazısında, İnsan Haklarından sorumlu  Devlet Bakanlığı, 16 Mayıs 1995 tarihinde PKK mensupları ile güvenlik güçleri  arasında çıkan bir çatışma sırasında üç köylünün hayatlarını kaybettiklerini  bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15 Temmuz 1999 tarihli yazısı ile Ömerli Cumhuriyet Savcılığı, Mehmet Ayaz'ın  kardeşinin ölümü hakkındaki iddialarına dair bir soruşturmanın başlatıldığını  başvuranların temsilcilerine bildirmiş ve sözkonusu iddiaları destekleyecek  delillerin sunulmasını istemiştir. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı Kayaballi köyünde  kimsenin ikamet etmediğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İstinabe makamı tarafından ifadeleri alınan başvuranların bazıları, AİHM  önünde dile getirmiş oldukları iddiaları sorgulama sırasında  yinelemişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK : &lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Ağustos 2003 tarihinde, AİHM, Hükümet'ten aşağıdaki deklarasyonu almıştır  :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Türk Hükümeti, güney-doğu Türkiye'deki Devlet görevlilerinin fiillerinden  kaynaklanan, sivil halkı köylerini terk etmek zorunda bırakan münferit ev, mülk  ve eşyaların yok edilmesi olaylarının meydana gelmesinden ve mevcut Türk  mevzuatı ile Hükümetin bu tür olayları ve ihmalleri önlemeye yönelik  kararlılığına rağmen başvuranların iddia ettiği kadarıyla bu tür olayların  ardındaki koşulları araştırmak için yetkililer tarafından etkili bir soruşturma  yürütülmemesinden üzüntü duymaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Bu tür fiil ve ihmallerin Sözleşme'nin 8 ve 13. maddeleriyle 1 No'lu  Protokolün 1. maddesine; yok etme olayları, çekilen manevi sıkıntılar göz önünde  bulundurulduğunda Sözleşme'nin 3. maddesine aykırılık teşkil ettiği kabul  edilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Hükümetimiz mevcut Türk yasalarına ve Hükümet'in böyle olayları engelleme  girişimlerine rağmen, başvuranın akrabası Hüseyin Ayaz'ın ölümünde olduğu gibi,  gözaltında tutulanların yaşamlarının korunamamasından kaynaklanan münferit ölüm  olaylarıyla yetkililerin bu tür olayları aydınlatmaya yönelik etkin soruşturma  yürütmemelerinden üzüntü duymaktadır. Bu tür fiil ve ihmallerin Sözleşme'nin 2  ve 13. maddelerine aykırılık teşkil ettiği kabul edilmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Bu tür eylem ve ihmallerin Sözleşme'nin 2. ve 3. maddelerine aykırı olduğu  kabul edilmektedir. Hükümet, 2 ve 13. maddelerin gerektirdiği etkili soruşturma  yürütülmesi zorunluluğu da dahil olmak üzere yaşam hakkının korunması ve  aşağılayıcı muamelenin engellenmesi amacıyla gerekli tüm tedbirleri almayı ve  gereken talimatları vermeyi taahhüt eder. Bu bağlamda, bu başvurudakine benzeyen  mülkün yok edilmesi, gözaltında ölüm ve kötü muamele olaylarını azaltacak ve  daha etkili soruşturmaların yürütülmesini sağlayacak yeni yasal ve idari  önlemlerin alındığı belirtilmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Türk Hükümeti'nin, 29875/96 no'lu başvuruyu dostane çözüme kavuşturmak  üzere başvuranlar Mehmet Ayaz, İbrahim Şahin, Bedren Turgut, Katibe Özdemir ve  Kasım Turgut'un her birine ve Hüseyin Ayaz'm varislerine her şey dahil 20.000  Euro (yirmibin), başvuran Beşir Başak'a, ex gratia olarak, her şey dahil 10.000  (onbin) Euro, yani toplam 130.000 (yüzotuzbin) Euro ödemeyi teklif ettiğini  bildiririm. Her türlü vergiden arındırılmış olan ve yasal masrafları kapsayan bu  miktar, ödeme tarihindeki Euro döviz kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilerek  başvuranların ve/veya yasal temsilcilerinin adına açılan bir banka hesabına  yatırılacaktır. Bu miktar, Sözleşme'nin 39. maddesi uyarınca, Mahkeme kararının  verildiği tarihten itibaren üç ay içinde ödenecektir. Ödeme davanın nihai  çözümünü oluşturacaktır. Ödemenin öngörülen süre içerisinde yapılmaması  durumunda, sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına  kadar, Hükümet, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan  fazlasına eşit oranda basit faizi ödemeyi taahhüt etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Hükümet, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 'nin Türkiye hakkındaki Mahkeme  kararlarına ilişkin denetiminin bu ve benzeri davalarda, bu yöndeki gelişmelerin  sürmesi için uygun bir mekanizma oluşturacağını kabul etmektedir. Bu bağlamda,  gerekli işbirliği kurulmaya devam edilecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Son olarak Hükümet, Mahkeme'nin verdiği karardan sonra Sözleşme'nin 43/1  maddesi uyarınca davanın Büyük Daireye götürülmesini talep etmeyeceğini taahhüt  eder.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Haziran 2003 tarihinde, AİHM, başvuranın temsilcisinden yukarıda yer alan  teklifi kabul ettiklerine dair bildirimi almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, başvuranların Kasım Turgut ve Bedren Turgut adlı başvuranların  bildirimde isim ve soyadlarında yapılan yazım hataların düzeltilmesine ilişkin  başvuranların temsilcilerinin 11 Temmuz 2003 tarihli taleplerini dikkate alarak  Hükümet'e bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;AİHM, tarafların üzerinde uzlaştıkları anlaşmayı dikkate almakta (Sözleşmenin  39. Maddesi) ve bu anlaşmanın, Sözleşme ve eki Protokollerde tanımlanan insan  haklarına saygı ilkesine uygun olduğuna ve bu anlaşma çerçevesinde, başvuruya  ilişkin sürecin devamına gerek olmadığına kanaat getirmektedir (Sözleşmenin 37/1  vd ile İçtüzüğün 62/3 Maddeleri).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM, OYBİRLİĞİYLE&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın, kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Tarafların davanın Büyük Daire'de tekrar götürülmesini talep  etmeyeceklerine dair taahhütlerini dikkate almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 16 Ekim 2003 tarihinde, İçtüzüğün 77.  maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-2724671801752041258?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/2724671801752041258/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=2724671801752041258' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2724671801752041258'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2724671801752041258'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/baak-vd-trkiye-davasi.html' title='BAŞAK VD / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-2817270066389344774</id><published>2006-10-21T04:50:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:52:22.183-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>BAŞKAYA VE OKÇUOĞLU / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(23536/94 ve 24408/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;8 Temmuz 1999&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, Sözleşme'nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık  süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon")  tarafından Sözleşmenin[1] 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk  vatandaşları olan Sn. Fikret Başkaya ve Sn. Mehmet Selim Okçuoğlu tarafından  sırasıyla 22 Şubat ve 9 Haziran 1994 tarihlerinde eski Madde 25 kapsamında  Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisyon'a sunulmuş olan başvurulara (No. 23536/94  ve 24408/94) dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyonun talebi Sözleşme'nin eski 44. ve 48. Maddelerine ve Türkiye  tarafından mahkemenin zorunlu yetkisinin tanındığı bildirgeye (Eski 46. Madde)  dayanmaktadır. Talebin amacı, dava esaslarının, davalı Devlet tarafından  Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki  yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına ilişkin bir kararın  verilmesidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkeme'nin Eski A[2] İçtüzüğünün 33. Maddesinin 3. Fıkrasının (d) bendi  uyarınca yapılmış olan soruşturmaya cevaben başvuranlar, adli takibata katılmak  istediklerini belirtmiş ve kendilerini temsil etmek üzere bir avukat tayin  etmişlerdir (İçtüzük 30. madde).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek usul  hususlarına ilişkin işlemleri yürütmek üzere kurulmuş olan (Sözleşme'nin 43.  Maddesi ve eski İçtüzük 21. madde) Dairenin Başkanı sıfatıyla, Türkiye  Cumhuriyeti ("Hükümet") Temsilcisi, başvuranların avukatları, Sn. A. Erdoğan ve  Sn. E. E. Keskin, ve Komisyon Delegesinden takibatın organizasyonu hakkındaki  görüşlerini bildirmelerini istemiştir (Eski İçtüzüğün 37. Madde 1 fıkrası ve 38.  Maddesi). Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter,  başvuranların ve Hükümetin görüşlerini 14 Ekim 1998 tarihinde almıştır. 6 Aralık  1998 ile 5 Mart 1999 tarihleri arasında başvuranlar ve Hükümet, başvuranların  adil tazmin taleplerine ilişkin ek görüşlerini sunmuşlardır. Başvuranların  avukatlarına başkan tarafından mahkeme huzurundaki yazılı prosedürde Türkçe  dilini kullanma izni verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra ve  anılan Protokolün 5. Maddesinin 5. Fıkrası uyarınca dava Büyük Daireye  sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber adaletin doğru şekilde tecelli  edebilmesi için, mevcut dava ile Türkiye aleyhinde diğer on iki dava olan:  Karataş - Türkiye (Başvuru no. 23168/94); Arslan - Türkiye (no. 23462/94); Polat  - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan - Türkiye (no. 23556/94); Okçuoğlu - Türkiye  (no. 24246/94); Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce - Türkiye (no.  25067/94 ve 25068/94); Sürek - Türkiye no. 1 (no. 26682/95); Sürek ve Özdemir -  Türkiye (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek - Türkiye no. 2 (no. 24122/94);&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sürek - Türkiye no. 3 (no. 24735/94) ve Sürek - Türkiye no. 4 (no. 24762/94)  davalarına bakmak üzere tek bir Büyük Daire teşkil edilmesine karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye adına re'sen seçilen  Sn. R. Türmen (Sözleşmenin 27. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğünün 24.  Maddesinin 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan Yardımcısı  Sn. E. Palm ve Bölümlerin Başkan Yardımcıları Sn. J.-P. Costa ve Sn. M.  Fischbach (Sözleşmenin 27. Maddesinin 3. Fıkrası ve İçtüzüğün 24. Maddesinin 3  ve 5 (a) Fıkrası) katılımı ile oluşmuştur. Heyetin tamamlanması için atanan  diğer üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo, Sn. G. Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P.  Kuris, Sn. F. Tulkens, Sn. V. Straznicka, Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall,  Sn. H.S. Greve, Sn. A. B. Baka, Sn. R. Maruste ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzüğün  24. Maddesinin 3. Fıkrası ve 100. Maddesinin 4. fıkrası).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19 Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzüğün 28. Maddesinin 4. Fıkrası  uyarınca Heyet tarafından verilen Oğur - Türkiye kararı ile ilgili olarak  davadan çekilen Sn. Türmen'i duruşmaya katılmaktan muaf tutmuştur. 16 Aralık  1998 tarihinde Hükümet ad hoc hakim olarak Sn. F. Gölcüklü'nün atandığını  Sekreterya'ya bildirmiştir (29. Maddenin 1. Fıkrası).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ardından davanın ileri aşamalarına katılamayacak olan Sn. Botoucharova'nın  yerine Sn. K. Traja atanmıştır (İçtüzüğün 24. Maddesinin 5. Fıkrasının (b)  bendi).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Mahkeme'nin daveti üzerine (İçtüzük 99. madde) Komisyon, heyet nezdindeki  takibata katılmak üzere üyelerinden biri olan Sn. D. Svaby'yi atamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. 7 Ocak 1999 tarihinde Hükümet'in Ajan Yardımcısı Sn. D. Akçay, Komisyon  Delegesi ve başvuran temsilcileri Sn. A Erdoğan ve Sn. E. E. Keskin'e  danışılmasından sonra, Sözleşme'nin 38. Maddesinin 1 (a) Fıkrası uyarınca  görevlerinin ifasının bir duruşma yapılmasını gerektirmediği kanaatine vararak  (İçtüzük Madde 59, Fıkra 2) Heyet davanın duruşmasız görülmesini  kararlaştırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. 22 Ocak 1999 tarihinde, rapor sunan Hakimin talebi üzerine birinci  başvuran tarafından bazı dokümanlar sunulmuştur (İçtüzük Madde 49, fıkra 2  (a).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVA ESASLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVA İLE İLGİLİ OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuranlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Başvuranlar, Sn. Fikret Başkaya ve Mehemet Selim Okçuoğlu, Türk  vatandaşlarıdır. Birinci anılan başvuran 1940 doğumlu olup, Ankara'da  yaşamaktadır. Kendisi iktisat ve gazetecilik profesörüdür. İkinci anılan  başvuran 1964 doğumlu olup, Istanbul'da yaşamaktadır. Kendisi Doz Basin Yayin  Ltd. Sti yayınevinin sahibidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Dava Konusu Makaleler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. 1991 yılı Nisan ayında Doz Basin Yayin Ltd. Sti birinci başvuran  tarafından yazılmış olan ve "Batılılaşma, Çağdaşlaşma, Kalkınma - Paradigmanın  İflası / Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş" başlığını taşıyan bir kitap  yayınlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kitap 219 sayfadan oluşmakta ve 370 referans içermektedir ve 1920'lerden bu  yana Türkiye'nin sosyo-ekonomik evrimini ve Devletin "resmi ideolojisinin" bir  analizini ve eleştirilerini ele almaktadır. İçindekiler bölümünde listelenen  başlıklara göre, yazar aşağıdaki konuları ele almıştır: Entelektüeller ve Resmi  İdeoloji; Ulusal Mücadelenin Özellikleri; Ulusal Mücadelenin Ulusal Özelliği  Hususu; Comintern ve Ulusal Mücadelenin Emperyalizm Karşıtı olup olmadığı;  Mustafa Kemal ve Tarihteki Rolü; Kemalist Rejimin Özellikleri; bir Orijinal  Bonapartçılık Şekli; Üretici Güçler ve İktisadi Politikalar; Bonapartçı Rejim ve  Kapital Birikimi; Sınıfsız, İmtiyazsız bir Halkçı Diktatörlük; Yeni Sömürgecilik  Döneminde Sosyo-Ekonomik Oluşumun Evrimi; Seksenler: Satelitizasyon Sürecinin  Kuvvetlenmesi; Paradigmanın Çöküşü ve İktisat Bilimi: Mevcut Eğilimleri  Meşrulaştırma Araçları.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Kitabın dava konusu bölümü aşağıdaki paragrafları içermektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kürt meselesi, Milli Mücadelenin [Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı (1991-1922)]  ve Türk sosyal oluşumunun evrimine ilişkin analizde önemli bir rol oynamaktadır.  Kürt sorunu ve Kürdistan'ın sömürgeleştirilmesi gerçekten de çok önemlidir ve bu  nedenle bir başka kitabın konusunu teşkil etmektedir. Ayrıca, sorun sadece  Türkiye ile de ilişkili değildir. Bölgede bulunan dört devletin (Türkiye, Iran,  Irak, Suriye) yerel politikalarının oluşumu (siyasi rejimlerin türü) ile  birlikte bu dört komşu Devlet arasındaki ilişkilerin "özgün" niteliği bunu,  karmaşık bir husus haline getirmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kısıtlı da olsa, bu kitap planı ve kapsamı dahilinde sorunu ele almak  istememizin iki nedeni mevcuttur. Bunlar, resmi ideolojinin mantıksızlığı ve  Milli Mücadelenin gerçek özelliğinin ortaya konmasıdır. Bir başka deyişle,  Kurtuluş Savaşı olarak sunulan şeyin gerçekte bir "Kurtuluş Hareketi" olup  olmadığını tartışmak [istemekteyiz]. Şüphesiz ki, Kürdistan'ın (Sovyetler  Birliği sınırları içindeki küçük alanın göz ardı edilmesi halinde) dört farklı  Devletin sınırları dahilinde olması, emperyalistlere bu Dört Devlet üzerinde çok  kolay "kontrol" sağlamaktadır. Kürt sorunu, bölgedeki emperyalist statükonun  korunması açısından önemli olmasına rağmen, sorunun bu açıdan analizine burada  girilmeyecektir [ sayfa 51]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Diğer yandan, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana [1923] takip edilmekte olan  ırkçı inkar politikası, Türkiye'deki ırkçı hareketin gelişiminde önemli bir  etkeni teşkil etmiştir. Kürt Ulusunun "varolmadığı varsayımının" resmi  ideolojinin önemli bir unsurunu teşkil etmesine rağmen bu, aynı zamanda söz  konusu ideolojinin en zayıf noktasını da teşkil etmektedir. Var olan bir ulusun  "akıl ile yok edilmesi" mümkün değildir ve insanların saçma ve asılsız  şüphelerine rağmen tarafsız gerçeklik varlığını sürdürmektedir. Tabi ki bu,  saçma ve asılsız şüphelerin herhangi bir etkisi olmadığı anlamına gelmemektedir!  Bunlardan faydalananlar, bürokratik, akademik kariyerler, yüksek maaşlar elde  eden ve siyasi arenanın basamaklarında yükselenler hiç bir zaman eksik  olmamıştır... [sayfa 52]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sömürgelerdeki doğrudan siyasi-askeri-polis kontrolünün kaldırılması ile  sömürgeciliğin sona ereceğine inanılmaktaydı. Ancak günümüzde, üçüncü dünyanın  [doğal] kaynakları, sömürge dönemindekinden çok daha yüksek hacimlerde  emperyalist ülkelere taşınmaktadır. Bu nedenle, Türk Devleti ile Kürdistan'a  arasındaki ilişki bir emperyalizmi bitiren sınıftan değildir. Ayrıca siyasi,  askeri, kültürel, ideolojik baskıyı içeren bir durumdan da bahsedilebilir. Bu  nedenle, doğrudan bir sömürge durumu yürürlüktedir." [sayfa 59]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Kitabın 3 Mayıs 1991 tarihinde yayınlanmasının yargı mercilerine  sunulduğu görülmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Başvurana karşı yapılan ilk takibat aşaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 2 Ağustos 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet  Savcısı, söz konusu kitabın içeriğini dikkate alarak başvuran aleyhinde bir  iddianame hazırlamıştır. Kitabın yazarı sıfatıyla birinci başvuran, Terörle  Mücadele Yasasının ("1991 Yasası") 8 (1) Maddesi uyarınca Devletin bölünmez  bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmaktan suçlanmıştır. İkinci başvuran ise  yayıncı şirketin sahibi olarak, 1991 Yasasının 8 (2) maddesi uyarınca  suçlanmıştır. İddianamede, kitabın yukarıdaki 11. paragrafta belirtilen  bölümlerinden alıntılar yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yapılan takibatta başvuranlar suçlamaları  reddetmiş ve beraatlarını talep etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Birinci başvuran, kitabının bir propaganda olarak kabul edilemeyecek bir  akademik çalışma olduğunu savunmuştur. Bir profesör olarak araştırma yapma ve  sonuçlarını yayınlama görevinde olduğunu ve "gerçeklerin resmi şeklini" kabul  etmeye zorlanamayacağını belirtmiştir. Kitabı mahkemeler tarafından değil ancak  akademisyenler tarafından muhakeme edilebilecektir. Bir şahsın görüşlerini ifade  etmesi nedeniyle yargılanması ve mahkum edilmesine izin verilmemelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İkinci başvuran da, kitabın sadece bir bölümünden yapılan alıntılar ile  tamamına ilişkin bir değerlendirme yapılmasının mümkün olmayacağını öne  sürmüştür. 1991 Yasasının 8. Maddesinin Türk Anayasası ve Türkiye'nin  uluslararası yükümlülüklerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Türkiye'de bir  "Kürt sorunu" vardır ve bu soruna ilişkin yorumlar yapılması ve görüşlerin  belirtilmesi bir suç oluşturamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. 18 Mart 1992 tarihli bir nihai görüşlerinde Cumhuriyet Savcısı birinci  başvuranın 1991 Yasasının 8 (1) Maddesi ve ikinci başvuranın ise 8 (2) Maddesi  uyarınca mahkum edilmesi ile birlikte kitabın tüm baskılarının toplatılması  talebinde bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı suç tarihini 3 Mayıs 1991 olarak  tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 14 Ekim 1992 tarihinde Mahkeme tarafından başvuranların beraatına karar  verilmiştir. Kitabın bir bütün olarak, propaganda unsuru taşımayan bir akademik  çalışma olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Karar Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmiştir. Kitabın, Türk  topraklarının belli bir bölümünün "Kürdistan"a ait olduğu ve bunun Türkler  tarafından istila edilerek sömürge haline getirildiği iddiasını içerdiğini öne  sürmüştür. Kitabın gerçekte Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı propaganda  yaptığı sonucuna ulaşarak, kararın iptali isteminde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 4 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay davaya bakan mahkemenin kararını iptal  ederek, davayı görülmek üzere mahkemesine geri göndermiştir. Aşağıdaki  gerekçeleri göstermiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Kitabın 51'den 69'a kadar olan sayfalarındaki yazılarda [ ... ] Türkiye  Cumhuriyeti sınırları dahilindeki bir bölgenin, Kürt ulusuna ait olan  Kürdistan'ın bir parçası olduğu ve anılan toprakların Türkler tarafından istila  edildiği ve sömürge durumuna tabi tutulduğu belirtilmiştir. İstanbul Devlet  Güvenlik Mahkemesi, eleştiri sınırlarını aşan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin  bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yapılmasına tekabül eden bu [yukarıdaki]  ifadeyi dikkate almaksızın sanıkları [her ikisini] "suçsuz" bulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar ... kanunlara aykırı olup, bu nedenle Cumhuriyet Savcısı tarafından  gösterilen temyiz gerekçeleri onanmıştır. Bu sebeple, oybirliği ile kararın  iptaline karar verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Başvuranlar aleyhindeki takibatın ikinci aşaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. 5 Ağustos 1993 tarihli kararında, İstanbul Devlet güvenlik Mahkemesi  başvuranları söz konusu suçlamalardan suçlu bulmuştur. Birinci başvuranı iki yıl  hapis cezası ve 50,000,000 Türk Lirası (TL) para cezasına ve ikinci başvuranı  altı ay hapis ve 50,000,000 TL para cezasına çarptırmıştır. Başvuranların  yargılama sırasındaki iyi halini de göz önüne alarak mahkeme birinci başvuranın  cezasını bir yıl sekiz ay hapis ve 41,666,666 TL para cezasına ve ikinci  başvuranın cezasını beş ay hapis ve 41,666,666 TL para cezasına indirmiştir.  Diğer yandan Mahkeme Cumhuriyet Savcısının kitabın toplatılması istemini  reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkumiyetlerin desteklenmesi için, Mahkeme aşağıdaki gerekçeleri öne  sürmüştür:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Suç konusu kitabın incelenmesi üzerine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51 ve 59. sayfalarda "Kürt meselesi, Milli Mücadelenin [Türk Ulusal Kurtuluş  Savaşı (1991-1922)] ve Türk sosyal oluşumunun evrimine ilişkin analizde önemli  bir rol oynamaktadır. Kürt sorunu ve Kürdistan'ın sömürgeleştirilmesi gerçekten  de çok önemlidir ve bu nedenle bir başka kitabın konusunu teşkil etmektedir.  Ayrıca, sorun sadece Türkiye ile de ilişkili değildir. Bölgede bulunan dört  devletin (Türkiye, Iran, Irak, Suriye) yerel politikalarının oluşumu ...",  Kurtuluş Savaşı olarak sunulan şeyin gerçekte bir "Kurtuluş Hareketi" olup  olmadığını tartışmak. Şüphesiz ki, Kürdistan'ın (Sovyetler Birliği sınırları  içindeki küçük alanın göz ardı edilmesi halinde) dört farklı Devletin sınırları  dahilinde olması, emperyalistlere bu Dört Devlet üzerinde çok kolay "kontrol"  sağlamaktadır...",&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;52. sayfada "Diğer yandan, Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana [1923] takip  edilmekte olan ırkçı inkar politikası, Türkiye'deki ırkçı hareketin gelişiminde  önemli bir etkeni teşkil etmiştir... Var olan bir ulusun "akıl ile yok edilmesi"  mümkün değildir...",&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ve 59. sayfada "Türk Devleti ile Kürdistan arasındaki ilişki bir emperyalizmi  bitiren sınıftan değildir. Ayrıca siyasi, askeri, kültürel, ideolojik baskıyı  içeren bir durumdan da bahsedilebilir. Bu nedenle, doğudan bir sömürge durumu  yürürlüktedir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ifadeleri ile Türkiye Cumhuriyeti'nin belli bir bölümünün Kürdistan olarak  tanımlandığı, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu bölgeyi sömürge olarak yönettiğinin  ilan edildiği ve böylece toprakları ve ulusu ile bölünmezliğine zarar vermeye  yönelik&lt;/p&gt; &lt;p&gt;propaganda yapmayı hedeflediği anlaşılmıştır. Bu sebeple, sanığın kanıtlanan  eylemlerinin tabi olduğu 3713 Sayılı kanun hükümleri kapsamında aşağıdaki  mahkumiyete karar verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Başvuranlar kararı Yargıtay'da temyiz etmiş ve bunun üzerine dava  duruşmalı olarak görülmüştür. Başvuranlar Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde  yapmış oldukları savunmayı yinelerken, son anılan mahkemenin kitabı bir bütün  olarak ele almadığını ve kararını sadece bir bölümün değerlendirilmesi üzerine  tesis ettiğini vurgulamıştır. Birinci başvuran, 1991 Yasasının 8. Maddesinin  Türk Anayasası ve Sözleşmeye aykırı olduğunu ve bu hüküm uyarınca yargılanarak  mahkum edilemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca, 1991 Yasasının ilgili  hükümlerindeki yeterli açıklığın bulunmadığına ilişkin önceki iddialarına da  atıfta bulunmuştur. İkinci başvuran, Madde 8 (2)'de sadece bir para cezasının  öngörülmüş olduğu gerekçesiyle mahkumiyetinin kanunlara aykırı olduğunu ileri  sürmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. 22 Aralık 1993 tarihinde tebliğ edilen, 16 Aralık 1993 tarihli kararıyla  Yargıtay tarafından İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin esasları onanmış ve  temyiz talepleri reddedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;E. Müteakip gelişmeler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. 18 Mart 1994 tarihi itibarıyla birinci başvuran, Devlet Memurları  Kanununun (367 Sayılı Kanun) 98. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca Ankara  Üniversitesi'ndeki öğretim görevlisi görevinden atılmıştır. İlgili karar, 1991  Yasası kapsamındaki mahkumiyeti ile 20 ay hapis cezasına çarptırılmasına atıfta  bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. 3 Ekim 1997 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, söz konusu kitabın  altıncı baskısının toplatılması emrine ilişkin savcılık istemini kabul  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Başvuranlar mahkumiyetlerini hapiste geçirmiş ve para cezalarını  ödemiştir. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile 1991 Yasasının  değiştirilmesinden sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi ikinci başvuranın  davasını yeniden incelemiştir. 19 Nisan 1996 tarihinde, cezasının tamamlanmış  olduğu gerekçesiyle Mahkeme, anılan değişikliklerin davada uygulanamayacağı  kararına varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Ceza Kanunu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.Ceza Kanunu (765 Sayılı Kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Ceza Kanununun ilgili maddeleri şu şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Madde, 2. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir olunan  kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve  infaz olunur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Madde, 1. Fıkra&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak üzere  hazırlanan eşya mahkemece zabıt ve müsadere olunur 1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Basın Kanunu ( 15 Temmuz 1950 Tarih ve 5680 Sayılı Kanun)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. 1950 Tarihli Basın Kanunu'nun ilgili hükümleri şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla yayınlanan  diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde  gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması  veya satışa arzı ‘neşir' sayılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu neşir  ile vücut bulur."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Terörle Mücadele Kanunu (12 Nisan 1991 Tarih ve 3713 Sayılı Kanun)[3]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. 1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunu'nun ilgili hükümleri şu  şekildedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"[1] Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  kullanılan yöntem veya amaca bakılmaksızın, yapılamaz. Yapanlar hakkında iki  yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır  para cezası hükmolunur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[2] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın Kanununun  3' üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde, ayrıca  sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış  miktarının veya suçun mevkuteler haricinde basılı malzemeleri içermesi veya  mevkutenin yeni açılmış olması durumunda en büyük tiraja sahip olan günlük  gazetenin bir önceki ay ortalama satış miktarının[4] yüzde doksanı kadar ağır  para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz milyon liradan az olamaz. Bu  mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek para cezasının yarısı  uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"[1] Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü  bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş  yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon  liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun  mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[2] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın Kanununun  3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde, ayrıca  sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış  miktarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları  yüz milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine  verilecek para cezasının yarısı uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis  cezası hükmolunur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[3] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı  mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi  halinde, sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı  aydan iki yıla kadar hapis, yüz milyon liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır  para cezası hükmolunur1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet 8. Maddenin uygulanmasına ilişkin içtihatları sunmuş olup, bunlara  ilişkin ayrıntılar işbu karar ile aynı tarihli olan sürek (No. 1) kararının 29.  paragrafında sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Madde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına  veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak bu madde hükmü, 8'inci madde uyarınca verilen mahkumiyet kararları için  uygulanmaz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Devlet Güvenlik Mahkemeleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kuruluş ve usullerine ilişkin ilgili yerel  kanunun özeti, işbu karar ile aynı tarihte verilmiş olan Sürek - Türkiye (No. 1)  kararının 32-36. paragraflarında sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu sırasıyla 22 Şubat ve 9 Haziran 1994  tarihlerinde Komisyon'a başvurmuştur. Her iki başvuran, suçlanan kitabın  yayınlanması gerekçesiyle mahkumiyetlerinin Sözleşme'nin 9. Madde (düşünce ve  vicdan özgürlüğü hakkı) ve 10. Madde (ifade özgürlüğü hakkı) hükümlerinin ihlal  edildiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, 7. Madde (geriye dönük  cezalandırma yasağı) ve 6. Madde 1. fıkra (bağımsız ve tarafsız bir mahkemede  yargılanma hakkı) hükümlerine ilişkin ihlallerden de şikayetçi olmuşlardır.  Birinci başvuran, takibatın adil olmaması nedeniyle bu hüküm ile 6. Madde 2.  Fıkra (suçu sabit görülene kadar masum sayılma hakkı) hükmünün de ihlal  edildiğini iddia etmiştir. Ek olarak ikinci başvuran, mahkumiyetinin 10. Madde  bağlamında 14. Maddenin (ayrım yasağı) de ihlalini içerdiğini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Komisyon başvuruları (no. 23536/94 ve 24408/94) sırasıyla 2 Eylül ve 14  Ekim 1996 tarihlerinde kabul edilebilir ilan etmiştir. 13 Ocak 1998 tarihli  raporunda (eski 31. Madde) Komisyon, (oybirliği ile) başvuranların  mahkumiyetlerinin 10. Madde ve (31 oya karşı 1 oy ile) davalarının bağımsız ve  tarafsız bir mahkemede görülmemesi nedeniyle 6. Madde 1. fıkra hükümlerinin  ihlalini teşkil ettiği şeklinde görüş bildirmiştir. Ayrıca komisyon 7. Madde  ihlalinin birinci başvuran açısından mevcut olmadığı (31 oya karşı 1 oy), ancak  ikinci başvuran açısından mevcut olduğu (oybirliğiyle) sonucuna ulaşmıştır. 6.  Madde kapsamında yapılan diğer şikayetlerin incelenmesine yer olmadığına ve 10.  madde bağlamında 14. Madde kapsamındaki ikinci başvuranın şikayetinin ayrı bir  husus teşkil etmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyonun görüşü ile rapor içinde bulunan bir muhalif görüşün tam metni bu  kararın ekinde sunulmuştur1.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Başvuranlar, Mahkemeden sunmuş oldukları görüşlerinde muhatap Devletin  Sözleşmenin 6. Maddenin 1. fıkrası ile 7, 9 ve 10. Madde kapsamındaki  yükümlülüklerini ihlal ettiğine karar verilmesini talep etmiştir. Birinci  başvuran ayrıca Mahkeme'den 3. ve 14 maddenin de ihlal edilmiş olduğu kararının  verilmesi isteminde bulunmuştur. Her iki başvuran kendilerine 41. madde  kapsamında adil tazminin tahsis edilmesini Mahkeme'den istemişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet kendi adına Mahkeme'den başvuranların şikayetlerini reddetmesini  istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. MAHKEME NEZDİNDEKİ DAVA KAPSAMI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Birinci başvuran Mahkeme'ye verdiği dilekçesinde, kanaatine göre  hapishaneden yedi ay geç tahliye edildiği gerekçesi ile Sözleşme'nin 3. Maddesi  (aşağılayıcı ceza yasağı) ve 14. Maddesinin (ayrım gözetme yasağı) ihlal  edildiğini iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Ancak, bu yeni şikayetler davanın kabulüne ilişkin Komisyon kararı  kapsamında değildir. Mahkeme'nin bu nedenle anılan taleplere bakma yetkisi  bulunmamaktadır (bakınız örneğin, 27 Kasım 1992 tarihli Olsson - İsveç kararı  (no. 2), A serisi, 250, s. 30-31, 75. madde).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞME'NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu, 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasasının 8.  bölümünün sırasıyla 1 ve 2. fıkraları uyarınca mahkum edilmelerinin ve hüküm  giymelerinin, aşağıdaki hükümleri içeren Sözleşme'nin 7. maddesini ihlal  ettiğini iddia etmişlerdir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Hiç kimse işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre bir suç  sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye,  suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza  verilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk  ilkelerine göre suç sayılan bir fiil veya ihmalden suçlanan bir kimsenin  yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru sahipleri, sözkonusu kitabın tamamen bir akademik araştırma  olduğundan dolayı uygulanmış olan önlemlerin kanun dışı olduğunu iddia  etmişlerdir. 1991 Yasasının 8. bölümündeki hükümlerin açık olmaması ve "Devletin  bölünmez bütünlüğüne karşı propaganda yapılması" terimindeki belirsizlik  sebebiyle ilgili tarihte anılan yayının bir suç olarak öngörülmesinin mümkün  olmadığını savunmuşlardır. Başvuru sahipleri ayrıca yargılamanın birinci  aşamasında Devlet Güvenlik Mahkemesinin, kitabın herhangi bir propaganda unsuru  içermeyen bir akademik çalışma olduğu gerekçesi ile kendilerine beraat kararı  verdiğini belirtmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Hükümet anılan iddialara itiraz etmiştir. Komisyon birinci başvuran  açısından 7. Maddenin ihlal edilmediğini ancak ikinci başvuran tarafından bir  ihlalin söz konusu olduğuna ilişkin görüş bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Mahkeme, emsal kararına göre 7. Maddenin bir suçun ancak kanun tarafından  tanımlanıp, cezanın öngörebileceği (nullum crimen, nulla poena sine lege)  ilkesini ve ceza kanunun bir analoji ile kapsamlı şekilde sanığın aleyhine  yorumlanmaması ilkesini içerdiğini hatırlatmaktadır. Bu ilkelerden, suç ve  ilgili yaptırımın kanunlarda açık şekilde tanımlanması gerektiği sonucuna  varmaktadır. Bireyin ilgili hükmün metninin ve gerektiğinde mahkemelerin  yorumunun yardımı ile kendisinin suçtan sorumlu olmasına neden olabilecek  hareket ve ihmallerinin bilinir hale getirilmesi ile bu şart  karşılanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hukuk"tan bahsederken 7. Madde, Sözleşmenin aynı terimin kullanıldığı başka  yerlerinde gönderme yaptığı aynı kavramı ima etmektedir ki, bu kamu hukuku ile  birlikte içtihat kararlarını de içerir ve başta erişim ve öngörülebilir olmak  üzere nitel gerekleri ima etmektedir (bakınız 15.11.1996 tarihli Cantoni -  Fransa kararı, 1998-V Raporları, No. 20, ss. Madde 29; 22 Kasım 1995 tarihli  S.W. ve C.R. - Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi, sırasıyla no. 335-B ve 335-C,  ss. 41-42, 35. Madde, ve ss. 68-69, 33. Madde).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Birinci başvuran açısından Komisyon bölüm 8 (1)'in, gerektiğinde uygun  yasal tavsiye sonrasında, konuya ilişkin hareketlerini düzenlemesi açısından  yeterli ölçüde açık olduğunu ve böylece öngörülebilirlik şartının yerine  getirilmiş olduğu kanaatındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. İkinci başvuran açısından, Komisyon'un, mahkumiyetin "nullum crimen sine  lege" ilkesine uygunluğu konusunda şüpheleri mevcuttur. İlgili tarihte  yürürlükte olan haliyle bölüm 8 (2) süreli yayınlar dışındaki yayınlara bir  gönderme yapmasına rağmen, bu hükmün "propaganda suçunun" Basın Kanununun 3.  bölümü anlamında süreli yayınların yayınlanması ile işleneceğine ilişkin bir  genel hipotez içeriyor gibi görünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Komisyon bölüm 8 (2)'de ikinci başvuranın hapis cezasına  çarptırılmasına ilişkin bir dayanak bulunmadığı ve dolayısıyla "nulla poena sine  lege" ilkesinin bu davada ihlal edildiği görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Mahkeme, sözkonusu alanda kesin bir hassasiyet ile kanunların  çerçevelenmesinin zor olabileceğini ve bir yayının Devletin bölünmez bütünlüğüne  karşı bölücü propaganda olup olmadığının ulusal mahkemelerce değerlendirilmesi  için belli ölçüde bir esnekliğin gerekli olabileceğini kabul etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, net şekilde tasarlanmış bir yasa hükmünde zorunlu bir adli yorumlama  unsuru mevcuttur. Her zaman şüpheli noktaların açıklığa kavuşturulması ve  değişen şartlara göre uyarlama yapılması gerekli olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru sahipleri tarafından iddia edilenin aksine, 8. bölüm Devlet güvenlik  Mahkemesine suçun kapsamının yorumlanması için aşırı kapsamlı bir insiyatif  vermemiştir. Bölüm 8'in birinci alt bölümünde suçun bir tanımı mevcut olup,  cezaların öngörüldüğü ikinci alt bölüm suç kapsamında olan yayınların türleri ve  bunlardan kimlerin sorumlu olabileceğine ilişkin göstergeler sunmuştur.  Komisyon'un görüşünün aksine, Mahkeme yayınların ilgili tarihte açık şekilde  "süreli yayınlar dışındaki baskıları" da belirten bu hüküm kapsamına girdiği  konusunda herhangi bir şüphenin mevcut olmadığı görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin 8. bölüme ilişkin yorum ve  uygulamalarının istinaf Mahkemesinde bir temyiz konusu teşkil ettiği de dikkate  alınmalıdır. Gerçekte, Devlet güvenlik Mahkemesi'nde başvuru sahiplerinin  beraatından sonra ilk davalarda dayanak teşkil eden ve başvuru sahiplerinin  mahkumiyetine yol açan İstinaf Mahkemesi'nin yorumu olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Mahkeme'nin kanaatine göre, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından ikinci  dava serisinde başvuru sahiplerinin mahkumiyetine yol açan ve İstinaf Mahkemesi  tarafından da onanan ilgili kanuna ilişkin yorumlamanın , anılan durumlar  karşısında makul ölçüde öngörülebilenin haricine çıkmamıştır. Mahkeme, 1991  Tarihli Yasanın 8. bölümü kapsamında başvuru sahiplerinin mahkum edilmesinde  Sözleşme'nin 7. maddesi bünyesindeki nullum crimen sine lege ilkesinin ihlali  olmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Verilen cezaya ilişkin olarak Mahkeme, bölüm 8 (1) kapsamında mahkum  edilen birinci başvurana ilgili hüküm kapsamında en düşük cezanın verilmiş  olduğunu ve bunun da Sözleşme'nin 7. maddesine ilişkin herhangi bir talebe yol  açamayacağına işaret etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Diğer yandan ikinci başvuran, yayıncıların sadece para cezası ile  cezalandırılmasını ve editörlere ilişkin cezaları açıkça öngören bölüm 8 (2)'nin  bir hükmü kapsamında hapis cezasına çarptırıldığından şikayetçi olmuştur. Bu  bağlamda Hükümet, bölüm 8 (2)'nin yayıncılar açısından uygulanmasının normalde  bölüm 8 (1)'e göre ilgilinin lehinde olacağını vurgulamıştır. Durumun anılan  şekilde olduğu kabul edilse dahi, bölüm 8 (2)'nin editörler ve yayıncılara  verilen cezalarına ilişkin özel bir hüküm&lt;/p&gt; &lt;p&gt;içerdiği ve mevcut davada yayıncı başvurana verilen cezanın aynı alt bölümde  editörlerin cezalandırılmasına ilişkin kural üzerine aşırı kurguya dayandığı  görülmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu şartlar altında, Mahkeme ikinci başvurana uygulanan hapis cezasının 7.  Madde bünyesinde bulunan nulla poena sine lege ilkesi ile uyumlu olmadığını  düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Sonuç olarak, birinci başvuran ile ilgili olarak Mahkeme mahkumiyet ve  ceza açısından Sözleşme'nin 7. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İkinci başvuran ile ilgili olarak Mahkeme mahkumiyete ilişkin olarak 7.  Maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak Mahkeme, hapis süresi ile ilgili kararın anılan Maddeyi ihlal ettiği  sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Başvuru sahipleri, mahkumiyet ve cezaları ile ilgili olarak sırasıyla  Sözleşme'nin 9. ve 10. maddeleri ile güvence altına alınmış olan düşünce  özgürlüğü ve ifade özgürlüklerine haklı sebep olmaksızın merciler tarafından  müdahale edildiğini iddia etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme de, Komisyon'un görüşüne paralel olarak, başvuru sahiplerinin  şikayetine ilişkin olayların, aşağıdaki hükümleri öngören 10. Madde kapsamında  incelenmesi gerektiği kanaatine varmıştır:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu  otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu olmaksızın haber veya  fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin televizyon ve  sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak  bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç  işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının  korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya  yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı  formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Hükümet, başvuru sahiplerinin ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin  10. Madde'nin ikinci paragrafı hükümleri uyarınca haklı sebebe dayandırıldığını  savunmuştur. Diğer yandan, Komisyon başvuru sahiplerinin iddialarını kabul  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Müdahalenin Mevcudiyeti&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Mahkeme başvuranların 1991 Tarihli Yasa'nın 8. bölümü uyarınca suçlu  bulunup hüküm giymiş olmaları nedeniyle, başvuru sahiplerinin ifade özgürlüğü  hakkına bir müdahalenin yapılmış olduğunun açık olduğunu ve bu konuda bir  itirazın sunulmadığını kaydetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Yukarıda anılan müdahaleler, "kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere", 10.  Madde'nin 2. fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına  dayandığı ve anılan hedef veya hedeflerin elde edilmesi için bir demokratik  toplumda gerekli olanların haricinde, Madde 10 ihlallerini teşkil etmektedir.  Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla inceleyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. "Kanunlar Tarafından Öngörülme"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Mahkeme huzurunda hazır bulunan taraflardan hiç biri, Madde 7 kapsamında  talep edilenlere göre önemli ölçüde farklılık gösteren, 10. Maddenin 2. fıkrası  kapsamındaki "kanunlar tarafından öngörülme" gereğine ilişkin bir iddia da  bulunmamıştır (bakınız yukarıdaki 33-34, 36-37 paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Mahkeme kendi namına, iki hüküm kapsamındaki gereklerin büyük ölçüde  benzer olduğunu ve dolayısıyla yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı birinci  başvuranın mahkumiyet ve cezasının "kanun tarafından öngörüldüğü" sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. İkinci başvuran ile ilgili olarak, Madde 7 ile dava ile ilgili olan 10.  Maddenin 2. fıkrası arasında bir fark mevcuttur. 7. madde kapsamında ilgili  hareketin "işleniş tarihinde" bir suç unsuru teşkil etmesi ceza verilmesine  yönelik bir şarttır. Bunun aksine 10. maddenin 2. fıkrasında müdahale teşkil  eden önlemlerin uygulanma tarihi de söz konusudur ki, bu da meşruluk hususuna  ilişkin bir durumdur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Söz konusu davada, iddia edilen suç kitabın yayınlanmasıyla 3 Mayıs 1991  tarihinde işlenmiştir. Yukarıda Mahkeme, suçun işlenir tarihinde yürürlükte olan  kanunun bu Madde kapsamındaki meşruluk şartını yeterince yerine getirmiş olduğu  gerekçesi ile birinci başvuranda olduğu üzere ikinci başvuranın mahkumiyetinin  7. maddeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak 27 Temmuz 1993 tarihi itibarıyla, ikinci başvuranın mahkumiyetini  öngören bölüm 8 (2)'nin yayıncılara ilişkin hükmü Anayasa Mahkemesi tarafından  iptal edilmiştir. Dolayısıyla, suçun işleniş tarihinde yürürlükte olan hüküm,  ikinci başvuranın mahkum edildiği 5 Ağustos 1993 tarihinde ve bu cezanın İstinaf  Mahkemesi tarafından onandığı tarihte yürürlükten kalkmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dolayısıyla, yetkili mahkemelerin "failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz  olunur" hükmünü içeren Ceza Kanunu'nun 2. Maddesinin 2. fıkrasına uygun  davranmadığı tespit edilmiştir (bakınız yukarıdaki 25. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu tarihçe karşısında, Mahkeme ikinci başvuranın ne mahkumiyetinin ne de  cezasının kanunlar tarafından öngörüldüğü nedeniyle Sözleşme'nin 10. maddesinin  ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Yukarıda varılan sonuç dikkate alındığında, ilke olarak 10. Maddenin 2.  paragrafının gereklerinin ikinci başvuranın davasında uygunluğunun incelenmesi  gerekmemektedir (bakınız, 24 Nisan 1991 tarihli Huvig ve Kurslin - Fransa  davası, A Serisi, No. 176-A ve sırasıyla s. 25, 37. madde ve s. 57, 36. madde).  Ancak, sözkonusu şartlara ilişkin iddia edilen uygunsuzluk her iki başvuranın  şikayeti açısından temel unsur teşkil ettiğinden, Mahkeme başvuru sahipleri  arasında ayrım yapmaksızın bu hususları inceleyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Meşru amaç&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Başvuru sahipleri, şikayet konusu müdahalenin amacının Devlet'in "resmi  görüşü" ile uyuşmayan tüm fikirlerin susturulması olduğunu iddia  etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Hükümet, başvuranlara karşı alınan önlemlerin 1991 Tarihli Yasanın 8.  bölümüne dayalı olduğunu tekrarlamıştır. Bu hükmün, ülke bütünlüğünün, ulusal  birliğin, milli güvenlik gibi hususların korunması ve asayişsizlik ve suçun  önlenmesini amaçladığını bildirmiştir. Başvuru sahiplerinin bu hususları tehdit  eden PKK'nın eylemlerini haklı çıkarmaya yönelik bölücü propaganda  yaptıklarından dolayı başvuru sahiplerinin mahkumiyetinin bu meşru hedefler  uyarınca olduğunu savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. Komisyon, başvuru sahiplerinin mahkumiyetinin, yetkililerin terörist  faaliyetler ile mücadele ve ulusal güvenlik ve kamu emniyetinin sağlanmasına  yönelik çalışmaların bir parçası olduğunu ve bunun da 10. maddenin 2. fıkrası  kapsamında meşru olduğu sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye'deki güvenlik durumunun hassasiyetini (Bakınız  25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10.  Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte  olma gereğini de dikkate alarak, başvuru sahipleri aleyhinde alınan önlemlerin,  başta ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun  önlenmesi olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı  olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet  kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği  tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye'deki durum için geçerlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. "Bir Demokratik Toplum için Zaruret"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Başvuranlar ve Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Başvuru sahiplerinin de görüşlerini paylaştığı Komisyon, ifade  özgürlüğünün örneğin duruma ilişkin arka plan nedenlerin incelenmesi veya  sorunların çözümlenmesine ilişkin fikirlerin ifade edilmesi de dahil olmak  üzere, söz konusu röportajın temelde bir analitik özelliğe sahip olduğu  kanaatındadır. Röportajı veren kişinin Kürt sorunu ve ilgili hususlara ilişkin  görüşlerini ılımlı bir şekilde ifade ettiğini ve herhangi bir şekilde Kürt  bölücü çabaları bağlamında şiddet kullanımı ile kendisini bağdaştırmadığını  belirtmiştir. Komisyon, başvuru sahiplerinin şiddetin kullanımına ilişkin  bağlılıklarını belirten herhangi bir yorumu eklemediğine dikkat çekmiştir.  Komisyon, başvuru sahipleri aleyhinde uygulanan önlemlerin etkisinin önemli  siyasi hususlar konusunda kamuoyu tartışmalarına caydırıcılık teşkil etmeye  yönelik bir sansür olduğu kanaatındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. Ayrıca, başvuru sahipleri adli takibatın, bir kitap içinde yayınlanmış  bilimsel araştırmaların görüşülmesi için uygun forum olmadığı ve bu hususun  entelektüeller, akademisyenler veya genel olarak okuyucuya bırakılması  gerektiğini öne sürmüştür. Başvuru sahipleri, Devlet'in "resmi ideolojisi"  yerine yazarın kitabı içinde ele aldığı konuya ilişkin gerçeğin tespit  edilmesine yönelik görüş ve çabaları yansıtan bir araştırmanın yayınlanması  nedeniyle cezalandırılmış olduklarını belirtmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Her iki başvuran de kendilerine karşı uygulanan önlemin Madde 10 kapsamındaki  haklarına haksız müdahale teşkil ettiğini öne sürmüşlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. Hükümet kitabın yayınlanmasından sonra başvuru sahiplerinin mahkum  edilmesi ile Türk Mahkemelerinin başvuru sahiplerinin ifade özgürlüğü ile  halkın, aleni veya örtülü olarak demokratik rejimi yıkmaya yönelik hedefleri  olan, silahlı gruplara karşı korunma hakkı arasında adil bir dengenin sağlanmış  olduğunu savunmuştur. Türkiye'yi Kürdistan'ı ezen bir sömürgeci olarak  tanımlayan kitabın 4. bölümünün Türkiye topraklarında yeni bir devletin  oluşturulmasını amaçlayan PKK terörizmini haklı çıkarmaya çalıştığı anlamına  gelmektedir. Başka bir deyişle, PKK terör kampanyasına moral desteğinin  sağlanması ile kitap şiddete teşvik etmektedir. Bu bağlamda, Hükümet kitaptan  birkaç alıntı yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Hükümet, başvuru sahiplerine 1991 tarihli kanunun 8. bölümü kapsamında  uygulanan yaptırımın çeşitli meşru çıkarlarının korunması için zorunlu bir  ihtiyaca tekabül ettiği görüşündedir. Kendilerine karşı alınmış olan önlemler,  bu alanda yetkililerin değerlendirme marjı dahilinde olduğunu ve müdahalelerin  Sözleşme'nin 10. Maddesinin 2 fıkrasınca haklı sebebe dayandığını  savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Mahkeme'nin değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Mahkeme, örneğin 25 Kasım tarihli Zana - Türkiye kararı (yukarıda anılan,  ss. 2547-48, Madde 51) ile 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa  kararında (1999 Raporları, s. 1, Madde 45) belirtildiği üzere 10. Maddeye  ilişkin kararların temel ilkesini yinelemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve  toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan  birini teşkil etmektedir. 10. Madde'nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören  veya zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" veya "fikirler" için değil aynı  zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir.  Bunlar, bir "demokratik toplumun" olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve  hoşgörünün gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak  harfiyen uyulması gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı  istisnalara tabidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) 10. Madde'nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda "zaruri" sıfatı "acil bir  sosyal ihtiyaç" anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup  olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız  bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve  kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu  sebeple, bir "sınırlamanın" Sözleşme'nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade  özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini  haizdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan  ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün  olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin "meşru amaçlar ile  orantılı" ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi  için belirtilen gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit  edilmelidir. Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında  bulunan ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul  edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate  varmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. Mahkeme ayrıca Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına  ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına  dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bakınız 25 Kasım 1996  tarihli Wingrove - Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58.  Madde). Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili  hususlarda, özel şahıslar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik  bir sistemdeki hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli  otoritelerin değil aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca,  Hükümetin sahip olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve  düşmanlarının eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu  durumlarda, cezai işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamanın  uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri  sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru  tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet  otoritelerinin yetkisine açıktır (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye  kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir  birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti  teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale  gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Mahkeme, kitabın sözkonusu bölümlerinden kullanılan kelimeler ve bu  kelimelerin yayınlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracaktır. Bu bağlam  açısından, kendisine sunulan davaların tarihçelerine, özellikle terörizmin  engellenmesine ilişkin sorunları dikkate alacaktır. (bakınız yukarıda belirtilen  Incal - Türkiye kararı, s. 1568, 58. Madde).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. İlk olarak, ilgili bölümlerin Türkiye topraklarının bir bölümünü  "Kürdistan"a ait olarak tanımlayarak ve Türk Devleti tarafından bir sömürge  olarak istila edilmiş olduğunu belirttiği dikkate alınmıştır. Türkiye "siyasi,  askeri, kültürel ve ideolojik" açılardan "Kürdistan"a baskı uyguluyor şeklinde  betimlenmiştir. Kürtlerin karşı karşıya kalmış oldukları "ırkçı inkar  politikası" "faşist bir hareketin" geliştirilmesinde bir araç olarak  kullanılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Söz konusu bölümler, Kürt bölücülüğüne destek veriyor şeklinde görülebilecek  şiddetli ifadeler içerse dahi, yazar aynı zamanda Kürt sorununun karmaşık olduğu  görüşüne yer vermiştir. Sadece Türkiye'nin değil İran, Irak ve Suriye'nin iç  siyasetleri ile birlikte bu dört komşu devlet arasındaki ilişkilerin kendine  özgü niteliğine de ilişkindir. Sözkonusu ifadeler, bir akademik araştırma içinde  tarihi açıdan Türkiye'nin sosyo ekonomik gelişimi ve bu ülke içindeki baskın  siyasi ideolojiye yer vermiştir. Mahkeme, kitapta ifade edilen bu görüşlerin  şiddeti teşvik ettiğinin veya şiddeti teşvik etmeye neden olabilecek şekilde  yorumlanmasının mümkün olmadığı kanaatındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Mahkeme doğal olarak, yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana bölgenin  büyük bir çoğunluğunda olağanüstü hal ilan edilmesini gerektiren, çok ciddi can  kayıplarına yol açan, güvenlik kuvvetleri ile PKK elemanları arasında ciddi  olayların meydana geldiği bölgedeki güvenlik durumunu ciddileştirecek sözler ve  eylemler konusundaki otoritelerin endişesinin bilincindedir (bakınız yukarıda  anılan Zana kararı, s. 2539, 10-11. Maddeler). Ancak, sözkonusu davada yerel  otoritelerin, akademik ifade özgürlük hakkı (bakınız mutatis mutandis ile  birlikte 25 Ağustos 1998 tarihli Hertel - İsviçre kararı, 1998-VI Raporları, No.  87, ss. 2331-2332, Madde 50) ve kendileri açsısından her ne kadar kabul edilemez  olursa olsun güneydoğu Türkiye'deki durumun farklı bir bakış açısından  bildirilmesine ilişkin kamu haklarını yeterli ölçüde dikkate almadığı  anlaşılmaktadır. Mahkeme, ilgili olmasına rağmen başvuru sahiplerinin suçlu  bulunarak cezalandırılmasına gerekçe gösterilen nedenlerin anılanların ifade  özgürlüğüne müdahaleyi meşru kılmadığı kanaatındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Ayrıca, Mahkeme başvuru sahiplerine uygulanan cezaların ağırlığı -  özellikle de Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu'nun sırasıyla bir yıl sekiz ay ve beş  ay olmak üzere hapis cezası ile cezalandırılmış olması ve önemli düzeylerde para  cezalarına çarptırılmalarını şaşırtıcı bulmuştur (bakınız paragraf 20). Ayrıca,  kitabın baskıları otoriteler tarafından toplatılmış ve Sn. Başkaya üniversite  profesörlüğü görevinden atılmıştır (bakınız yukarıdaki 22-23. paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme bu bağlamda, müdahalenin orantılı olup olmadığının  değerlendirilmesinde uygulanmış olan cezaların niteliği ve ağırlığının da  dikkate alınması gerektiği görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Yukarıdaki hususlar dikkate alınarak, Mahkeme başvuru sahiplerinin  mahkumiyeti ve ceza verilmesinin amaçlanan hedefler açısından orantısız ve bu  bağlamda bir demokratik toplumda gereksiz olduğu kararına varmıştır. Bu durumda  ve her iki başvuran açısından Sözleşmenin 10. Maddesine ilişkin bir ihlal söz  konusudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. SÖZLEŞME'NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Hükümetin ön itirazı (iç hukuk yollarının tüketilmemesi)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. Hükümet tarafından Mahkeme'ye sunulan yazıda başvuru sahiplerinin,  davalarının bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından görülmediğine ilişkin  şikayeti yerel mahkemeler nezdinde dile getirmemiş olması nedeniyle Sözleşme'nin  35. Maddesinde gerekli görülen başvuru mercilerinin tüketilmemiş olduğunu  savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Mahkeme Muhatap Hükümetin ön itirazlarını, davanın kabulüne ilişkin ilk  inceleme aşamasında en azından, özü açısından ve yeterli açıklıkta dile getirmiş  olduğu ölçüde tanıdığına işaret etmektedir (bakınız, örneğin 23 Eylül 1998  tarihli Aytekin - Türkiye Kararı, Kararlar ve Hükümler Raporları 1998-VII, s. 1,  Madde 77).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Mahkeme, Komisyon nezdinde Hükümetin Sn. Başkaya ile ilgili olarak  başvuru yollarının tüketilmediği yönünde bir itiraz da bulunmadığını, ancak Sn.  Okçuoğlu'nun davasına kabul aşamasında bir itirazın yapıldığını (21 Şubat 1996  tarihli mütalaa ile) kaydetmektedir. Komisyon kabule ilişkin kararlarında  Hükümet'in başvuru yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazını belirtmeksizin,  sırasıyla 2 Eylül ve 14 Ekim 1996 tarihlerinde Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu'nun  başvurularını kabul ettiğini bildirmiştir. Anılan ikinci tarihte Komisyon iki  başvurunun birleştirilmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Hükümet'in ikinci başvuran durumunda itirazda bulunmasına karşı bir estopel  bulunmadığı bariz iken, Mahkeme'nin birinci başvuran açısından da durumun böyle  olup olmadığına ilişkin şüpheleri mevcuttur. Ancak, Devlet Güvenlik  Mahkemesi'nin bağımsızlık ve tarafsızlığına karşı açılan bir&lt;/p&gt; &lt;p&gt;konunun muhatap Devlet içinde ilgili mahkemenin anayasal durumu karşısında  başarısızlıkla sonuçlanacağından dolayı, bu hususun tespiti yoluna gitmemiştir  (bakınız paragraf 28). Mahkeme'nin içtihat hukukuna göre, yetersiz veya etkisiz  başvuru yollarına başvurulmasına ilişkin bir yükümlülük mevcut değildir (bakınız  16 Eylül 1996 tarihli Akdivar ve Diğerleri - Türkiye kararı, Raporlar 1996-IV,  s. 1210, Madde 67).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Buna göre, hükümet'in ön itirazının reddedilmesi gerekmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Başvuru Sahiplerinin Şikayetlerinin Esası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Başvuru sahipleri, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan ve yargılanması  ve mahkum edilmesine neden olan askeri hakim nedeniyle Sözleşme'nin 6.  Maddesinin 1 Fıkrasına aykırı olarak adil yargılama hakkından mahrum edildiği  konusunda şikayette bulunmuştur. İlgili olduğu ölçüde 6. Maddenin 1. fıkrası  aşağıdaki hükümleri içermektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Herkes, 1 kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması  konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından  davasının 1 adil 1 olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş, ancak Komisyon tarafından iddia kabul  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Başvuru sahipleri dilekçelerinde, İstanbul Devlet güvenlik Mahkemesi gibi  Devlet Güvenlik Mahkemelerin atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının onayına  tabi olarak Başbakan ile Savunma Bakanının ortak kararı ile atanmış olduğundan  idareye bağımlı olduğunu belirtmiştir. Başvuru sahipleri ayrıca, amir  yetkililerinin görüşüne ters olan görüşleri benimseyemeyeceği gerekçesiyle  askeri hakimlerinin ve dolayısıyla görevde bulundukları mahkemelerin  bağımsızlığı ve tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır. Başvuru  sahipleri sivil olup, davalarına askeri hakimlerin katılmasının bir sivil  davasına askeri müdahale şeklinde kabul edilebileceğini savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuru sahipleri, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin  bağımsızlık ve tarafsızlığını zedelediğini ve kendilerinin 6. Maddenin 1.  fıkrasına aykırı olarak adil yargılama hakkını engellediğini savunmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına  ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında  bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli  işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur.  Hükümet askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuru  sahiplerinin iddialarına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir  askeri hakimin adli işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının  Askeri Kanunun 112. maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir  (bakınız yukarıdaki 28. paragraf). İkinci olarak, değerlendirme raporları sadece  askeri hakimlerin adli olmayan görevlerinin yürütülmesine ilişkin olduğunu  belirtmiştir. Askeri hakimler sicil raporlarına erişim hakkına sahip olup,  bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari Mahkeme'de dava açma hakkı  verilmiştir (aynı madde). Adli kapasitede hareket ederken, bir askeri hakimin  tam olarak bir sivil hakim şeklinde değerlendirildiğini savunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimlerin bulunması nedeniyle başvuru  sahiplerinin yargılamasının adil olma özelliğinin önyargıya tabi olmadığını öne  sürmüştür. Askeri hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimleri mahkemeye  atayan kamu yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir  etkiye sahip olmadığını iddia etmişlerdir. Ayrıca, askeri hakimde dahil olmak  üzere Devlet güvenlik Mahkemesinin üyelerinin çoğunluğunun mahkemenin birinci  aşamasında başvuru sahiplerinin beraatı için oy kullanmışlardır. Başvuru  sahipleri ancak, bağımsızlık ve tarafsızlığının ihtilaf konusu olmadığı İstinaf  Mahkemesinden sonra ikinci aşamada beraatı iptal ettiği ve yeniden incelenmek  üzere davayı açtığını belirtmişlerdir (bakınız yukarıdaki 17-20  paragrafları).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143. maddesi  uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate alınması  gerektiğini Mahkeme'ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle mücadele  kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve  Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi için olan gerekli  uzmanlık ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan  mahkemelerin güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;77. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme'nin 6.  Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul  edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat  1997 tarihinde benimsenen Incal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve  görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;78. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye kararı (1998-IV  Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998-  Raporları, s. 1) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara  benzer hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda  Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun  bağımsızlık ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir  (bakınız yukarıda anılan Incal kararı, s. 1571, madde 65). Diğer yandan Mahkeme,  bu hakimlerin statüsünün bazı hususlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarını  tartışma konusu yaptığı kararına varmıştır (aynı yerde, Madde 68) : örneğin,  orduya ait görevliler olduğundan ve dolayısıyla amirinden emirler aldığı; veya  askeri disipline tabi kaldıkları; ve atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde  idari yetkililer ve ordu tarafından alındığı gerçekleri (bakınız yukarıdaki 28.  paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;79. Incal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik  Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı  sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul  Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu'nun  adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak  incelendiğinde kendilerini yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına  ilişkin haklı bir korkunun mevcut olup olmadığını tespit etmektir (bakınız  yukarıda anılan Incal Kararı, s. 1572, Madde 70; ve yukarıda anılan Çıraklar  kararı, s. 1, Madde 38).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuru sahipleri gibi sivil olan  Sn. Incal ve Sn. Çıraklar'ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi  bir neden görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği  zedelemeye yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde  yargılanan başvuru sahiplerinin, Askeri Hukuk Dairesi üyesi olan bir düzenli  askeri görevlisinin katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda  endişe içinde olmaları anlaşılır bir husustur (bakınız, yukarıda anılan Sürek 1.  nolu kararın 34. paragrafı). Bu itibarla, yargılamanın birinci aşamasında beraat  etmelerine bakılmaksızın, yargılamanın ikinci aşamasında İstanbul Devlet  Güvenlik Mahkemesi'nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan hususlardan  gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli sebepleri mevcuttur. Bir  başka deyişle, başvuru sahiplerinin mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına  ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir. İstinaf  Mahkemesindeki yargılama da, ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu  korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır (bakınız yukarıda anılan Incal  kararı, s. 1573, Madde 72 sonu).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;80. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal  edildiği kararına varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;V. 6. MADDENİN 1. VE 2. FIKRASI İLE 14. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;81. Komisyon huzurunda birinci başvuran, yerel mahkemelerin kitabını tamamen  incelemediği gerekçesi ile 6. Maddenin 1. fıkrası kapsamındaki adil yargılama  hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Ayrıca, Madde 7 kapsamındaki  şikayetindeki aynı hususa ilişkin olarak, 6. Maddenin 2. fıkrasında öngörülen  "suçluluğu kanıtlanana kadar masum kabul edilme" hakkının ihlal edildiğini iddia  etmiştir. Sözleşme ile ilgili öne sürülen diğer Sözleşme hususlarında varılan  sonuçlar nedeniyle Komisyon bu iddiaların incelenmesini gerekli görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme ayrıca ikinci başvuranın da Komisyon aşamasında, temelde 10. madde  kapsamındaki şikayetinde belirtilen aynı durumlar nedeniyle, eski Maddeye  ilişkin olarak 14. Maddenin ihlale edildiğini iddia etmiştir. Komisyon bu  hükümler birlikte ele alındığında ayrı bir hususun meydana gelmediği sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ancak, başvuru sahipleri yukarıdaki şikayetlerini Mahkeme huzurunda dile  getirmemişler ve Mahkeme ise bu hususların incelenmesine re'sen karar  verilmesine yer olmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;VI. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;82. Başvuru sahipleri iç hukukun ve Sözleşmedeki mahkeme gider ve  masraflarının geri ödenmesinin yanı sıra maddi ve manevi zarara ilişkin tazminat  talebinde bulunmuştur. Sözleşme'nin 41. Maddesi bu açıdan aşağıdakileri  öngörmektedir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerinin ihlal edildiğinin tespit  edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın yerel hukukunun sadece kısmi bir  tazminatı öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil  şekilde tazmin edilmesini öngörebilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Maddi zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;83. Birinci başvuran, görevine son verilmesi ve normal emeklilik yaşından 13  sene önce emekliye ayrılmak zorunda kalması nedeniyle gelir ve emeklilik  ikramiyesi kaybının tazmin edilmesi için 500,000 Fransız Frangı (FRF) talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, 70,000 adet kitap satışı üzerinden tahmini %15 oranında gelir kaybı  için 420,000 FRF talebinde bulunmuştur. Kitabın yasaklanarak, toplatılma emrinin  verildiği tarihte 30,000 adet basılmış olup, aksi halde 70,000 adedin daha  basılabileceği iddia edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;84. İkinci başvuran, birinci başvuranın hesaplarına gönderme yaparak, kitabın  satışından elde edilecek %20'lik kar kaybının tazminini talep etmiştir. Birinci  başvuran tarafından yapılan hesaplamalara göre ikinci başvuranın kaybının  yaklaşık 440,000 FRF olduğu hesaplanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;85. Ayrıca her iki başvuran, para cezası olarak ödemiş oldukları 41,666,666  TL tutarında bir tazminat talebinde bulunmuştur. Birinci başvurana göre 7,400  FRF'na tekabül etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;86. Hükümet yukarıdaki taleplere itiraz etmiştir. Başvuranın erken emeklilik  nedeniyle herhangi bir ekonomik zarara uğramadığını savunmuştur. 1998'den bu  yana emeklilik maaşı aldığını ve Türkiye'de erken emekliler için yaygın olduğu  üzere başka bir istihdam şekline başvurmasına engel teşkil eden herhangi bir  hususun bulunmadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kitap satışına ilişkin iddia edilen satış gelirleri ile ilgili olarak,  kitabın 100,000 adet satacağı yönündeki iddianın tamamen dayanaktan yoksun  olduğunu belirtmiştir. Türkiye'deki en iyi satan kitapların bile bu kadar yüksek  bir satışa ulaşmadığı bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;87. Komisyon Delegesi bu hususta herhangi bir görüş bildirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;88. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile birinci ve ikinci başvuranın 10.  Madde kapsamındaki haklarının ihlali ile ikinci başvuranın 7. Madde kapsamındaki  haklarının ihlali arasında bir neden sonuç ilişkisi olduğu kararına varmıştır.  Başvuru sahiplerine uygulanmış olan ve kendileri tarafından ödenmiş olan para  cezalarının kendilerine geri ödenmesi gerekmektedir. Diğer yandan Mahkeme,  birinci başvuranın Üniversitedeki görevinden atılması ve birinci başvuran ile  ikinci başvuranın söz konusu kitabın gelecekteki satışlarına ilişkin gelir  kayıpları konusundaki zararların tespiti için sunulan delillerin yeterli  olmadığı görüşündedir. Adil bazda bir değerlendirme yapılarak, Mahkeme maddi  zararlar için birinci başvurana 67,400 FRF ve ikinci başvurana 17,400 FRF  tutarında bir tazminatı uygun görmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Manevi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;89. Birinci başvuran Sn. Başkaya, mahkum edilmesi ve 15-20 ay hapis yatmış  olması nedeniyle meydana gelen mağduriyetin tazmini için 1,000,000 FRF talebinde  bulunmuştur. Akademik kariyerinde ilerleme ilişkin meşru beklentileri mevcut  iken, bu önlemler Üniversitedeki görevine son verilmesine neden olmuştur.  Önlemler, sadece akademik ve entelektüel hayatını etkilemekle kalmamış, aynı  zamanda siyasette etkin şekilde rol alma ve seçimlere katılma olanağını da  ortadan kaldırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;90. İkinci başvuran, herhangi bir meblağ belirtmeksizin ceza davası,  mahkumiyeti ve hapis yatmasından kaynaklanan zararın tazmin edilmesini talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;91. Hükümet, ihlale ilişkin bir tespitin yapılmasının Sözleşme'nin 41.  Maddesi kapsamında adil tazmin teşkil edeceği, mağduriyet iddialarının temelsiz  olduğu ve birinci başvuran tarafından talep edilen meblağın çok yüksek olduğu  görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;92. Komisyon delegesi bu konuda görüş bildirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;93. Mahkeme her iki başvuru sahiplerinin, yalnızca Mahkeme tarafından  ihlallerin tespit edilmesi ile tazmin edilebilecek düzeyin ötesinde sıkıntı ile  karşılaştıkları düşüncesindedir. Mevcut davada tespit edilen ihlallerin özünü de  dikkate alıp adil bir bazda karara vararak manevi tazminat kapsamında birinci  başvurana 40,000 FRF ve ikinci başvurana 45,000 FRF tutarında bir ödemeyi uygun  görmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Yasal Giderler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;94. Birinci başvuran yerel takibata ilişkin giderleri için açık şekilde  250,000 FRF ve Sözleşme kurumları nezdindeki giderleri için 100,000 FRF  tutarında bir ödeme talebinde bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;95. İkinci başvuran Mahkeme'den, kendisinin avukatı ile 25,000 Amerikan  Doları ödenmesine ilişkin sözleşmesini dikkate almasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;96. Hükümet, talep edilen meblağların yerel mahkemelerde Türk avukatları  tarafından kazanılan ücretlere kıyasla abartılı olduğunu ve usulüne uygun olarak  doğrulanmadığını bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;97. Komisyon delegesi görüş bildirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;98. Mahkeme yukarıda anılan talepleri emsal kararında tespit edilen ölçütler  ışığı altında özellikle de Sözleşmenin ihlalinin önlenmesi veya düzeltilmesi  için anılan masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak tahakkuk etmiş ve  nicelik açısından makul olup olmadığı inceleyecektir. Nicelik açısından, belli  ölçüde yardımcı olma ihtimali olmasına karşın Mahkeme kendisinin yerel ölçekler  ve uygulamalara bağlı olmadığı görüşündedir. (birçok diğer otoritenin yanı sıra,  13 Temmuz 1995 tarihli Tolstoy - Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi, No. 316, s.  83, Madde 77 ve 25 Mart 1999 tarihli Nikolava - Bulgaristan kararı, 1999  Raporları, s. 1, Madde 79). Mahkeme, taleplerin dayanaktan yoksun ve aşırı  olduğu yönündeki Hükümet'in görüşüne büyük ölçüde katılmaktadır. Bu durum  özellikle de, davanın esasına ilişkin görüşlerini mahkemeye sunmamış olan ikinci  başvuran açısından geçerlidir. Adil bazda karara vararak Mahkeme birinci ve  ikinci başvuru sahiplerine, masraf ve gideler kalemleri kapsamında sırasıyla  22,000 FRF ve 15,000 FRF ödenmesini kararlaştırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Temerrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;99. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre  tespit edilmiş olan yıllık %3.47 oranına tekabül eden Fransa'da uygulanan yasal  faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK MAHKEME&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Birinci başvuranın Sözleşme'nin 3. Maddesi ve 14. maddesinin incelenmesine  ilişkin salahiyete sahip olmadığının oy birliği ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Sözleşme'nin 7. maddesinin birinci başvuran açısından ihlal edilmediğinin  oybirliği ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Sözleşme'nin 7. maddesinin ikinci başvuran açısından ihlal edildiğinin  oybirliği ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Sözleşme'nin 10. maddesinin her iki başvuran açısından ihlal edildiğinin  oybirliği ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Başvuru sahiplerinin Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. fıkrası kapsamındaki  şikayetine ilişkin olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin Hükümet'in  ön itirazının oy birliği ile reddine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığına  ilişkin olarak Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin  iddianın altıya karşı bir oy ile kabulüne;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başvuranlar tarafından Sözleşme'nin 10. Maddesi ile bağlantılı olarak 14.  Madde ve 6. Maddenin 1. ve 2. Fıkrası kapsamındaki diğer taleplerin  incelenmesine, oybirliği ile gerek olmadığına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Oybirliği ile&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk lirasına  çevrilmek üzere, davalı devlet tarafından birinci ve ikinci başvuru  sahiplerine:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Maddi zarar için sırasıyla 67,400 (altmış yedi bin dört yüz) ve 17,400  (on yedi bin dört yüz) Fransız Frangının;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Manevi zarar için sırasıyla 40,000 (kırk bin) ve 45,000 (kırk beş bin)  Fransız Frangının;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) yasal giderler için sırasıyla 22,000 (yirmi iki bin) ve 15,000 (onbeş  bin) Fransız frangı tutarının ödenmesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek  bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Adil tazminata ilişkin başvuru sahiplerinin diğer taleplerinin oybirliği  ile reddine&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999  tarihinde Strazburg'da bulunan İnsan Hakları Binası'ndaki halka açık oturumda  tefhim edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza: Luzius Wıldhaber&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza: Paul Mahoney&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. Wildhaber'in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.  Fıkrası ile Mahkeme Kurallarının 74. Kuralının 2. Fırkası uyarınca bu karara  aşağıda belirtilen şerhler eklenmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sn. Palm, Bayan Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn. Greve'nin  müşterek mutabakat şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Sn. Bonello'nun mutabakat şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Sn. Gölcüklü'nün kısmi muhalefet şerhi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paraf: L. W.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Paraf: P. J. M.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM WILDHABER'İN BİLDİRGESİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye kararında (1998 Raporları, s. 1547)  Sözleşme'nin 6. Maddesi'nin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy  kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme'nin çoğunluğu tarafından ulaşılan  görüşü benimsemek durumundayım.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM Palm, Tulkens, Fischbach, Casadevall VE greve'NİN MÜŞTEREK MUTABAKAT  ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sürek - Türkiye (no. 1) davasında Hakim Palm'ın kısmi muhalefet şerhinde  öngörülen daha kapsamlı yaklaşımı kullanarak aynı sonuca varsak da, mevcut  davada Mahkeme'nin 10. Maddenin ihlal edildiğine ilişkin kararını  paylaşıyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bizim görüşümüze göre, muhatap Devlete açılan bu tarz davalarda 10. Madde  hususunun değerlendirilmesi sırasında yayında kullanılan kelimeler üzerinde çok  fazla durulmakta ancak bu kelimelerin kullanıldığı genel bağlam ve bunların  olası etkilerine yeterli dikkat verilmemektedir. Şüphesiz ki söz konusu dil çok  sert hatta şiddetli olabilir. Ancak demokrasilerde, Mahkemenin de vurguladığı  üzere, "savaşçı" kelimeler bile 10. Madde ile koruma altına alınabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkemenin emsal davalarında ortaya çıkan siyasi konuşmalara daha geniş  koruma uygulanmasıyla aynı doğrultuda bir diğer yaklaşım ise kullanılan  kelimelerin kışkırtıcı yapısına daha az önem verip bu konuşmanın yapıldığı  bağlamsal durumun unsurlarına daha fazla önem vermektir. Kullanılan dil şiddeti  kışkırtmak ya da tahrik etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu duruma yol açabilecek  gerçek ve hakiki bir risk var mıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar her davanın  koşullarında genel bağlamı oluşturan çok sayıda farklı aşamanın ölçülü bir  şekilde değerlendirilmesini gerektirmektedir. Başka sorular da sorulmalıdır. Suç  teşkil eden metnin yazarı toplum içerisinde kendi kullandığı kelimelerin  etkisini artırabilecek ve toplumu etkileyebilecek bir kişi midir? Yayına, söz  konusu konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazetede ya da başka bir  ortamda ün sağlayacak şekilde yer verilmiş midir? Kelimeler şiddetin tam  ortasında mıdır yoksa şiddete yakın mıdır?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şok eden ve hakarette bulunan - 10. Maddeyle korunan - dil ile demokratik bir  toplumda hoşgörü hakkını azaltan dil arasında ayrım yapabilmek sadece suç teşkil  eden kelimelerin ortaya çıktığı bağlamın dikkatli bir incelemesiyle  olabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM Bonello'NUN MUTABAKAT ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Çoğunluk ile birlikte 10. Maddenin ihlal edildiği yönünde oy kullandım, ancak  Mahkemenin, yerel yetkililerin başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yaptıkları  müdahalenin demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceğini  belirlemek için uyguladığı ilk ölçütü onaylamıyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu dava ve şiddete tahrikin söz konusu olduğu daha önceki Türkiye'de ifade  özgürlüğü davaları boyunca, Mahkeme tarafından belirlenen en yaygın ölçüt şudur:  başvuranlar tarafından yayınlanan yazılar şiddet kullanımını destekliyorsa ya da  teşvik ediyorsa başvuranların ulusal mahkemelerce mahkum edilmeleri demokratik  bir toplumda haklı sebebe dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ben bu ölçütü yetersiz olarak değerlendiriyorum. Şiddeti tahrik eden  kişilerin ulusal yetkililerce cezalandırılmalarının sadece eğer bu tahrik "açık  ve mevcut bir tehlike" yaratıyorsa, demokratik bir toplumda haklı sebebe  dayandırılabileceği kanaatindeyim. Güç kullanımı soyutsa ve zamanla gerçek veya  olası şiddetin merkezinden kalkıyorsa, ifade özgürlüğü hakkı geçerli  olmalıdır&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu noktada gelmiş geçmiş en önemli anayasa hukukçusunun kanunu ve düzeni  bozabilecek kelimeler hakkında söylediklerini hatırlatmak istiyorum: "Ülkenin  kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren kanunun meşru ve  zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece beğenmediğimiz  ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol etmekten  kendimizi daima alıkoymalıyız."[5]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün garanti altına alınması bir devlete güç kullanımını  savunmayı yasaklama hakkı vermez; ancak böyle bir savunma olası bir kanunsuzluk  yaratıyorsa ya da bunu tahrik ediyorsa ve böyle bir hareketi teşvik ediyorsa  durum faklı olacaktır.[6] Bu bir olasılık ve derece sorunudur[7].&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlike  bulunduğu görüşünü desteklemek için, ciddi bir tehlikenin beklenildiği ya da  savunulduğu ya da başvuranın geçmişteki hareketlerinin kendisinin şiddet  taraftarı olmasının acil ve ağır hareketler doğuracağına inanılması için haklı  sebep sağlayacağı gösterilmelidir.[8]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bazıları tarafından ölüme gebe oldukları düşünülse de, başvuranların  suçlandıkları kelimeler bana göre, kamu düzenini tehdit eden korkunç etkilere  sahip değildir. Türkiye'nin kurtulması için bu ifadelerin derhal bastırılmasının  kaçınılmaz olduğu görüşü de benim için bir şey ifade etmemektedir. Bu ifadeler  ne açık ne de mevcut herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özet olarak, "konuşmalardan doğan hiç bir tehlike açık ve mevcut sayılamaz,  korkulan tehlike tam bir değerlendirme yapılmadan ortaya çıkabilecek kadar yakın  olmadıkça. Değerlendirme yapılarak yalanlar ve yanlışlıklar ile mücadele için  zaman olduğunda, tehlikeyi eğitim yoluyla engellemek için yapılacak şey daha  fazla konuşmaktır, zorla susmak değil"[9].&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(Geçici çeviri)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili hüküm kapsamında  Devlet güvenlik Mahkemesinin "bağımsız ve tarafsız" olmadığı gerekçesi ile 6.  Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği yönündeki Mahkeme'nin çoğunluk görüşüne  katılmadığımı büyük bir üzüntü içinde belirtmek isterim. Bu bağlamda, 9 Haziran  1998 tarihli Incal Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn.  Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn. Wildhaber ve Sn.  Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar- Türkiye kararında  münferiden belirtmiş olduğum muhalif görüşüme gönderme yapmaktayım. İkisi sivil  olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri hakimin mevcudiyetinin, askeri  olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları Yargıtayın incelemesine tabi  olan Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığını herhangi bir  şekilde etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şunları tekrar vurgulamak istiyorum: (1) çoğunluğun kararı dış görünüm  teorisinin haksız olarak genişletilmesinden kaynaklanmaktadır; (2) kararın 79.  paragrafında çoğunluğun yaptığı gibi, "başvuranların Askeri mahkemenin bir üyesi  olan bir ordu yetkilisinin yer aldığı bir hakimler kurulu tarafından  yargılanmaktan endişe duymaları gerektiğinin anlaşılabilir olduğunu" söylemek ve  sonra da sadece Incal örneğini (Çıraklar kararı Incal kararında söylenenlerin  tekrarından ibarettir) dayanak göstermek yeterli değildi;. ve (3) çoğunluğun  şerhi soyuttur ve bu yüzden de hem hakikatlara dayanarak hem de yasal olarak  desteklenmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 19. Maddeyi değiştiren 11 No'lu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren  Mahkeme sürekli bazda faaliyet göstermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[2] Sekreteryanın Notu: A İçtüzüğü, 9 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden  önce (1 Ekim 1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim  1998 tarihine kadar ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar  için geçerlidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[3] Terörizm faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla yürürlüğe girmiş olan bu  kanun, Ceza Kanununda "terörizm fiilleri" veya "terörizm amacıyla işlenen  fiiller" (3. ve 4. maddeler) olarak tanımlanan ve anılan kanuna tabi olan  çeşitli suçlara ilişkindir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[4] İtalik yazılı olan bölüm 31 Mart 1992 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı  ile çıkarılmış, 23 Ocak 1993 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanmış ve 27 Temmuz  1993'te yürürlükten kaldırılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Sekreterya Notu: Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece kararın  baskılı sürümünde verilecek olup (Mahkeme'nin seçkin karar ve hükümlerine  ilişkin resmi raporlar), ancak Komisyon Raporunun bir sureti Sekreterya'dan  temin edilebilecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[5] Abrahams - Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250  U.S. 616 (1919) 630.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[6] Brandenburg - Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[7] Schenck - Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[8] Whitney - California, 274 U.S. 357 (1927) 376.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[9] Whitney - California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927)  377.&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-2817270066389344774?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/2817270066389344774/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=2817270066389344774' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2817270066389344774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/2817270066389344774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/bakaya-ve-okuolu-trkiye-davasi.html' title='BAŞKAYA VE OKÇUOĞLU / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-5069052266321381383</id><published>2006-10-21T04:40:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T04:40:58.463-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>BOTTA / İTALYA KARARI</title><content type='html'>(21439/93) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;24 Şubat 1998&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;I. DAVANIN OLUŞUMU&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu Bay Maurizio Botta, Trezzano sul Naviglio'da (Milan) yaşayan 1939  doğumlu bir İtalyan vatandaşıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu, 26 Mart 1991 tarihinde Comacchio (Ferrara) belediye başkanına  yazarak, Lido degli Estensi kıyısındaki özel plajların hiçbirinin, ilgili  yasanın gereklerine karşın, özürlü insanların plaja ve denize girmelerini  sağlayacak araçlarla donatılmamış olduğundan şikâyetçi olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ertesi yıl, bu durumun düzeltilmesi için herhangi bir adımın atılmadığını  gören başvurucu, yerel sahil görevlisinden gereken araçlarla donatılmamış bir  kamuya açık plaja arabasıyla girmesine izin verilmesini istemiş ve bu izni  almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Ağustos 1991'de, Deniz Ticaretinden sorumlu Bakanı, Ravenna liman müdürünü  ve Comacchio belediye başkanını ve belediye başkan yardımcısını İtalyan Ceza  Yasasının 328. maddesi kapsamında bir suç oluşturan resmi bir görevi ihmal  ettikleri (omissione Divan atti d'ufficio) suçlamasıyla şikayet etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12 Mayıs 1992'de, Ferrara soruşturma yargıcı soruşturmasını tamamladıktan  sonra, plajlarla ilgili imtiyaz sözleşmelerinin hepsi de plajların özürlü  insanlar için gereken araçlarla donatılması yükümlülüğüne ilişkin bir koşul  içerdiğinden Ceza Yasasında tanımlanan suçun işlendiğine dair kanıt bulunmaması  nedeniyle takipsizlik kararı vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16 Eylül 1992'de, savcılık başvurucuya, şikayeti hakkında takipsizlik kararı  verildiğini telefonla bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9 Ağustos 1997'de Comacchio Bölge Konseyi söz konusu sahilin, bu kuruluşlarla  ilgili yasa uyarınca en geç 30 Nisan 1999'da tamamlanmak üzere,  iyileştirilmesine ilişkin planı kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. AVRUPA İNSAN HAKLARI KOMİSYONU ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyona 30 Temmuz 1992'de yapılan başvurunun kabul edilebilir olduğu 15  Ocak 1996 beyan edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Dostça çözümü sağlamak için başarısız kalan bir girişimden sonra Komisyon,  olayları ortaya koyan ve altıya karşı yirmi dört oyla 8. Maddenin ihlal  edilmediği, ve oybirliğiyle 8. Madde ile birlikte değerlendirilen 14. Maddenin  ihlal edilmediği görüşünü belirten bir raporu 15 Ekim 1996'da kabul  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, davayı 4 Aralık 1996'da Mahkemeye göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. KARAR ÖZETİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. SÖZLEŞMENİN 8. MADDESİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvurucu öncelikle, özel plaj işletmelerine atfedilebilir ihmalleri, yani  özürlü insanların kullanabileceği araçların bulunmamasını, gidermek için uygun  önlemleri almada İtalyan Devletinin başarısızlığından kaynaklanan kişiliğini  geliştirmesinin ve özel yaşamının zedelendiğinden şikâyet etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkemenin görevi Bay Botta tarafından ileri sürülen hakkın, Sözleşmenin 8.  Maddesinde ortaya koyulan "özel yaşama saygı" kavramı ile bağdaşıp  bağdaşmadığını belirlemektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme'ye göre özel yaşam kişinin fiziksel ve psikolojik bütünlüğünü içerir;  Sözleşmenin 8. Maddesinde yer alan garanti her şeyden önce, dışarıdan bir  müdahale olmaksızın, her bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerinde kişiliğini  geliştirmesini sağlamaya yöneliktir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Eldeki davada başvurucu esas olarak devletin bir eyleminden değil, eylemde  bulunmamasından şikâyetçi olmuştur. 8. Maddenin temel amacı bireyi kamu  makamlarının keyfi müdahalelerine karşı korumak olmakla birlikte bu, devleti  yalnızca böyle bir müdahaleden kaçınmak zorunda bırakmakla kalmaz: Bu negatif  yükümlülüğün yanı sıra özel ya da aile yaşamına saygının doğasından kaynaklanan  pozitif yükümlülükler de olabilir. Bu yükümlülükler, bireylerin kendi  aralarındaki ilişkiler alanında bile özel yaşama saygının sağlanabilmesine  yönelik önlemlerin alınmasını içerebilir. Bununla birlikte saygı kavramı kesin  bir biçimde tanımlanmamıştır. Bu tür yükümlülüklerin var olup olmadığını  saptayabilmek için, genel çıkar ile bireylerin çıkarları arasında sağlanması  gereken adil dengenin göz önünde tutulması gerekir ki devletin bunda her halde  takdir yetkisi vardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bir başvurucunun talep ettiği önlemlerle başvurucunun özel ve/ya da  aile yaşamı arasında yakın ve doğrudan bağlantı bulunduğunda, devletin bu tip  yükümlülükleri olduğunu kabul etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bununla birlikte eldeki davada Bay Botta tarafından ileri sürülen hak, yani  tatilleri sırasında normal olarak ikamet ettiği yerden uzaktaki bir yerde kıyıya  ve denize ulaşabilme hakkı, devletin özel plaj işletmelerinin ihmallerini  gidermek ve başvurucunun özel yaşamını düzeltmek için almaya zorlandığı  önlemlerle doğrudan bağlantısının tasavvur edilebilir olmadığı geniş ve belirsiz  bir alanı olan kişiler arası ilişkilerle ilgilidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu nedenle 8. Madde burada uygulanamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Bkz. Kararın 26. ve 30-34. Paragrafları ve Hüküm kısmının 1. fıkrası.]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Madde, Sözleşmenin ve Protokollerinin maddi hükümlerinin tamamlayıcısı  niteliğindedir. Yalnızca bu hükümlerin güvence altına aldığı hakların ve  özgürlüklerin kullanılmasıyla bağlantılı olarak bir etkisinin olması nedeniyle  bağımsız bir varlığa sahip değildir. 14. Maddenin uygulanması bu hükümlerin  ihlal edilmiş olması koşuluna bağlı değilse de -maddenin otonomluğu bu kadardır-  davayı oluşturan olaylar bu hükümlerin bir ya da birkaçının sınırları içinde  kalmadıkça 14. Maddenin uygulanmasına yer bulunmamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme 8. Maddenin uygulanabilir olmadığı sonucuna vardığından 14. Madde  davaya uygulanamaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;[Bkz. Kararın 36. ve 38. Paragrafları ve Hüküm kısmının 2. fıkrası.]&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Karar dokuz yargıçtan oluşan bir Daire tarafından verilmiştir. Bunlar; Bay F.  Gölcüklü (Türk), Başkan, Bay F. Matscher (Avusturyalı), Bay C. Russo (İtalyan),  Bay R. Pekkanen (Fin), Sir John Freeland (Britanyalı), Bay L. Wildhaber  (İsviçreli), Bay G. Mifsud Bonnici (Maltalı), Bay B. Repik (Slovak) ve Bay P.  Jambrek (Sloven).&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-5069052266321381383?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/5069052266321381383/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=5069052266321381383' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/5069052266321381383'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/5069052266321381383'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/botta-italya-karari.html' title='BOTTA / İTALYA KARARI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-8296171985242143803</id><published>2006-10-21T04:28:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:39:56.303-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>BÜKER / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(29921/96) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;24 Ekim 2000&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Davanın nedeni, bir Türk vatandaşı olan Cengiz Büker'in ("başvuran"), 2  Ekim 1995 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme'nin  ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları  Komisyonu'na ("Komisyon") yaptığı başvurudur (başvuru no. 29921/96).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Başkan tarafından başvurana Mahkeme huzurunda kendi kendisini temsil etme  izni verilmiştir (İçtüzük 36/3) fakat başvuranın isminin açıklanmaması yönündeki  talebi reddedilmiştir (İçtüzük 47/3). Davalı Hükümet ("Hükümet") bu yargılamaya  yönelik olarak Ajan tayin etmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Başvuran, iç hukuktaki bir mahkemenin kendi lehinde vermiş olduğu kararı  müteakip üniversitedeki görevine makul bir süre içinde iade edilmediği  gerekçesiyle Sözleşme'nin 6. maddesi uyarınca şikayette bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Başvuru, Mahkeme'ye, 1 Kasım 1998 tarihinde, Sözleşme'nin 11 No'lu  Protokolü yürürlüğe girdiğinde (11 No'lu Protokol'ün 5. maddesinin 2. fıkrası)  gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Başvuru, Mahkeme'nin 3. Bölümü'ne verilmiş (İçtüzük, 52. madde, 1.fıkra)  ve bu bölüm içinde davayı inceleyecek olan daire (Sözleşme'nin 27§1 Maddesi),  İçtüzüğün 26§1 maddesine uygun olarak teşekkül etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. 21 Mart 2000 tarihli bir kararla Daire, başvuruyu kabuledilebilir  bulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Taraflara danıştıktan sonra, Daire, duruşma yapmaya gerek olmadığına karar  vermiştir. Ne başvuran ne de Hükümet, kabuledilebilirlik sonrası süreçte davanın  esaslarına ilişkin olarak görüş sunmuşlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;OLAYLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I.Davaya Esas Teşkil Eden Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran, başlangıcı 9 Aralık 1985 olan iki yıllık bir sözleşmeyle Erciyes  Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yardımcı doçent olarak çalışmaktadır. Türk hukuku  uyarınca kendisi memur statüsündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Üniversite rektörlüğü 21 Aralık 1987'de başvuranın mesleki yetersizliğini  gerekçe göstererek sözleşmesini yenilememe kararı almış, fakat bu karardan  bankadan maaşını çekmeye gittiğinde haberdar olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Bunun üzerine başvuran 4 Mart 1988 tarihinde rektörlüğün bu kararına  karşı Kayseri İdare Mahkemesi'nde dava açmıştır. 6 Aralık 1989 tarihinde (karar  no.1), adı geçen mahkeme, idarenin başvuranın mesleki yetersizliğine ilişkin  görüşünü kanıtlayamadığı gerekçesiyle başvuranın lehine karar vermiş ve idari  kararı iptal etmiştir. 29 Haziran 1990 tarihinde, mahkemenin verdiği karar  Üniversite rektörlüğüne tebliğ edilmiş; ancak rektörlük, iç hukukta öngörülen 60  günlük süre içinde mahkeme kararına uymamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Rektörlük bu kararı temyiz etmiş ve dosya 22 Mayıs 1990 tarihinde,  Danıştay'a gönderilmiştir. 13 Haziran 1990 tarihinde Danıştay 5. Dairesi,  Kayseri İdare Mahkemesi'nin anılan kararını bozmuştur. 30 Temmuz 1990 tarihinde,  karar, Üniversite rektörlüğüne tebliğ edilmiş ve dava dosyası da Kayseri İdare  Mahkemesi'ne geri gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. 5 Temmuz 1991 tarihli kararla (karar no.2) Kayseri İdare Mahkemesi,  Danıştay'ın kararına uymuş ve Üniversite Rektörlüğü'nün başvuranın sözleşmesini  yenilememe kararını kanuna uygun bulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 21 Ağustos 1991 tarihinde, başvuran, bu kararı Danıştay 5. Dairesi'nde  temyiz etmiştir. 4 Ekim 1991 tarihinde dosya mahkemeye gönderilmiş ve 18 Mart  1992 tarihinde Danıştay 5. Dairesi Kayseri İdare Mahkemesi'nin 5 Temmuz 1991  tarihli kararını onamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 13 Ekim 1992 tarihinde, başvuran, Danıştay 5. Dairesine başvurarak karar  düzeltme isteminde bulunmuştur. 21 Haziran 1993 tarihinde, Danıştay 5. Dairesi,  Kayseri İdare Mahkemesi'nin 5 Temmuz 1991 tarihli kararını bozarak vermiş olduğu  kararı düzeltmiştir. Dava, Kayseri İdare Mahkemesi'ne gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Kayseri İdare Mahkemesi, 2 Aralık 1993 tarihli kararıyla (karar no.3),  Danıştay'ın 21 Haziran 1993 tarihli kararına uymuş ve yine Üniversite  Rektörlüğü'nün 1987 yılında vermiş olduğu kararı iptal etmiştir. 19 Şubat 1994  tarihinde bu karar Üniversite Rektörlüğü'ne tebliğ edilmiştir. Rektörlük, iç  hukukun öngörmüş olduğu 60 günlük süre içersinde yine kararın gereğini yerine  getirmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 23 Şubat 1994 tarihinde Üniversite Rektörlüğü Kayseri İdare Mahkemesi'nin  kararını (karar no.3) temyiz etmiştir. 27 Haziran 1994'te Danıştay 8. Dairesi,  temyiz başvurusunu reddetmiş ve kararı onamıştır. Kararda, idarenin, başvuranın  mesleki yetersizliğine ilişkin görüşünü kanıtlayamadığı yine ifade  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17.Üniversite Rektörlüğü Danıştay 8.Dairesine karar düzeltme talebinde  bulunmuştur. 23 Mart 1995 tarihinde, Danıştay 8. Dairesi bu talebi  reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. 25 Mart 1995 tarihinde başvuran, Rektörlüğe noter aracılığıyla bir yazı  göndererek üniversitedeki eski görevine iade edilerek maaş ve diğer parasal  haklarının kendisine verilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19.7 Aralık 1995 tarihinde başvurana Üniversite Rektörlüğünden 23 Kasım 1995  tarihi itibariyle göreve iade edildiğini bildiren 4 Aralık 1995 tarihli bir yazı  gönderilmiş ve15 Aralık 1995'te de başvuran, göreve başlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. 27 Aralık 1995 tarihinde başvuran istifa ederek, Rektörlükten emeklilik  işlemlerinin başlatılmasını istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Başvuran Kayseri İdare Mahkemesi'nde Üniversite Rektörlüğüne karşı açtığı  üç ayrı dava ile görevine iade talebini onaylayan iç hukuk mahkemelerinin  kararlarına uygun olarak hak kazandığı maaş ve diğer parasal haklarının  ödenmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Kayseri İdare Mahkemesi 25 Ocak 1994, 25 Ocak 1995 ve 16 Ocak 1996  tarihinde verdiği üç ayrı kararda, Rektörlüğün adı geçen mahkemenin başvuran  lehine vermiş olduğu iki kararın gereklerini 60 günlük süre içinde gayri kanuni  olarak yerine getirmediği ve Rektörlüğün, sözleşmesini feshetme kararının hukuk  dışı bulunması hususunda başvuranın uğradığı zararlardan sorumlu olduğu sonucuna  varmıştır. Söz konusu dönemde başvuranın maaşının ve diğer parasal haklarının  ödenmesine karar vermiştir. Nihayetinde bu miktarlar başvurana ödenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili İç Hukuk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. İdari Yargılama Usulü Kanunu:&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Madde 28/1: (10 Haziran 1994 tarihindeki değişiklik uyarınca)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdare, ...idari mahkemelerin esasa...ilişkin kararlarının icaplarına göre  gecikmeksizin işlem tesis etmeye veya eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre  hiçbir şekilde kararın idareye tebliğinden başlayarak otuz günü geçemez."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 28/3:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"...İdari mahkemelerin kararlarına göre işlem tesis edilmeyen veya eylemde  bulunulmayan hallerde idare aleyhine... yetkili idari mahkemede maddi ve manevi  tazminat davası açılabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 28/4:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme kararlarının otuz gün içinde kamu görevlilerince kasten yerine  getirilmemesi halinde ilgili, idare aleyhine dava açabileceği gibi, kararı  yerine getirmeyen kamu görevlisi aleyhine de tazminat davası açılabilir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 52: (5 Haziran 1990'daki değişiklik uyarınca)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1.Temyiz...yoluna başvurulmuş olması, hakim, mahkeme veya Danıştay  kararlarının yürütülmesini durdurmaz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;...&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4.Kararın bozulması, kararın yürütülmesini kendiliğinden durdurur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 54/1: (5 Haziran 1990'daki değişiklik uyarınca)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Taraflar, ...Danıştay'ın temyiz üzerine verdiği kararlar...hakkında bir  defaya mahsus olmak üzere kararın tebliği tarihini izleyen onbeş gün içinde  düzeltme isteminde bulunabilirler..."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Sözleşmenin 6/1 Maddesinin İhlali İddiası:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Başvuran, Üniversite yönetiminin idare mahkemelerinin kendi lehinde  vermiş olduğu kararları uygulamaması nedeniyle üniversitedeki görevine iade  edilmesinin yedi buçuk yıl sürdüğünü ve bu nedenle Sözleşme'nin 6/1 maddesinin  ihlal edildiğini öne sürmektedir. 6/1 aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Medeni hak ve yükümlülüklerinin belirlenmesinde...herkes davasının makul bir  süre içinde... hakkaniyete uygun bir biçimde görülmesini isteme hakkına  sahiptir."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Madde 6/1'in Uygulanabilirliği&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Mahkeme, söz konusu dönemde memur olan başvuranın Sözleşme'nin 6/1  maddesindeki koruma önlemlerine dayanabileceği hususunun tartışılmadığına dikkat  çeker. Mahkeme, statüsüne rağmen başvuranın, kamu hukuku tarafından tevdi edilen  yetkileri ve Devletin ve diğer kamu görevlilerinin genel çıkarlarını korumak  için oluşturulan görevlerin kullanılmasına doğrudan veya dolaylı katılımını  içeren bir görevde bulunmadığı için aksi yönde düşünmek için herhangi bir sebep  görmemektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Madde 6/1 uygulanabilir bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Madde 6/1'e Uygunluk&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Hükümet yargılamanın, tarafların muhtelif derecelerde değişik iç hukuk  yollarına başvurmalarını içeren karmaşık bir süreç olduğunu belirtmiştir.  Hükümet, bu sürecin, başvuranın işlemleri başlattığı tarih olan 4 Mart 1988'de  başladığını ve Danıştay 8. Dairesinin Üniversite Rektörlüğünün karar düzeltme  talebini reddettiği 23 Mart 1995 tarihinde de bittiğini belirterek bu sürenin  yarısının başvuranın açtığı davalar ve bunların yürütülmesiyle geçtiğini öne  sürmüştür. Dahası Hükümet, Üniversite yetkililerinin yanı sıra ilgili dönemde on  dörtten fazla karar veren yerel mahkemelerin de makul olmayan bir gecikmeyle  suçlanamayacağını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Başvuran, yetkililerin, gayri hukuki olarak görevden uzaklaştırıldığına  ilişkin şikayetini onaylayan Kayseri İdare Mahkemesi'nin ilk kararına uymadığını  belirtmektedir. Yetkililerin yargı kararlarına uymamasının kendisini bu  kararların gereklerini yerine getirmek için temyiz sürecine başvurmak zorunda  bıraktığını ve temyize gitme hakkını kullandığı için hatalı bulunamayacağını öne  sürmektedir. Başvurana göre, olağandışı olduğunu düşünmediği yargılamanın  uzunluğu kendi sorumluluğu olarak görülemez. &lt;/p&gt;  &lt;p&gt;28. Mahkeme, başvuranın, sözkonusu yargılamanın uzunluğunun ‘olağandışı'  olmadığını kabul ettiğini müşahede etmektedir. Başvuran, görüşünde, yetkililerin  kendi lehine verilen ilk karara uymamalarının kendisini bu kararın uygulanmasını  sağlamak için çeşitli vesilelerle mahkemelere tekrar başvurmak zorunda  bıraktığını belirtmiştir.&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;29. Mahkeme, Sözleşme'nin 6/1 maddesi tarafından güvence altına alınan dava  açma hakkının, bir Sözleşmeci Devlet'in iç hukuk sistemi, taraflardan birinin  zararına olarak, kesin ve bağlayıcı yargısal kararın yürütülmesini sağlayamadığı  takdirde, aldatıcı olacağını düşünmektedir. Sözleşme'nin 6/1 maddesinin yargısal  kararların uygulanmasını korumaksızın davacılara ayrıntılı usuli güvenceler  getirmesi gerektiği şeklinde düşünülmesi mümkün değildir (bkz.19 Mart 1997  tarihli Hornsby-Yunanistan kararı, RD 1997-II. s.510-511, §40).&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;30. Mahkeme, başvuranın şikayetinin, üniversite yetkililerinin yerel bir  mahkemenin nihai kararının gereğini yerine getirmemesine ilişkin olmadığına  dikkat çekmektedir. Başvuranın dayanak olarak gösterdiği Kayseri İdare  Mahkemesi'nin 6 Aralık 1989 tarihli kararı kendisinin işverene yönelik haklarını  sona erdirici nitelikte olmayıp, Danıştay 8.Dairesi'nin 23 Mart 1995 tarihli,  üniversitenin 27 Haziran 1994 tarihinde yapmış olduğu karar düzeltme talebini  reddettiği kararla sonuçlanan temyiz ve karşı temyiz sürecinin ilk aşamasını  teşkil etmektedir (bkz. 17. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Mahkeme, başvuran tarafından şikayet konusu edilen bir durumu bütünüyle  Sözleşme'nin ışığında değerlendirmek zorunda olduğunu hatırlatır. Bu görevi  yerine getirirken kendisine sunulan kanıtlar uyarınca başvurandan değişik bir  hukuki çıkarıma varmakta da özgürdür ( örneğin, bkz., 6 Kasım 1980 tarihli  Gazzardi-İtalya kararı, A Serisi no. 39, S. 23, §63).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Bunu göz önünde bulunduran Mahkeme, başvuranın davasını, m. 6/1'de  öngörülen ‘makul süre' gerekliliğine uygunluk açısından inceleyecektir. Bu  bağlamda Mahkeme, başvuranın şikayetinin davalı Hükümet'e bu başlık altında  bildirildiğine ve tarafların da görüşlerini buna göre hazırladığına dikkat  çeker.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Mahkeme, başvuranın iddiasının nihai olarak belirlenmesi için geçen  sürenin makuliyetini, Mahkeme'nin genel kriterleri uyarınca değerlendirecektir.  Bu kriterler: davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili yetkililerin davayı  takibi ve ihtilafta başvuranın tehlikedeki çıkarı (bkz, no. 30979/96, AİHM 2000,  Frydlender-France [GC].&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın hakkını arama sürecinin 4 Mart 1988'de  Üniversite yönetimini dava etmesiyle başladığını ve 7 Aralık 1995'te Üniversite  yönetiminin göreve iade edildiğine ilişkin yazısıyla son bulduğuna dikkat çeker.  Mahkeme, Hükümet'in yargılama sürecinin, Danıştay'ın üniversitenin karar  düzeltme talebini reddettiği tarihte sona erdiğine ilişkin itirazına  katılmamaktadır. Mahkeme'nin kanaatine göre, kararın gereğinin yerine  getirilmesindeki gecikme de yargılamanın uzunluğuna eklenmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Bu yedi buçuk yıllık süre istisnai bir biçimde uzundur ve daha yakın bir  incelemeye layıktır. Bu sürenin uzunluğu, hiçbir biçimde, dava konusunun  karmaşıklığı, üniversite ve başvurana iç hukuk yollarının tanımış olduğu  karşılıklı temyiz yollarının kullanılması gibi kavramlarla açıklanamaz. Mahkeme,  her iki tarafın da başvurduğu iç hukuk mahkemelerinin kararlarını göreceli  olarak hızlı verdiğine de dikkat çeker.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Mahkeme, işle ilgili ihtilafların doğaları gereği, işten çıkarılması  nedeniyle geçim kaynaklarını yitirecek olan ilgili kişi bakımından doğuracağı  tehlikeler karşısında hızlı karar verilmesi gerektiğini hatırlatır (üstte adı  geçen Frydlendler kararı §45). Mahkemeye göre, işbu davada asıl sorun,  başvuranın, alanında akademik ve araştırmacı yeterliliğe sahip olup olmadığıdır.  Basit bir işveren-işçi uyuşmazlığının bu kadar uzun sürmesi, bu tür davalarda,  iç hukuk sisteminin etkinliği sorununu akla getirmelidir. Davalı Hükümet'in öne  sürdüğü gibi, tarafların başvurabileceği birçok iç hukuk yolunun bulunması, ilke  olarak, kişi haklarının korunmasına uygun olarak değerlendirilebilmesine karşın,  bu durum, yetkilileri Sözleşme'nin 6/1 maddesi uyarınca üstlendikleri hukuk  sistemlerini, mahkemelerin makul bir süre içinde karar vermek de dahil olmak  üzere yükümlülüklerini yerine getirecek şekilde düzenleme görevinden muaf tutmaz  (bkz. Üstte adı geçen Frydlender kararı, §45). Başvuran yargılama sürecinin  uzunluğunun ‘olağandışı' olmadığını düşünse de bu süre Sözleşme'nin 6/1 maddesi  anlamında makul olarak değerlendirilemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Mahkeme, sürenin uzunluğunun aşırı olması nedeniyle Sözleşme'nin 6/1  maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. Sözleşmenin 41.Maddesinin Uygulanması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Sözleşme'nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;‘Mahkeme, işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder.'&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. A. Zararlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Başvuran bu başlık altında maddi ya da manevi herhangi bir tazminat  talebinde bulunmamıştır. Maaş kaybı nedeniyle tazminat aldığını, ancak aldığı  miktarın iç hukuk mahkemelerinde sürdürdüğü mücadelesinde karşılaştığı  sıkıntıları karşılamaya yetmediğini dile getirmekle yetinmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Hükümet, 6.Madde kapsamındaki şikayetin esasına ilişkin olarak sunduğu  görüşlerde başvuranın sözleşmesinin yenilenmemesinden dolayı uğradığı zarara  yönelik yerel mahkemeden tazminat aldığına işaret etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Mahkeme, maddi tazminat başlığı altında herhangi bir ödemenin yapılmasına  gerek olmadığını düşünmektedir. Başvuran herhangi bir talepte bulunmamış ve  Hükümet tarafından da işaret edildiği üzre kendisi, maddi kaybına ilişkin  olarak, yerel mahkemeden tazminat almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Manevi zarar hususunda ise Mahkeme, başvuranın, üniversite yetkilileriyle  düştüğü anlaşmazlığı hızlı bir biçimde sonuçlandıramaması nedeniyle hayal  kırıklığı ve endişe içinde olabileceğinin düşünülebileceği kanaatindedir.  Mahkeme, hakkaniyet ilkesine uygun olarak, başvurana 5000 Fransız Frangı  tutarında tazminat ödenmesine karar vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Masraflar ve Harcamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Başvuran bu başlık altında da herhangi bir talepte bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Mahkeme, başvuranın, bu başlık altında herhangi bir talepte  bulunmamasının bu haktan vazgeçtiği şeklinde düşünülmesi gerektiği  kanaatindedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. B. Temerrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Mahkeme'nin elindeki bilgilere göre, bu kararın alınması sırasında  Fransa'da geçerli yıllık yasal faiz oranı % 2.74'tür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU SEBEPLERDEN ÖTÜRÜ, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.1. Sözleşme'nin 6/1 hükmünün ihlal edildiğine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Sözleşme'nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren  3 ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV ve masraflarla birlikte, ödeme  tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere 5.000 Fransız  Frangı'nın, davalı Devlet tarafından ödenmesine,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b)(b) üç aylık süre sonunda yapılan ödemeler için yıllık % 2.74 faiz  uygulanmasına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KARAR VERMİŞTİR.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İşbu karar İngilizce olarak verilmiş ve 11 Nisan 2000 tarihinde, İçtüzüğün  77.maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tefhim edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;S.Dollé J.P.Costa&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Başkan&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-8296171985242143803?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/8296171985242143803/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=8296171985242143803' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/8296171985242143803'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/8296171985242143803'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/bker-trkiye-davasi.html' title='BÜKER / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-1596552619092739361</id><published>2006-10-21T04:27:00.000-07:00</published><updated>2006-10-21T04:28:16.632-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>CEYLAN / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(23556/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;8 Temmuz 1999&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuru, Sözleşme'nin eski 32/1 ve 47. maddeleri ile belirlenen üç aylık  süre içinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon") tarafından,  Sözleşme'nin3 eski 19. Maddesi gereği, 17 Mart 1998 tarihinde Mahkeme'ye  sunulmuştur. Dava, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine eski 25. Madde gereğince Münir  Ceylan adında bir Türk vatandaşı tarafından 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a  yapılan 23556/94 no'lu başvuruya dayanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) maddeleri ile eski Divan  İçtüzüğü A'nın1 32.maddesinin 2. paragrafına dayanmaktadır. Talebin amacı,  davadaki olayların davalı devlet tarafından Sözleşme'nin 10.maddesi gereği 14.  maddeyle birlikte ya da tekbaşına üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilip  edilmediğine karar vermektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. İçtüzük madde 33/3 (d)ye uygun olarak yapılan tahkikata mukabil, başvuran  davaya şahsen katılmak istediğini belirtmiş ve kendisini temsil edecek bir  avukat görevlendirmiştir (içtüzük eski madde 30). Avukata Başkan Sn.R. Bernhardt  tarafından yazılı işlemlerde Türkçe kullanılması konusunda izin verilmiştir  (Madde 27/3). Bunu takiben, Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber duruşmada Türkçe  konuşulmasına izin vermiştir. (Tüzük 36/5)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. 11 no'lu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden önce ortaya çıkabilecek  işlemlerle ilgili olarak oluşturulan Dairenin Başkanı Sn.Bernhart (Sözleşme'nin  eski 43. maddesi ve Tüzük eski madde 21) Raportör aracılığıyla hareket ederek  Türk Hükümeti Ajanı, başvuranın avukatı ve Komisyon Delegeleri ile yazılı  işlemlerin organizasyonu hakkında istişarede bulunmuştur (eski içtüzük 37/1 ve  38. maddeler). Netice olarak, 27 Nisan 1998 tarihinde verilen emre uygun olarak  Raportör, sırasıyla başvuranın görüşünü 15 Temmuz 1998, Hükümetin görüşünü ise  31 Temmuz 1998 tarihinde almıştır. 7 Eylül 1998 tarihinde Hükümet görüşlerine  dosyalanmış belgeleri eklemiş ve 25 Şubat 1999 tarihinde ise başvuranın  iddiaları hakkındaki görüşleri 41. madde gereğince dosyalanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 11 No.lu Protokolün, 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra,  dava 5/5. Maddeye uygun olarak Mahkeme'nin Büyük Dairesine sunulmuştur. 22 Ekim  1998 tarihinde Sn. Wildhaber, adaletin düzgün işlemesi amacıyla bu davanın ve  Türkiye hakkında açılan diğer 12 davanın dinlenmesi için bir Büyük Dairenin  oluşturulması gerektiğine karar vermiştir. Bu davalar sırasıyla şöyledir:  Karataş-Türkiye (başvuru no. 23168/94) Arslan-Türkiye (no. 23462/94); Polat  Türkiye Kararı (no 23500/94); Okçuoğlu Türkiye Kararı (24146/94); Gerger Türkiye  Kararı (24919/94) Erdoğdu İnce Türkiye Kararı ( no: 25067/94 ve 25068/94),  Başkaya ve Okçuoğlu-Türkiye (23536/94 ve 24408/94) Sürek ve Özdemir Türkiye  Kararı (No. 23927/94 ve 24277/94), Sürek-Türkiye no. 1 (No.26682/95),  Sürek-Türkiye no 2 (No.24122/94), Sürek-Türkiye no.3 (no.24735/94) ve  Sürek-Türkiye no.4 (no.24762/94).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Bu amaçla oluşturulan Büyük Daire'ye ex officio olarak Türkiye adına  seçilen yargıç Sn. R. Türmen (Sözleşmenin 27/2.Maddesi ve Mahkeme Tüzüğünün 24/4  Maddesi ), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkemenin Yardımcı Başkanı Bn. E.  Palm, Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J-P Costa ve Sn. M. Fischbach, (Sözleşmenin  27/3. maddesi ve içtüzüğün 24/3 ve 5(a) maddesi) katılmışlardır. Büyük Daire'yi  tamamlamak için tayin edilmiş diğer üyeler ise şöyledir: Sn. A.Pastor Ridruejo,  Sn.G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Bn. F. Tulkens, Bn.V. Straznicka,  Sn.V Butkevych, Sn.J. Casadevall, Bn. H. S. Greve, Sn. A.Baka, Sn. R. Maruste ve  Bn.S.Botoucharova (içtüzük 24/3 ve 100/4).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Oğur Türkiye davasında içtüzüğün 28/4 maddesine uygun olarak Büyük Daire'nin  aldığı kararın ışığında davadan çekilmesinden sonra, Sn.Wildhaber, 19 Kasım 1998  tarihinde Sn.Türmen'i duruşmadan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998 tarihinde  Hükümet Sn. F. Gölcüklü'nün ad hoc yargıç olarak kayda geçtiğini onaylamıştır.  (İçtüzük 29/1) Sonuç olarak Sn. Kristaq Traja, davanın geri kalan kısmına  katılamayan Sn. Botoucharova'nın yerini almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Mahkemenin daveti ile (içtüzük 99/1), Komisyon üyelerinden biri olan Sn.  H. Danelius Büyük Dairenin huzurundaki dava muamelelerinde yer alması için  görevlendirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Başkanın kararına uygun olarak sözkonusu dava ile ilgili duruşmanın  Aslan-Türkiye ve Sürek-Türkiye davaları ile aynı anda halka açık olarak 1 Mart  1999 tarihinde Strazburg'da İnsan Hakları binasında yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme önünde&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.D.Tezcan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.M.Özmen,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.B.Çalışkan, Ajan Yardımcısı,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bn.G.Akyüz,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bn.A.Günyaktı,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.F.Polat,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bn.A.Emüler,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bn.I.Batmaz Keremoğlu,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.B.Yıldız,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.Y.Özbek, Avukatlar;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Komisyon adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.H.Danelius, Delege;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Başvuran adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn.H.Kaplan, İstanbul barosu, Avukat.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme Sn.Danelius'un Sn.Kaplan'ın Sn.Tezcan'ın ve Sn.Özmen'in konuşmalarını  dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;DAVANIN ESASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. DAVA ŞARTLARI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Haftalık Yeni Ülke Gazetesindeki Makale&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. İlgili zamanda "Petrol-İş Sendikası"nın başkanı olan başvuran, İstanbul'da  basılan haftalık bir gazete olan Yeni Ülke'nin 21-28 Temmuz 1991 tarihli  basımında "Söz işçinin, yarın çok geç olacak" adlı bir makale yazmıştır. Makale  aşağıda verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da giderek yoğunlaşan devlet terörü, Kürt  halkı üzerinde uluslararsı planda uygulanan, emperyalizmin gündemindeki  politikaların tam bir yansımasından başka bir şey değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ABD emperyalizmi Irak'taki Kürt hareketini kırmak için, önce Kürtleri Saddam  rejimine karşı kışkırtmış, sonra da bu hareketi ezebilecek olan güçlü bıraktığı  Saddam yönetimini Kürtlerin üzerine göndermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç; tüm dünya insanlığının yüreklerini sızlatan görüntüler altında  onbinlerce Kürdün, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklarından kırılması, bir o  kadarının Irak ordusunca yok edilmesi yüzbinlerce insanın yerini yurdunu  terketmek zorunda kalışıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Emperyalizm kendi yarattığı bu tablolar karşısında sahte gözyarlarını  dökerken tüm dünyanın gözü önünde, Türkiye'de giderek yoğunlaşan soykırımına da  seyirci kalmaktadır. Özellikle son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının  ardından, Güneydoğu'da hızla tırmanan yargısız infazlar, toplu gözaltılar,  gözaltında kaybolmalar, gelecek günlerin ne denli zorlu geçeceğinin adeta  habercisidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Son olarak HEP Diyarbakır İl Başkanının büyük bir olasılıkla kontrgerilla  tarafından gözaltında öldürülmesi, cenaze töreninde halka ateş açılarak, polisin  verdiği bilgiye göre 3, yöre halkına göre 10 kişinin öldürülmesi, yüzlerce  insanın yaralanması, bini aşkın insanın gözaltına alınması devlet terörünün son  örneği olmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Anti-Terör Yasasını dikkatlice inceleyenler kolaylıkla göreceklerdir ki, yasa  yalnızca Kürt halkının değil, tüm işçi sınıfımızın ve emekçi yığınlarımızın  ekmek, özgürlük ve demokrasi mücadelesini kırmaya yöneliktir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu yasalar ve bugünkü "devlet terörü" bu nedenle karşısında sadece Kürt  halkını değil, bir bütün olarak emekçi halkımızı bulmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sendikacılar açısından da sorun, birkaç demeç birkaç ilanla  geçiştirilemeyecek kadar önemli ve can alıcıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir takım muğlak kavramlarla, her eylemi, her örgütü, bir terör suçu ya da  terör örgütü olarak tanımlama olanağı yaratan siyasi iktidar ve tekelci sermaye,  uygun bir ortam bulduğu an silahını işçi sınıfımıza çevirmekte tereddüt bile  etmeyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Her zaman belirttiğimiz gibi, işçi sınıfımız ve onun ekonomik, demokratik  örgütleri yalnızca ekonomik talepleri değil, siyasi ve demokratik taleplerini de  ön plana çıkartmak, bu mücadele içerisindeki etkin yerini almalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunun için yasalardaki tüm engellere karşın demokratik kitle örgütleriyle,  siyasi partilerle ittifak yapabilecek tüm kişi ve kuruluşlarla eylem birliği  gerçekleştirmeli, olabildiğince örgütlü ve eşgüdüm içerisinde bu kanlı  katliamlara, bu devlet terörüne karşı çıkmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Aksi takdirde, emperyalizmin güdümünde Kürt halkının sesisi soluğunu kesme  amacındaki tekelci sermaye çevreleri için sıra kaçınılmaz olarak işçi sınıfımıza  ve emekçi halkımıza gelecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Yarın çok geç olacaktır" diyen, tüm halkımızı ve demokrasi güçlerimizi bu  kavganın içinde aktif olarak yer almaya çağırıyoruz."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Başvurana karşı yapılan işlemler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuran aleyhine yapılan suçlamalar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. 16 Eylül 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı,  başvuranı kin ve düşmanlığa tahrik etmek girişiminde bulunmakla suçlamış, Madde  312/1 ve Türk Ceza Kanununun 2. Maddesinin uygulanmasını istemiştir (bkz.  aşağıdaki 15-16. paragraflar).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki İşlemler:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki davada başvuran kendisine  yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Makalenin, Türkiye'nin güneydoğusundaki  insan haklarının ihlali ile ilgili olduğunu iddia etmiş ve bölücülüğe teşvik  etme ya da halk arasında düşmanlık yaymak gibi bir niyetinin olmadığını  belirtmiştir. Başvurana göre demokratik bir toplumda her konu hiçbir kısıtlama  olmaksızın tartışılabilmelidir. Aynı zamanda kendisinin bir sendika başkanı  olarak Türkiye'nin güneydoğusundaki demokrasi sorunları hakkındaki görüşlerini  ifade etme sorumluluğu olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. 3 Mayıs 1993 tarihli kararında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı Türk  Ceza Kanununun 312/2 ve 3. Maddesi gereğince suçlu bulmuş, 1 yıldan 8 aya kadar  hapse ve 100.000 Türk Lirası (TL) para cezasına çarptırmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, başvuranın makalesinde Türkiye'de Kürt halkına zulüm edildiğini,  katledildiğini ve susturulduğunu iddia ettiğini ileri sürmüştür. Özellikle de  Mahkeme makalenin 4. ve 13. cümlelerini; "Türkiye'de Kürtlere karşı soykırımı  uygulanmakta1." ve "1.Kürt halkını surturmayı ve sindirmeyi1."  yorumlamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, başvuranın etnik köken ve din ya da sosyal sınıfa dayalı ayrımcılık  yaparak halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme girişiminde bulunduğu sonucuna  varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Yargıtay işlemleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Başvuran, Yargıtay'a başvurarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin başvuranın  makalesi hakkında yaptığı yoruma itiraz etmiş, yorumlanabilmesi için bir uzman  gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Mahkemenin, başvuranın cezasını tecil etme  kararı vermesi gerektiğini de belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. 14 Aralık 1993 tarihinde Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesinin,  delillerle ilgili değerlendirmesini ve başvuranın savunmasının  kabuledilmemesinin gerekçelerini onayarak başvuruyu reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. Başvuran cezasını tamamlamıştır. Mahkumiyetinin sonucu olarak, siyasi ve  medeni haklarını kaybetmenin yanısıra, Petrol İş Sendikasındaki başkanlık  görevini de kaybetmiştir. (bkz. aşağıdaki 17. para.)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Ceza Hukuku&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Ceza Kanununun 312.Maddesi şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Suç işlemeye aleni olmayan tahrik&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kanunun cürüm saydığı bir fiilli açıkça öven iyi gördüğünü söyleyen veya  halkı kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar hapis ve  altıbin liradan otuzbinliraya kadar ağır para cezasına mahkum olur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Halkı, sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözeterek kin ve  düşmanlığa açıkça tahrik tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve  dokuzbin liradan otuzaltıbin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu  tahrik umum emniyeti için tehlikeli olacak bir şekilde yapıldığı takdirde faile  verilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar 311. Maddenin ikinci fıkrasında sayılan  vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli arttırılır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. Ceza Kanunun 311/2. Maddesi aşağıdaki gibidir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Suç işlemeye aleni tahrik korku ve panik yaratma amacıyla tehdit, tahrik,  her türlü kitle haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak film, gazete,  mecmua ile v.s basın aletleriyle veya elle yazılıp çoğaltılarak yayınlanan ve  dağıtılan yazılan ya da umumi yerlerde levha ile ilan asmak suretiyle olursa  yukarıdaki bentler uyarınca suçlu hakkında tayin olunacak ağır hapis ve hapis  cezaları bir misli arttırılır11"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Bir kimsenin 312. Maddenin 2. Fıkrasına dayanarak mahkum edilmesi  özellikle bazı özel düzenlemelerle yürütülen özel faaliyetlerin tatbik edilmesi  konusunda farklı sonuçları gerektirir. Örneğin bu maddeye göre bir cürümle suçlu  bulunan şahıslar, dernek veya sendika kuramazlar (2908 no'lu kanun, bölüm 4 (2)  (b), bu sendikaların yönetim kurullarında görev alamazlar, (2929 no'lu kanun,  Bölüm 5). Ayrıca, siyasi parti kuramaz ve bu partilere katılamazlar (2820 no'lu  kanun, bölüm 11 (5)) ve milletvekili seçimlerine katılamazlar (2839 no'lu kanun,  bölüm 11 (f3)).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Hükümet tarafından sunulan Cezai İçtihatlar:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Hükümet, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından davaların  geri çekilmesi ile ilgili olarak, verilen altı kararın suretini tedarik  etmiştir. Bu davalardan biri, Ceza Kanunun 312. Maddesine aykırı olarak halkı,  özellikle din farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa, aleni olmayan tahrik etme  ile ilgilidir. Davaların diğer beşi ise, Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713  no'lu) 8. Bölümüne aykırı olarak, devletin bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyi  amaçlayan bölücü propoganda yapan şahıslarla ilgilidir. Basın yoluyla işlenen  suçları içeren bu davaların üçünde, savcının kararında verilen sebeplerden biri,  suçun unsurlarından birinin oluşmamasıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ayrıca, Hükümet yukarıda verilen durumlardan dolayı suçlanan davalıların  suçlu bulunmadığına dair bir kısım Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarını  sunmuştur. Bu kararlar şöyledir: 1996 yılı içinde 19 Kasım tarihli 428 nolu  başvuru, 27 Aralık tarihli 519 nolu başvuru, 1997 yılı içinde, 6 Mart tarihli 33  nolu başvuru, 3 Haziran tarihli 102 nolu başvuru, 17 Ekim tarihli 527 nolu  başvuru, 24 Ekim tarihli 541 nolu başvuru, 23 Aralık tarihli 606 nolu başvuru,  1998 yılı içinde, 21 Ocak tarihli 8 nolu başvuru, 3 Şubat tarihli 14 nolu  başvuru, 19 Mart tarihli 56 nolu başvuru, 21 Nisan tarihli 87 nolu başvuru ve 17  Haziran tarihli 133 nolu başvuru. Kürt sorunu ile ilgili suçların faillerini  beraat ettiren kararlar, suçun bir unsuru olan "propaganda" unsurunun olmayışına  dayanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Sn. Ceylan, 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Mahkum  edilmesinin, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını garanti altına alan Sözleşmenin  9. ve 10. Maddelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Aynı zamanda 10. Madde ile  birlikte 14. Maddeye aykırı olarak, siyasi görüşü nedeniyle fark gözetildiğini  de iddia etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Komisyon, 15 Nisan 1996 tarihinde 23556/94 nolu başvuruyu kabuledilebilir  bulmuştur. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (eski 31. madde) sadece, ilk  şikayeti 10. madde bağlamında incelemiştir. Bu madde ile ilgili olarak bir  ihlalin sözkonusu olduğunu ve 14. madde ile bağlantılı olarak farklı bir konunun  ortaya çıkmadığını ifade etmiştir (2'ye karşı 30 oy). Komisyon görüşünün tam  metni ve rapordaki muhalefet şerhi bu karara ek olarak tekrar  düzenlenmiştir.1&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Başvuran, görüşünde Mahkemeye Sözleşme'nin 6/1, 9, 10 ve 14. Maddelerinin  ihlal edildiği yönünde karar vermesini ve 41. madde gereğince tazminat  verilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Hükümet Mahkemeden "başvuranın iddia ettiği Sözleşme maddelerinin  ihlalinin söz konusu olmadığını ve buna bağlı olarak başvurunun reddedilmesi"ni  talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUK AÇISINDAN&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Başvurusunda Sn. Ceylan, Ceza Kanununun 312. Maddesi gereğince mahkum  edilmesinin, Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu ileri  sürmüştür. Fakat, başvuran, Hükümetin ve Komisyonun teklif ettiği gibi, Mahkeme  önündeki duruşmada, şikayetinin sadece 10.madde bağlamında incelenmesine itiraz  etmemiştir (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye Kararı, 1998-IV Hüküm ve  Karar Raporları s.1569, para. 60). 10.madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,  kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu  olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde  devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı  tutmalarına engel değildir. .&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir  toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak ulusal güvenliğin toprak  bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç  işlenmesinin önlenmesini sağlığın veya ahlakın başkalarının şöhret ve haklarının  korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla  öngörülen bazı biçim koşullarına sınırlamalara ve yaptırımlara  bağlanabilir".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar, başvuranın "söz işçinin, yarın çok  geç olacak" isimli makalesinin yayımlanmasının ardından mahkum edilmesinin,  düşünce özgürlüğü hakkına "müdahale" oluşturduğu kararına varmışlardır. Böyle  bir müdahale, bu koşulun 2. paragrafındaki talepleri karşılamadığı müddetçe  10.maddenin ihlalini ortaya koyacaktır. Mahkeme bu tür amaç veya amaçlara  ulaşmak için "kanun tarafından öngörülüp öngörülmediği" ya da paragrafta ortaya  konan meşru amaçların birden fazlasının mı sebep olduğu veya "demokratik bir  toplumda gerekli olup olmadığı" konularında karar vermelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. "Yasa ile öngörülme"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Başvuranın mahkumiyetinin Ceza Kanununun 312. Maddesinin 2. ve 3.  paragraflarına dayanması tartışılmamıştır ve 10. Maddenin 2. Paragrafında  belirtilen amaçlar nedeniyle "yasa tarafından öngörüldüğü" gözönünde  bulundurulmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Meşru Amaç&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Başvuran bu noktada görüş sunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Hükümet sözkonusu müdahalenin amacının sadece "devlet güvenliği" ve "kamu  düzeninin korunması" (Komisyon'un tespit ettiği gibi) değil, aynı zamanda  "toprak bütünlüğü"nün de korunması olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Ceza Kanunun 312. maddesi, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep, bölge  farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmeyi cezalandırılması  gereken bir suç olarak kabul eder. Kamu emniyetini tehdit eden durumlarda bu tür  suçların cezalarının artırılacağını belirtir (bkz.yukarıdaki 15. paragraf).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Türkiye'nin güneydoğu bölgesindeki güvenlik durumunun hassasiyeti (bkz. 25  Kasım 1997 tarihli Zana Türkiye Kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2539, para. 10) ve  şiddeti artırabilecek olaylara karşı yetkililerin hazır olması gerektiğini  gözönünde bulundurarak, Mahkeme, başvuranın mahkumiyetinin Hükümet tarafından  belirlenen amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiğini kabul etmiştir. Bu dava  ile ilgili olayların meydana geldiği zaman, Türkiye'nin güneydoğu bölgesinde  şiddet kullanmaya dayalı metodlara başvuran bölücü hareketlerin varolduğu  kesinlikle doğrudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. "Demokratik bir toplumda gereklilik"&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Mahkeme huzurunda hazır bulunanların tartışmaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;i) Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Başvuran, bu makalenin şiddete tahrik etmediğini, yasadışı hiçbir  örgütten söz etmediğini ve bölücülüğü teşvik eden bir unsur taşımadığını  belirtmiştir. Başvurana göre Türk yetkililer, düşünce ve ifade özgürlüğüne kendi  içinde ters düşen Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesini kötüye  kullanmışlardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. Hükümet, Alman Ceza Kanunu'nun 130. Maddesi örneğinden yola çıkarak, Türk  Ceza Kanununun 312. Maddesinde belirtilen suçların, Avrupa Konseyine üye diğer  ülkelerin yasalarında da mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Bu tür yasaların  devletlerin demokrasiyi korumalarına yardımcı olduğunu belirtmiştir. Son olarak  da madde 312'nin uygulanmasında hak verilebilir bir "tehlike" sözkonusu olup  olmadığı hususunda Türk Mahkemelerinin görüşlerini değiştirmenin, Strazburg  Kuruluşları'nın görevi olmadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;iii) Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Komisyon 10. maddenin 2. paragrafında "görev ve sorumluluklar"dan  sözedildiğini hatırlatmış ve "kanunsuz siyasi şiddet"e göz yumulmaması için  kişilerin hassas siyasi konularda kendilerini açıkça ifade etmelerinin önemli  olduğu sonucuna varmıştır. Ancak, ifade özgürlüğünün kullanılması, Türkiye'nin  karşı karşıya olduğu sorunların temel nedenlerin açıkça tartışılması ve çözüm  yöntemleri hakkında görüş belirtme gibi hakları kapsamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, makalenin geçmiş yıllar süresince etkisini sürdüren şiddet  konusunda siyasi bir açıklama yapmak amacıyla yazılmış olduğunu ve başvuranın  düşüncelerini makul tabirlerle ifade ettiğini, bu ifadelerde kendisinin şiddete  ya da halkı yasal olmayan yollara başvurmaları için kışkırtmadığını ifade  etmiştir. Komisyonun görüşüne göre, başvuranın mahkumiyeti 10.maddeye uymayan  bir çeşit sansür oluşturmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Mahkemenin Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Mahkeme, Zana-Türkiye'ye Karşı Kararı (yukarıda belirtilen s. 2547-48  para 51) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire Fransa'ya Kararı'nda  belirtildiği gibi, 10. Madde ile ilgili kararlara dayalı temel ilkeleri tekrar  etmiştir. (1999 Raporları, s1.para 45)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel özelliklerinden biridir ve  demokrasinin gelişimi ve her bireyin tatmin olması için gerekli temel şartlardan  birini oluşturur. 10. maddenin 2. paragrafıyla ilgili olarak ifade özgürlüğü,  sadece zararsız olarak nitelendirilen "bilgi" ya da "fikirlere" değil, aynı  zamanda zararlı, rahatsız edici durumlara da uygulanır. Bütün bunlar çoğulculuk,  hoşgörü ve açıkgörüşlü olmanın gereğidir ve bu üç unsur demokratik bir toplumun  vazgeçilmez unsurlarıdır. 10. maddede ileri sürüldüğü gibi, bu özgürlük dikkatli  bir şekilde belirlenmesi gereken bir takım istisnalara tabidir ve herhangi bir  kısıtlama ihtiyacı, ikna edici açıklamalarla birlikte belirlenmelidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafının anlamı dahilindeki "gerekli"  kelimesi "acil bir sosyal ihtiyacın" varlığını ima etmektedir. Böyle bir  ihtiyacın varolup olmadığını değerlendirirken, Sözleşmeye imza atan devletlerin  sahip olduğu belli bir takdir sınırı vardır, fakat bu yetki, bağımsız bir  mahkeme tarafından verilen kararlar da dahil olmak üzere, hem kanunları hem de  bu kanunları uygulayan kararları da içine alacak şekilde Avrupa denetimi ile  uyum içindedir. Bu nedenle Mahkeme, bir "kısıtlamanın" veya "cezanın" 10. Madde  ile korunan ifade özgürlüğü ile uyumlu olup olmadığı konusunda son kararı  vermeye yetkilidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;iii) Mahkeme denetim yetkisini kullanırken, yapılan müdaheleyi, sözkonusu  ifadelerin içeriğini ve bütünlük içindeki kullanılışını kapsayacak şekilde bir  bütün olarak incelemelidir. Özellikle de, sözkonusu müdahalenin "takip edilen  meşru amaca denk olup olmadığı" ve gerekli olduğunu savunmak için devlet  yetkilileri tarafından gösterilen sebeplerin "uygun ve yeterli" olup olmadığı  konularında karar vermelidir. Mahkeme bu şekilde hareket ederek, ulusal  yetkililerin 10. maddede belirtilen kurallarla uyumlu standartlar uyguladığı ve  verdikleri kararları ilgili olayların kabul edilebilir değerlendirmesine  dayandırdıkları konusunda tatmin olmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. Söz konusu makale içeriği ve kullanılan ifadelerin çeşidiyle siyasi  söylem niteliğini kazanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuran, Marksist deyimler kullanarak, birkaç yıl önce Doğu ve Güneydoğu  Anadolu'daki şiddetin yeniden canlanması hakkında bir açıklama arzetmiştir.  Başvuranın iddiasının esası, Kürt hareketinin "işçi sınıfı ve bu sınıfın  ekonomik ve demokratik kuruluşları " tarafından özgürlük ve demokrasi için  verilen genel bir mücadelenin parçası olduğu veya en azından bir parçası olması  gerektiği şeklindedir. Makalenin mesajı şöyledir "kanunlar tarafından yapılan  bütün engellemelere rağmen, birlikte çalışmanın mümkün olduğu bütün demokratik  kuruluşlarla, siyasi partilerle ve her birey veya kuruluşla birlikte hareket  etmek suretiyle "katliamlara" ve "devlet terörüne" karşı çıkarak ve  "örgütlenmenin ve işbirliğinin bütün gücünü kullanarak birlik sağlamalıyız".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Devlet terörü" ve "katliam" kelimelerinin kullanılmasının da gösterdiği  gibi, ülkenin ilgili bölgelerinde Türk yetkililerinin fiilleri hakkındaki  eleştiri sert, kullanılan dil ise keskindir. (bkz.yukarıdaki paragraf 8)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Buna rağmen Mahkeme, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafı bağlamında,  siyasi söylem veya kamu çıkarı ile ilgili konulardaki kısıtlamanın küçük  olduğunu hatırlatmıştır. (Bkz. 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove Birleşik Krallık'a  Karşı Kararı Raporlar 1996-V, s.1957 para. 58). Ayrıca Hükümet ile ilgili olarak  yapılmasına müsaade edilen eleştirinin sınırı, bireyler veya siyasetçiler  hakkında yapılan eleştiriye oranla daha büyüktür. Demokratik bir sistemde,  Hükümetin fiilleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargı otoritelerinin değil,  aynı zamanda kamuoyunun da incelemesine açık olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin güçlü  pozisyonu, özellikle düşmanların eleştirilerine ve haksız saldırılarına başka  yöntemlerle karşılık vermenin mümkün olduğu hallerde, ceza davası başlatma  konusunda çekimser davranmasını gerekli kılmaktadır. Bununla beraber, kamu  düzeninin güvencesi olan devlet yetkililerinin, bu tür durumlara karşı aşırıya  gitmeden ve uygun bir şekilde tepki vermeyi amaçlayan tedbirleri -ceza hukuku  bağlamında bile olsa- benimsemesi mümkündür. (Bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal  Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1567, paragraf 54). Sonuç olarak, bu tür  durumların bir bireye, kamu personeline ya da nüfusun bir kesimine karşı şiddet  kullanmayı tahrik ettiği hallerde, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekli  olup olmadığı incelenirken, devlet yetkilileri daha kapsamlı bir takdir  sınırından faydalanırlar.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Mahkeme, kendisine sunulan davaların evveliyatını, özellikle de terörle  mücadele ile bağlantılı sorunları dikkate almaktadır. (Bkz. yukarıda belirtilen  Incal-Türkiye'ye Karşı Kararı, s.1568, paragraf 58). 15 yıldır Türkiye'de  süregelmekte olan ciddi rahatsızlıkların bu tür görüşlerin yayılması ile  şiddetlenebileceği hakkındaki Türk yetkililerin endişelerini dikkate almıştır  (bkz. yukarıdaki prg. 28). Bu bağlamda, sözkonusu makalenin Körfez Savaşından  kısa bir süre sonra, çok sayıda Kürt kökenli insanın Irak'taki baskıdan kaçıp,  Türk sınırlarına sığındığı sırada yayımlandığı dikkate alınmalıdır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. Mahkeme, başvuranın sendika lideri ve bir siyasetçi olarak yazdığını ve  bu makaledeki sert uslüba rağmen, şiddeti, silahlı direnişi ya da isyanı teşvik  etmediğini gözlemlemiştir. Mahkemenin görüşüne göre bu gözönünde bulundurulması  gereken önemli bir unsurdur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Mahkeme başvurana verilen 1 yıldan 8 aya kadar hapis ve 100.000.-TL. para  cezasının ağır olduğuna dikkati çekmiştir (bkz. yukarıdaki prg. 11).  Mahkumiyetinin sonucu olarak, başvuranın Petrol İşçileri Sendikası'ndaki  başkanlık görevini kaybetmesi gibi, bir takım siyasi ve medeni haklarını da  kaybetmesi dikkate alınmıştır (Bkz. prg. 14 ve 17).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu bağlamda Mahkeme, müdahalenin ölçüsü değerlendirilirken verilen cezanın  şiddetinin ve çeşidinin gözönünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunu  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Sonuç olarak, Sn.Ceylan'ın mahkumiyeti takip edilen amaçlara ve  "demokratik bir toplumda gereklilik" ilkesine uygun değildir. Bu nedenle  Sözleşmenin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİ İLE BAĞLANTILI OLARAK 14. MADDESİNİN İHLAL  EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Başvuran, makalenin sadece, Kürt kökenli bir kimse tarafından yazıldığı  ve Kürt sorunu ile ilgili olduğu için yargılandığını ifade etmiştir. Sözleşmenin  10. maddesi ile birlikte okunduğunda 14. maddenin aleyhine kendisinin  ayırımcılığın kurbanı olduğunu ileri sürmüştür. Madde 14 aşağıda  verilmiştir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk,  renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal  bir azınlığa mensupluk, servet, doşum veya herhangi başka bir durum bakımından  hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Hükümet bu konu ile ilgili olarak görüş sunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. Komisyon, 10. madde ile birlikte okunduğunda Sözleşmenin 14.maddesi  bağlamında farklı bir konunun ortaya çıkmadığı görüşünü ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği şeklindeki sonuç gözönüne  alındığında (bkz. yukarıdaki prg 38), Mahkeme, şikayetin 14. Madde bağlamında  incelenmesini gerekli görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİ'NİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;43. Başvuran, ayrıca, Mahkeme huzurunda Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.  paragrafının ihlal edilmiş olduğunu iddia ederek şikayette bulunmuştur (bkz.  yukarıdaki prg. 21). Fakat Mahkeme, Komisyon'un bu başvurunun kabul  edilebilirliğini incelediği sırada, Sayın Ceylan sözkonusu şikayeti sunmadığı  için, bu aşamada böyle bir şikayette bulunamayacağını tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. SÖZLEŞMENİN 41.MADDESİNİN UYGULANMASI&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Başvuran Sözleşme'nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun tatmin  talebinde bulunmuştur. Bu maddeye göre:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve  ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi  edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar  gören tarafın tatminine hükmeder."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1.Maddi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Başvuran, mahkumiyetinin sonucunda uğradığı gelir kaybını da içine alacak  şekilde, yasal harcamaları ve dava muameleleri ile ilgili harcamalarından oluşan  maddi zararlar için tazminat yoluyla toplam 850.000 Fransız Frangı talep  etmiştir. İddialarına destek olarak, Petrol-İş Sendikası Genel Sekreteri  tarafından imzalanmış yıllık toplam maaşının 1994'te 189.927.25, 1998'de  145.500.36 Fransız Frangı olduğunu gösteren bir belge sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Hükümet, Sözleşme'nin iddia edilen ihlali ile talep edilen maddi zarar  arasında nedensel bir ilişki olmadığını ileri sürmüştür. Her halükarda, Sn.  Ceylan iddia ettiği kazançları ve harcamaları belgelerle kanıtlamamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Mahkeme başvuranın iddia ettiği kazançlarının kaybı ile 10.maddenin  ihlali arasında nedensel bir ilişki olmadığını tespit etmiştir. Ayrıca,  başvuranın şikayet ettiği kayıp iddiası yeterince ispatlanamamıştır. Bu nedenle  Mahkeme iddianın bu kısmını reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme başvuranın ulusal mahkemelerdeki masraf ve harcamaları ile Strazburg  Kuruluşları huzurundaki muamelelerin masraflarını birlikte inceleyecektir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2 Manevi Zarar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Sn. Ceylan manevi zarar için 150.000 Fransız Frangı talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Hükümet, Mahkemeden ihlal bulgusunun kendi içinde yeterli adil tazmin  oluşturduğu şeklinde karar vermesini istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Mahkeme, başvuranın dava ile ilgili olarak sıkıntı çekmiş olacağını  gözönünde bulundurmuştur. Mahkeme adil olarak, bu başlık altında başvurana  40.000 Fransız Frangı ödenmesine hükmetmiştir. .&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Masraf ve Harcamalar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Başvuran Strazburg Kuruluşları önündeki yasal masrafları için 120.000  Fransız Frangı talep etmiştir. Bu masraflar tercüme, fax, telefon ve kırtasiye  giderleri için 45.000 Fransız Frangı, avukat ücreti içinse 75.000 Fransız  Frangıdır. İddiasını desteklemek için birçok belge sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Hükümet talep edilen meblağın fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle  de başvuran tarafından sunulan faturanın talep edilen meblağı desteklemediğini  ve harcamaların sözkonusu muamelelerle ilgili olmadığını ileri sürmüştür.  Tercüme masrafları ve yasal ücretler ile ilgili olarak talep edilen meblağın  normal Türk standartlarına göre abartılı olduğunu belirtmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Mahkeme, başvuranın avukatının Sözleşmenin 6. ve 10. maddeleri  bağlamındaki benzer şikayetlerle ilgili davaların hazırlıklarıyla ilgilendiğine  dikkati çekmiştir. Mahkeme, adil karar vererek ve içtihatlarındaki kriterlere  göre, (bkz. Avr. İnsan Hakları Mahkemesi, 25 Mart 1999 tarihli Nikolova  Bulgaristan'a Karşı Kararı, 1999 Raporları1.,s1prg 79), başvurana toplam 15.000  Fransız Frangı verilmesine hükmetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Temerrüt Faizi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Divan, bu kararın verildiği tarihte Fransa'da uygulanan yıllık %3,47  yasal faiz oranının kabul edilmesini uygun görmüştür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. 1'e karşı 16 oyla Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Oybirliğiyle, 14. Madde ile birlikte incelendiğinde 10.madde bağlamında  ayrı bir konunun ortaya çıkmadığına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Oybirliğiyle başvuranın, Sözleşmenin 6. maddesinin 1.paragrafı bağlamında  şikayette bulunamayacağına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 1'e karşı 16 oyla&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Sözleşmeci Devletin başvurana aşağıdaki miktarları üç ay içerisinde ödeme  günündeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak ödemesine;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;i) 40.000 (Kırkbin) Fransız Frangı manevi tazminat;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ii) 15.000 (onbeşbin) Fransız Frangı yargılama masrafları.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Bu rakamlara, yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme  tarihine kadar yıllık %3,74 basit faiz uygulanmasına;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Başvuranın geri kalan tazminat taleplerinin reddine oybirliğiyle karar  vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Fransızca ve İngilizce olarak hazırlanan bu karar, 8 Temmuz 1999 tarihinde  Strazburg İnsan Hakları Binasında kamuoyuna açık duruşmada tefhim  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İmza Paul MAHONEY İmza Luzius WILDHABER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sekreter Yardımcısı Başkan&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşmenin 45. Maddesinin 2. Paragrafı ve Mahkeme İç Tüzüğünün 74.  Maddesinin 2. paragrafına uygun olarak, aşağıdaki görüşler bu karara  eklenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Bn. Palm, Bn.Tulkens, Sn.Fischbach, Sn.Casadevall ve Bn.Greve'in mutabakat  şerhleri;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Sn.Bonello'nun mutabakat şerhi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Sn.Gölcüklü'nün muhalefet şerhi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paraf: L.W.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Paraf: L.W.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HAKİM PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL VE GREVE'İN MUTABAKAT ŞERHLERİ  :&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Her ne kadar Sürek-Türkiye'ye Karşı (no.1) davasında Hakim Palm'ın kısmi  muhalefet şerhinde ortaya konulan daha içeriksel yaklaşım uygulayan bir yöntem  ile aynı sonuca vardıysak da, son davada 10.maddenin ihlaline dair Mahkeme'nin  aldığı kararı paylaşıyoruz.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bizim görüşümüze göre, davalı devlete karşı açılan bu davalarda 10. maddenin  genel değerlendirmesi, makalede kullanılan kelimelerin biçimine çok fazla  ağırlık verirken kullanılan kelimelerin hangi bütün içinde yeraldığına ve  yarattıkları etkiye önem vermemiştir. Makalede kullanılan dilin sert ve hatta  tahripkar olduğu şüphesizdir. Fakat demokrasilerde, Mahkeme'nin de vurguladığı  gibi "mücadeleyi" çağrıştıran kelimeler bile 10. madde ile korunur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme içtihatlarında siyasi söylem konusuna sağlanan kapsamlı korumaya  uygun olan yaklaşım, kullanılan kelimelerin kışkırtıcı yanlarına daha az,  ifadelerin hangi bütün içinde kullanıldığına ve bu bütünün farklı unsurlarına  daha fazla odaklanmaktır. Kullanılan dil kışkırtıcı mıydı ya da şiddete mi  teşvik ediyordu? Gerçek bir tehdit unsuru mevcut muydu? Bütün bu soruların  cevabı sırasıyla her durumun genel şartlarını oluşturan, farklı kademelerin  ölçülü değerlendirmesini talep eder. Başka soruların da yöneltilmesi gereklidir.  Suç teşkil eden makalenin yazarı, toplumda, sözlerinin etkisini artırabilecek  bir konuma mı sahiptir? Sözkonusu makaleye önemli bir gazetede mi yoksa sözlerin  etkisini artırabilecek başka bir basın yolunda mı öncelik verilmiştir? Kelimeler  şiddet kullanmaya tahrik etmekten uzak mı yoksa eşiğinde midir?&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Şiddet içerikli ve zararlı bir üslup ile -10. Madde ile korunan- demokratik  bir toplumdaki hoşgörü konusunda ceza verilmesi gereken üslup arasındaki ayırım  sadece suç teşkil eden kelimelerin kullanıldığı içeriğin dikkatli bir incelemesi  sonucunda yapılabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YARGIÇ BONELLO'NUN MUTABAKAT ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. maddenin ihlali konusunda çoğunluğa katılıyorum, ancak demokratik bir  toplumda ulusal yetkililer tarafından başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan  müdahalenin haklı olup olmadığına karar verirken, Mahkeme tarafından yapılan ilk  tahlili onaylamıyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bu dava ve şiddete yönelik tahriğin söz konusu olduğu daha önceki ifade  özgürlüğü davalarında, Mahkeme tarafından varılan ortak kanaat şu şekildedir:  Başvuran tarafından yazılıp, yayınlanan yazıların şiddet kullanılmasını  destekleyip teşvik ettiği hallerde, ulusal mahkemeler tarafından mahkum  edilmeleri demokratik bir toplumda haklı görülebilir. Ben bu görüşü yetersiz  olduğu için kabul etmiyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İnanıyorum ki, demokratik bir toplumda şiddet kullanmaya teşvik edenlerin  devlet yetkilileri tarafından cezalandırılması, sadece kışkırtmanın "açık ve  mevcut tehlike" arzettiği durumlarda mümkündür. Şiddet kullanmaya teşviğin akla  dayalı, soyut hale gelmesi durumunda ve zaman ve mekan içinde asli ve potansiyel  şiddet halinden çıktığı durumlarda, temel olarak fikir özgürlüğü üstün gelen bir  unsur olur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bütün zamanların en güçlü anayasa hukuku uzmanlarının yasa ve düzeni bozmaya  yönelik sözlere karşılık söylemeleri gereken ifadelerden birini sunuyorum:  "Ülkeyi korumak için1 talep edilen acil bir müdahale, yasanın kanuni ve acil  amaçlarını tehdit etmedikçe, ifade özgürlüğüne yapılan nefretle karşıladığımız  ve ölümcül olduğuna inandığımız müdahale girişimlerine karşı sonsuza kadar  uyanık olmalıyız."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Güç kullanmayı müdafaa etmenin kanunsuzluk oluşturduğu veya kanunsuzluğa  kışkırttığı ya da böyle bir ihtimali ortaya çıkardığı hallerin2 dışında, ifade  özgürlüğü teminatı, bir devlete güç kullanmayı yasaklaması konusunda izin  vermez. Bu bir yakınlık ve derece3 sorunudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İfade özgürlüğünün kısıtlamasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlikenin  varlığını desteklemek için, ciddi bir şiddet beklentisi ya da müdafaasının  mevcut olduğu ya da başvuranın şiddet kullanmayı müdafaa etmesinin acil ve ciddi  bir durum ortaya koyacabileceğine inanmak için önceki davranışlarının yeterli  neden oluşturduğunun gösterilmesi gerekmektedir1.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Başvuranların itham edildiği her söz hernekadar bazılarına oldukça ciddi  görünse de, ulus düzenine karşı tehditkar ve korkutucu niteliğe sahip olduğu  bana göre açık değildir. Yine bu ifadelerin ani olarak bastırılmasının  Türkiye'nin selameti için gerekli olduğu bana göre açık değildir. Sözkonusu  fikirler kendi haline bırakıldıkları takdirde tehlike yaratmamaktadırlar.  Kısacası, Mahkeme, başvuranların Ceza Mahkemeleri tarafından mahkum edilmelerine  gözyumduğu taktirde ifade özgürlüğünün yıkılmasına yardımcı olacaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Özet olarak, "kötü olarak idrak edilen etki, tam olarak tartışılma fırsatını  bulamadan önce meydana gelebilecek kadar yakın değilse, sözlerden çıkan hiçbir  tehlikenin açık ve mevcut olduğu düşünülemez. Tartışma doğrultusunda yalan ve  safsatayı karşı karşıya getirmek için zaman olursa, eğitim süreci tarafından  kötülüğün önüne geçmeyi sağlamak için uygulanan yol, sukünete zorunluluk olarak  boyun eğmek değil, daha fazla tartışmaktır". 2&lt;/p&gt; &lt;p&gt;YARGIÇ GÖLCÜKLÜ'NÜN MUHALEFET ŞERHİ&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(Çeviri)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği kararını alan Mahkeme'nin görüşüne  katılmadığımı bildirmek istiyorum. Benim görüşüme göre, bu dava ile ilgili  olarak demokratik bir toplumda müdahalenin gerekli olmadığı ve ulusal güvenliği  koruma amacına uygun olmadığı şeklinde tespitte bulunmanın geçerli bir nedeni  mevcut değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25 Kasım 1995 tarihli Zana-Türkiye'ye Karşı Kararında ortaya çıkan ve  Gerger-Türkiye'ye Karşı Kararında ilave ettiğim muhalefet şerhimde hatırladığım  genel ilkeler şimdiki davaya uygun ve geçerlidir. Tekrardan kaçınmak için  okuyucuya bu karşı görüşün 1-9 paragraflarını sunuyorum.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Ceylan Türkiye'ye Karşı Kararı, Zana, Gerger ve Sürek davalarından ayrı  tutulamaz. Başvuran makalesinde Türkiye'de "soykırımın1.artması ", "özellikle  son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının ardından, hızla artan yargısız  infazlar1..ve göz altında kaybolmalar; "1.HEP Diyarbakır İl Başkanının (Halkın  Emek Partisi) büyük olasılıkla kontrgerilla tarafından öldürülmesi ve yalnızca  Kürt halkının değil aynı zamanda tüm işçi sınıfımızın ve emekçi halk  yığınlarımızın çabalarının yokedilmesi 1." gibi konulardan bahsetmektedir.  Başvuran makalesinde sonuç olarak "bu yasalar ve bugünkü "devlet terörü"  karşısında sadece Kürt halkını değil bir bütün olarak emekçi halkımızı da  bulmalıdır" demiş ve bitiş bölümünde bütün yurttaşlarına ve demokratik güçlere  seslenerek çok geç olmadan "bu kavganın içinde aktif olarak yer almaya"  çağırmıştır. Bana göre metinlerden yapılan alıntılar düşmanlığa kışkırtmakta ve  şiddete tahrik etmektedir. Ulusal yetkililere bırakılması gereken takdir  sınırını göz önünde tutarak söz konusu müdahalenin, demokratik bir toplumda  gerekli olduğu sonucuyla birlikte orantısız olmadığına kanaat getirdim.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;--------------------------------------------------------------------------------&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 . Bu hükmü değiştiren 11 no'lu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden itibaren  Mahkeme daimi surette görev yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Sekretaryanın Notu. Mahkeme A İçtüzüğü 9 Nolu Protokolün yürürlüğe  girmesinden (1 Ekim 1994) önce Mahkeme'ye gönderilen davaların tümüne ve bu  tarihten 31 Ekim 1998 tarihine kadar bu Protokolün bağlamadığı ülkelerle ilgili  davalara uygulanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Sekretaryanın Notu. Uygulama ile ilgili sebeplerden dolayı bu ek kararın  son versiyonu ile birlikte yayınlanacaktır. (Hüküm ve Karar Raporları 1999),  fakat, Komisyon Raporunun bir kopyasını Sekretaryadan temin etmek mümkündür.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Abrahams Birleşik Devletlere Karşı Davası, Yargıç Oliver Wendell Holmes,  630'da 250 U.S. 616 (1919)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2Brandenburg Ohio'ya Karşı, 447'de 395 U.S. 444 (1969)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3 Schenck Birleşik Devletlere Karşı 52' de 294 U.S. 47&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1 Whitney Kaliforniya'ya Karşı 376'da 274 U.S. 357 (1927)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2 Whitney Kaliforniya'ya Karşı, Hakim Louis D. Brandeis, 377'de 274 U.S. 357  (1927)&lt;/p&gt; &lt;p style="visibility: hidden;"&gt;diğx&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2543769340824170676-1596552619092739361?l=aihmkarar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://aihmkarar.blogspot.com/feeds/1596552619092739361/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2543769340824170676&amp;postID=1596552619092739361' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/1596552619092739361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2543769340824170676/posts/default/1596552619092739361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://aihmkarar.blogspot.com/2006/10/ceylan-trkiye-davasi.html' title='CEYLAN / TÜRKİYE DAVASI'/><author><name>Metin ÖZDERİN</name><uri>http://www.blogger.com/profile/13926494790213078504</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='21' height='32' src='http://www.fotokritik.com/photos/orig/0/4/2/042252/dd3b1a441e37936cb9976d7d90657d5e.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2543769340824170676.post-9192419122087358907</id><published>2006-10-21T04:25:00.001-07:00</published><updated>2006-10-21T04:25:41.819-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='AVRUPA INSAN HAKLARI MAHKEMESI KARARLARI [ METİN ÖZDERİN ARŞİVİ ]'/><title type='text'>ÇAKICI / TÜRKİYE DAVASI</title><content type='html'>(23657/94) &lt;h4&gt;Strazburg&lt;/h4&gt; &lt;h4&gt;8 Temmuz 1999&lt;/h4&gt; &lt;p&gt;&lt;br /&gt;USULİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Dava, 14 Eylül 1998 tarihinde Sözleşme'nin eski 19. maddesi ile kurulan  Mahkeme'ye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından ("Komisyon"), Sözleşmenin  32. maddesinin 1. paragrafı ve 47. maddeleri ile belirlenen üç aylık süre içinde  havale edilmiştir. Dava, Türk vatandaşı Sn. İzzet Çakıcı tarafından 2 Mayıs 1994  tarihinde Sözleşmenin eski 25. maddesi bağlamında Komisyona yapılan 23657/94  nolu başvurudan kaynaklanmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyonun talebi Sözleşmenin önceki 44 ve 48. maddeleri ve önceki Mahkeme A  Tüzüğünün 32. maddesinin 2. Paragrafına gönderme yapmaktadır. Talebin amacı  davanın esaslarının Sorumlu Devletin Sözleşmenin 2,3,5,13,14 ve 18.  maddelerinden kaynaklanan sorumluluklarının ihlalini ortaya koyup koymadığı  konusunda bir karara varmaktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Mahkeme Tüzüğünün eski 33. Maddesinin 3(d) paragrafına uygun olarak  sorulan soruya cevaben, başvuran, davada yeralmak istediğini belirtmiş ve  kendisini temsil edecek avukatı görevlendirmiştir. (Madde 30)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Özellikle 11 No'lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce usulle ilgili  olarak ortaya çıkabilecek problemleri çözmek için oluşturulan Daire'nin  (Sözleşmenin önceki 43. maddesi ve önceki Tüzük 21) Başkanı olarak, Mahkeme  Başkanı Sn. Bernhardt, Sekreter Yardımcısı aracılığıyla, Türk Hükümeti Ajanı'nın  ("Hükümet"), başvuranın avukatının ve Komisyon Delegesi'nin yazılı usulün  organizasyonu hakkındaki görüşlerini almıştır. Sonuç olarak verilen talimata  uygun olarak, Raportör, başvuranın görüşlerini 23 Aralık 1998 tarihinde,  Hükümet'in görüşlerini ise 4 Ocak 1999 tarihinde almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra ve  5. maddenin 5. paragrafına uygun olarak dava Büyük Daire'ye gönderilmiştir.  Büyük Daire re'sen (ex officio) seçilmiş Türk hakim Sn. R. Türmen (Sözleşmenin  27. maddesinin 2. paragrafı ve Tüzüğün 24. maddesinin 4. paragrafı); Sn. L.  Wildhaber, Mahkeme Başkanı; Sn. E.Palm, Başkan Vekili; Sn. J.-P. Costa ve Sn. M.  Fischbach, Bölüm Başkan Vekilleri; (Sözleşmenin 27. maddesinin 3. paragrafı ve  Tüzük 24 paragraflar 3 ve 5 (a)) isimli kişilerden oluşmuştur. Büyük Daireyi  tamamlamak üzere atanan diğer üyeler Sn. L. Ferrari Bravo, Sn. L. Caflisch, Sn.  W. Fuhrmann, Sn. K. Jungwiert, Sn. B. Zupancıc, Sn. N. Vajic, Sn. J. Hedigan,  Sn. W. Thomassen, Sn. M. Tsatsa-Nikolovska, Sn. T. Pantiru, Sn. E. Levits ve Sn.  K. Traja isimli kişilerdir. (Tüzük 24 para.3 ve Tüzük 100 para. 4).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;* Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından  Türkçe'ye çevrilmiş olup, gayrıresmî tercümedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. 7 Ocak 1999 tarihinde Sn. Wildhaber Sn. Türmen'i üyelikten muaf tutmuştur;  Sn. Türmen Büyük Dairenin Tüzüğün 28. maddesinin 4'üncü paragrafı gereğince  alınan karara uyarak üyelikten çekilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10 Şubat 1999 tarihinde Hükümet, Sekreter'e, Sn. F. Gölcüklü'nün ad hoc hakim  olarak atandığını bildirmiştir. (Sözleşmenin 27. maddesinin 2. paragrafı ve  Tüzük 29 (1)).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;6. Mahkemenin daveti üzerine (Tüzük 99) Komisyon, üyelerinden birini, Sn. J.  Liddy'i Büyük Daire önündeki davaya katılması için görevlendirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;7. Mahkeme Başkanının kararı gereğince, duruşma halka açık olarak 24 Mart  1999 tarihinde Strazburg'da İnsan Hakları Binası'nda yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme önünde:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(a) Hükümet adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. D. AKÇAY, Ajan,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. B. ÇALIŞKAN,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. E. GENEL,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. GÜNYAKTI,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. H. MUTAF, Danışmanlar;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(b) Başvuran adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. F. HAMPSON,&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. A. REIDY, Danışman;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(c) Komisyon Adına&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sn. J. LIDDY, Delege.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, Sn. Liddy'nin Sn. Hampson'un ve Sn. Akçay'ın konuşmalarını  dinlemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;ESASLAR HAKKINDA&lt;/p&gt; &lt;p&gt;I. Davanın Şartları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;8. Başvuran, Sn. İzzet Çakıcı 1953 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve halen  Türkiye'nin güneydoğusunda Diyarbakır'da yaşamaktadır. Komisyon'a başvuru, kendi  adına ve devletin sorumluluğu altındaki şartlarda ortadan kaybolduğunu iddia  ettiği erkek kardeşi Ahmet Çakıcı adına yapılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;9. Başvuranın erkek kardeşinin ortadan kayboluşu hakkındaki olaylar  tartışılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;10. Başvuran tarafından sunulan olaylar aşağıda Bölüm 1'de sunulmuştur.  Mahkemeye sunduğu görüşlerinde başvuran 12 Mart 1998 tarihli Komisyon Raporu'nda  (önceki 31. madde) tespit edilen olaylara ve daha önce Komisyon'a sunduğu  görüşlere dayanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;11. Hükümet'in sunduğu şekliyle olaylar, Bölüm 2'de sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;12. Komisyona sunulan materyaller hakkında bilgi Bölüm C'de sunulmuştur.  Ulusal otoriteler önünde başvuranın erkek kardeşinin ortadan kaybolması ile  ilgili dava hakkında bilgi, Komisyon'un belirlediği şekliyle Bölüm D'de  sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;13. Komisyon, başvuranın erkek kardeşinin ortadan kaybolduğu şartlarla ilgili  tartışmanın ışığı altında esasları belirlemek amacıyla, Sözleşmenin önceki 28.  maddesinin 1 (a) paragrafı gereğince kendi soruşturmasını yürütmüştür. Bu amaçla  Komisyon, hem başvuranların hem de Hükümetin kendi iddialarını desteklemek için  sunmuş oldukları bir dizi belgeyi incelemiş ve 3 ve 4 Temmuz 1996'da Ankara'da  ve 4 Aralık 1996'da da Strazburg'da yapılan duruşmalarda tanıkların ifadelerini  dinlemek için üç delegeyi görevlendirmiştir. Komisyonun kanıtlar hakkındaki  değerlendirmesi ve bulguları Bölüm E'de özetlenmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuranın Sunduğu Şekliyle Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;14. 8 Kasım 1993 tarihinde, başvuranın erkek kardeşi, Ahmet Çakıcı Çitlibahçe  Köyü'nde jandarmalar ve köy korucuları tarafından gerçekleştirilen operasyon  sonucunda gözaltına alınmıştır. Operasyon sabah erken saatlerde başladığı sırada  diğerleri açık bir alanda toplanırken, Ahmet Çakıcı çeşme yanındaki bir evde  saklanmıştır. Güvenlik güçleri evleri ateşe vermeye başlamıştır. Ahmet Çakıcı  evinin çatısına saklamış olduğu 4.700.000 TL'yi almış ve evden çıkarken  yakalanmıştır. Ahmet Çakıcı güvenlik güçleri tarafından köyden götürülmüştür. Bu  olaya diğer köylüler de şahit olmuştur. Para Ahmet Çakıcı'dan bir üsteğmen  tarafından alınmıştır. Köyden bir erkek çocuk, Ahmet Çakıcı'nın karısı Remziye  Çakıcı'ya, bir jandarmanın sözkonusu kişiden parayı alırken gördüğünü  söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;15. Ahmet Çakıcı, Diyarbakır'a gönderilmeden önce, 1 gece kaldığı Hazro'ya  götürülmüştür. Diyarbakır'da İl Jardarma Komutanlığı'nda gözaltına alınmıştır.  Yaklaşık 6 -7 gün sonra, 8 Kasım 1993 tarihinde güvenlik güçleri tarafından  Bağlan'da yapılan operasyonda gözaltına alınan Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve  Tahsin Demirbaş ile 16-17 gün boyunca aynı odada kalmıştır. Ahmet Çakıcı  dövülmüş, kaburgası kırılmış ve kafatası yarılmıştır. Birçok kez sorgulama için  odadan çıkarılmış, elektrik şoku verilmiş ve dövülmüştür. Ahmet Çakıcı, Mustafa  Engin'e de bir üsteğmenin kendisinden para aldığını söylemiştir. Bu sürenin  sonunda gözaltına alınan diğer üç kişi mahkeme önüne çıkarılmıştır. Engin ve  Demirbaş serbest bırakılmış ve Abdurrahman Al gözaltına geri gönderilmiştir.  Engin, Ahmet Çakıcı'yı tekrar görmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;16. 1994 Ocak sonu veya Şubat başında İl Jandarma Komutanlığı'ndaki 85 günden  sonra, Ahmet Çakıcı, aylarca gözaltında tutulduğu Hazro'ya geri gönderilmiştir.  Oradan da Kavaklıboğaz'daki jandarma karakoluna gönderilmiştir. 1994 yılında  ilkbahar veya yaz başlarında, Kavaklıboğaz'da gözaltına alınan Hikmet Aksoy, 13  gün boyunca yemek için hücrelerinden çıkarıldıkları zaman Ahmet Çakıcı'yı  görmüştür. Bu sürenin sonunda Hikmet Aksoy Lice'ye gönderilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;17. Mayıs 1996'da, Hükümetin görüşleri iletildikten sonra başvuran, ilk defa  olarak yetkililer tarafından Ahmet Çakıcı'nın 17 ve 19 Şubat 1995 tarihlerinde  Hani'de Kıllıboğan Tepesi'nde bir çatışmada öldürüldüğünün iddia edildiğini  öğrenmiştir. Kimlik tespitinin sadece Ahmet Çakıcı'nın kimlik belgesinin  cesetlerden birinin üzerinde bulunduğu iddiasına dayanarak yapıldığı  anlaşılmaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hükümet'in Sunduğu Şekliyle Olaylar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;18. Hükümet, bu dönemde PKK'nın (Kürdistan İşçi Partisi) sayısız köyü imha  ettiğini, binlerce masum kurbana zarar verdiğini ve güneydoğu bölgesindeki halka  dayanılmayacak surette baskı uyguladığını hatırlatmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;19. Hükümet, Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından 8 Kasım 1993  tarihinde Çitlibahçe'de yapılan bir operasyon sırasında gözaltına alınmadığını  ve bu tarihten sonra da gözaltında tutulmadığını ifade etmiştir. Gözaltı  kayıtları, Ahmet Çakıcı'nın Hazro veya Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda  tutulmadığını göstermektedir. Ayrıca, adıgeçen Kavaklıboğaz'daki jandarma  karakoluna da götürülmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;20. Ahmet Çakıcı, PKK örgütünün bir militanıdır. 17- 19 Şubat 1995 tarihleri  arasında PKK ve güvenlik güçleri arasındaki silahlı çatışmanın ardından  Kıllıboğan Tepesi'nde diğer 55 militan ile birlikte ölü olarak bulunmuştur.  Ahmet Çakıcı 23 Ekim 1993 tarihinde Dadaş Köyü'nden "devletin hizmetçi  köpekleri" diye söz ettiği beş öğretmenin öldürülmesi olayına karışmıştır. Bu  olaydan sonra muhtemelen adaletten kaçmak veya PKK'daki eylemlerine devam etmek  üzere ortadan kaybolmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;21. Başvuranın ailesinden hiçkimse sözkonusu kaybolma ile ilgili olarak  Hazro'da Cumhuriyet Savcısı'na şikayette bulunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Başvuran ve Hükümet Tarafından Sözkonusu İddialar İle İlgili Olarak  Komisyon'a Sunulan Belgeler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22. Komisyon önündeki duruşmada başvuran ve Hükümet, başvuran tarafından  Diyarbakır'daki İnsan Hakları Derneği'ne (İHD) ve Diyarbakır'daki Cumhuriyet  Savcısına verilen ifadeleri sunmuşlardır. Cumhuriyet Savcısı ve İnsan Hakları  Derneği, Ahmet Çakıcı'nın eşi Remziye Çakıcı'nın ve 9 Kasım 1 Aralık tarihleri  arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltında tutulan Mustafa  Engin'in ifadelerini almıştır. Mustafa Engin ayrıca bir polis memuruna da ifade  vermiştir. Başvuran adına, Osman Baydemir, Mustafa Engin ile aynı zamanda  gözaltına alınan Abdurrahman Al'dan ve Mehmet Bitgin ile Fevzi Okatan adlı iki  köylüden ifade alınmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;23. Hükümet, ayrıca Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş'ın  tutuklanması ile ilgili 8 Kasım 1993 tarihli bir tevkif müzekkeresi, Çitlibahçe  Köyü'ndeki operasyonla ilgili 7 ve 8 Kasım 1993 tarihli iki rapor, Komisyon  Delegesi'nin ifade vermek üzere davet ettiği fakat ifade vermek üzere duruşmaya  gitmeyen tanık Hikmet Aksoy ile ilgili belgeler ve iddialar hakkında makamlar  tarafından yapılan soruşturmalar ile ilgili belgeleri sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;24. Komisyon, ilgili süreler içerisindeki Hazro Jandarma Karakolu, Lice  Jandarma Karakolu, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı ve Kavaklıboğaz'daki  Jandarma Karakolu'ndaki gözaltı kayıtlarının suretlerini talep etmiştir.  Komisyon Delegeleri daha sonra Diyarbakır, Hazro ve Kavaklıboğaz'daki orjinal  kayıtları incelemek istemiştir. Hükümet, sözkonusu süreler için, Hazro Merkez  Jandarma Karakolu'nun orjinal gözaltı kayıtlarını, Lice Jandarma Komutanlığı'nın  ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nın gözaltı kayıtlarının ise kopyalarını  sunmuştur. Hükümet, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nın orjinal gözaltı  kayıtları ile Kavaklıboğaz Jandarma Karakolu'nun ne orjinal ne de suret olmak  üzere gözaltı kayıtlarını Komisyon'a sunmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. İçhukuk Süreci&lt;/p&gt; &lt;p&gt;25. Başvuranın ve Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 22 Aralık 1993  tarihinde, 24 gün sonra serbest bırakılan Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve  Tahsin Demirbaş ile aynı zamanda 8 Kasım 1993 tarihinde güvenlik güçleri  tarafından gözaltına alınan Ahmet Çakıcı'nın akibeti hakkında bilgi isteyen el  yazısı ile yazılmış dilekçesini Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne  sunmuştur. Kendisine, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınan kişiler listesinde  olmadığı yolunda sözlü bir cevap verilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;26. Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin 4 Nisan 1994 tarihli bir mektup ile,  Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcısı'na kayıtların incelenmesinden  sonra Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alınmadığı veya  tutuklanmadığı şeklinde bilgi vermiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;27. Hazro Cumhuriyet Savcısı Aydın Tekin, Diyarbakır Devlet Güvenlik  Mahkemesi Başsavcısı'na gönderdiği 19 Nisan 1994 tarihli mektubuyla, 4 Nisan  1994 tarihli mektubunu teyit etmiş ve Ahmet Çakıcı'nın kaybolduğuna dair ailesi  tarafından bir başvuru yapılmadığını belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;28. Adalet Bakanlığı (Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü),  18 Ağustos 1994 tarihli mektubu ile, başvuran tarafından Avrupa İnsan Hakları  Komisyonu'na yapılan şikayetlere genel hatları ile işaret eden Dışişleri  Bakanlığı'nın 19 Temmuz 1994 tarihli mektubuna atıfta bulunarak, Diyarbakır  Cumhuriyet Savcısı'ndan başvuranın şikayetlerini incelemesini ve hukuken  değerlendirilmesini istemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;29. Başvuranın ifadesi, Diyarbakır'da bir savcı tarafından 9 Eylül 1994  tarihinde alınmıştır. İfadesinde, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın askerler  tarafından 8 Kasım 1993 tarihinde gözaltına alındığını ve yine gözaltında  tutulan Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş tarafından görüldüğünü belirtmiştir.  Cumhuriyet Savcısı, 25 Kasım 1994 tarihinde Remziye Çakıcı'nın ifadesini  almıştır. Remziye Çakıcı, ifadesinde, Jandarmaların 8 Kasım 1993 tarihinde bir  operasyon sırasında eşini alıp götürdüklerini söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;30. 1 Aralık 1994 tarihli mektupla, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndan  Albay Eşref Hatipoğlu, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın 22 Kasım 1994 tarihli  mektubuna cevaben, kayıtların, Ahmet Çakıcı'nın 8 Kasım 1994 (1993 tarihi  hatalıdır) tarihinde gözaltına alınmadığını gösterdiğini bildirmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;31. Albay Eşref Hatipoğlu, 8 Aralık 1994 tarihli mektubunda, Diyarbakır İli  yetkililerine başvuranın Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na başvurusu hakkında  bilgi vermiştir. Ayrıca, polis memurlarının, ifadeleri alınmak üzere aranan  başvuranın, babasının, Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin'in Abdurrahman Al'ın veya  Tahsin Demirbaş'ın adreslerini bulamadıkları bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Kayıp olduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı'nın, PKK'ya katılarak cinayet işlediği  tespit edilmiştir. Adı geçenin, 23 Ekim 1993 tarihinde Dadaş Köyü'nden yedi  kişiyi kaçıran (beş öğretmen, bir imam ve imamın erkek kardeşi) ve beşini  öldüren PKK'nın dağ takımının bir üyesi olduğu ve arandığı rapor edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;32. Albay Eşref Hatipoğlu, Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı'na gönderdiği 1  Mart 1995 tarihli mektup ile birlikte, 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan  Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyon sonucunda ölü olarak bulunan 56  teröristin üzerinde bulunan belgeleri sunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;33. 14 Mart 1995 tarihli mektup ile, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan,  Lice Cumhuriyet Savcılığından, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş'ın 8 Kasım 1995  tarihinde jandarmalar tarafından gözaltına alınıp alınmadıklarını ve  gözaltındayken kaybolduğu iddia edilen Ahmet Çakıcı ile ilgili olarak Mustafa  Engin'in görüşlerinin alınmasını talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;34. Aynı savcı, 14 Nisan 1995 tarihli mektup ile, Hazro Bölge Jandarma  Komutanlığı'nın, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'de gerçekleştirilen  operasyonla ilgili bilgi istemesini ve Ahmet Çakıcı'nın, Mustafa Engin,  Abdurrahman Al ve ve Tahsin Demirbaş ile birlikte gözaltına alınıp alınmadığının  araştırılmasını ivedilikle talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;35. Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcısı'na verdiği 17  Mayıs 1995 tarihli cevabi mektupla 8 Kasım 1993'teki operasyonun amacının PKK  üyeleri ile yardım ve yataklık edenleri yakalamak olduğunu ve kayıtların Ahmet  Çakıcı, Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş'ın gözaltına  alınmadıklarını gösterdiğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;36. 22 Mayıs 1995 tarihli mektupla Hazro Cumhuriyet Savcısı, Hazro Bölge  Jandarma Komutanlığı'ndan Ahmet Çakıcı'nın yerinin belirlenmesini talep  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;37. Hazro Bölge Jandarma Komutanlığı, Hazro Cumhuriyet Savcılığı'na  gönderdiği 23 Haziran 1995 tarihli mektubunda Ahmet Çakıcı'nın yerinin  belirlenmesiyle ilgili Savcılığın 22 Mayıs 1995 tarihli yazısı ile Diyarbakır İl  Jandarma Komutanlığı'nın 1 Mart 1995 tarihli yazısından bahsetmiştir. Ahmet  Çakıcı'nın PKK'nın bir üyesi olduğu belirtilmiştir. 17-19 Şubat tarihlerinde  Kıllıboğan Tepesi'nde gerçekleştirilen ve 56 teröristin ölümü ile sonuçlanan  operasyonun ardından, Ahmet Çakıcı'nın kimliği bir teröristin üzerinden çıkan  belgeler arasında bulunmuş ve adıgeçenin teröristlerden biri olduğu sonucuna  varılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;38. Hazro Cumhuriyet Savcılığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'na  gönderdiği 27 Haziran 1995 tarihli yazısında Diyarbakır Cumhuriyet  Başsavcılığının 1 Aralık 1994 tarihli yazısına ve Adalet Bakanlığı'nın 18  Ağustos 1994 tarihli yazısına atıfta bulunarak, 8 Kasım 1993 tarihinde PKK  üyelerini ve PKK'ya yardım edenleri yakalamak amacıyla bir operasyon  düzenlendiğini ve Ahmet Çakıcı, Mustafa Engin ve Tahsin Demirbaş isimli  şahısların iddia edildiği gibi gözaltına alınmadığını bildirmiştir. Yukarıda  belirtilen 23 Haziran 1995 tarihli mektuba atıfta bulunulmuş ve Ahmet Çakıcı'nın  PKK üyesi olduğu 17-19 Şubat 1995 tarihlerinde Kıllıboğan Tepesi, Hani  Bölgesi'nde gerçekleştirilen operasyonlar sırasında ölü olarak bulunduğu  belirtilmiştir. Lice Cumhuriyet Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesinin  alınması istenmiş olup, henüz cevap temin edilmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;39. Hazro Cumhuriyet Savcılığı, 4 Temmuz 1995 tarihli yazı ile Adalet  Bakanlığı'na, (Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Müdürlüğü) Hazro  Jandarması'nın temin etmiş olduğu bilgileri iletmiştir. (Bkz. yukarıdaki 37.  paragraf). 1994/191 nolu hazırlık soruşturması başlatıldığı ve devam etmekte  olduğu belirtilmişti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;40. Hazro Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı'na hitaben yazılan 5 Mart 1996  tarihli yazı ile, yine Adalet Bakanlığı'nın talebi üzerine Diyarbakır Cumhuriyet  Savcısı'ndan Mustafa Engin'in ifadesini almasının istendiği bildirilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;41. 12 Mart 1996 tarihinde bir polis memuru, Mustafa Engin'den, Ahmet  Çakıcı'yı üç yıldır görmediğini belirten kısa bir ifade almıştır. 13 Mayıs 1996  tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı, Mustafa Engin'in ifadesini almıştır.  Adıgeçen, bu ifadesinde, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini belirtmiş, fakat, Ahmet  Çakıcı'nın kendisini görmüş olabileceğini ifade ederek, ayrıca, Diyarbakır İl  Jandarma Komutanlığı'nda bulunduğu süre zarfında, kendisine bir kez elektrik  şoku verildiğini söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;42. 13 Haziran 1996 tarihinde, Hazro Cumhuriyet Savcısı Mustafa Turhan  yetkisizlik kararı vermiş ve dosyayı İl İdare Kurulu'na göndermiştir. Karar,  başvuranı ve Remziye Çakıcı'yı davacı ve mağduru da Ahmet Çakıcı olarak  göstermiştir. Suç, gözaltındaki bir şahsa yapılan kötü muamele, işkence ve  sözkonusu şahsın parasına el konulması olarak tanımlanırken, davalı da Hazro  Jandarma Karakolu'ndaki kimliği belirsiz şahıslar ve köy korucuları olarak  tanımlanmıştır. Sözkonusu kararda davacılar, Hazro Jandarma Komutanlığı'na bağlı  askerlerin 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerini, mağduru gözaltına  alarak, işkence gördüğü Diyarbakır'a götürdüklerini ve bir üsteğmenin mağdurdan  4.280.000 TL aldığını iddia etmişlerdir. Soruşturma, mağdurun PKK terör  örgütünün bir üyesi olduğunu ve 17-19 Şubat tarihleri arasında Kıllıboğan  Tepesi'nde güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen operasyonun ardından  mağdurun kimlik kartının öldürülen teröristlerden birinin üzerinde bulunduğunu  ve dolayısıyla teröristin şüpheye yer vermeksizin Ahmet Çakıcı olduğunun  belirlendiğini tespit etmiştir. Mustafa Engin, Ahmet Çakıcı'yı görmediğini  belirten bir ifade vermiştir. Şüpheliler, Memurin Muhakematı Kanunu kapsamına  girdikleri için Hazro Cumhuriyet Savcılığı'nın yetkisizlik kararı ile dosya  Hazro İl İdare Kurulu Başkanlığı'na sevkedilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;E. Komisyonun Kanıtları Değerlendirmesi ve Olayların Tespiti&lt;/p&gt; &lt;p&gt;43. Komisyon, dava konusu olaylar, özellikle de Kasım 1993 sıralarında  gerçekleşenler, tartışmalı olduğu için tarafların yardımı ile, soruşturma yapmış  ve onbir tanıktan yazılı ve sözlü ifadeler de dahil olmak üzerelazılı delilleri  kabul etmiştir. Bu tanıkların isimleri şöyledir; Çitlibahçe'nin eski muhtarı  Fevzi Oyazılı delilleri , Ahmet Çakıcı'nın eşi Remziye Çakıcı, 9 Kasım 1 Aralık  1993 tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltına alınan  Mustafa Engin, 8 Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'deki operasyonu yöneten Hazro  Jandarma Komutanı Ertan Altınoluk, Çitlibahçe Köyü'nden Mehmet Bitgin, Kasım  1994 tarihinden itibaren Hazro'da Cumhuriyet Savcılığı yapan Mustafa Turhan,  Temmuz 1993 ve Ağustos 1994 tarihleri arasında Hazro Bölge Jandarma  Komutanlığı'nda görevli olan Hazro Bölge Merkez Karakolu Komutanı Aytekin  Türker, Ağustos 1992'den beri Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki gözaltı  kayıtlarını tutmakla görevli Ahmet Katmerkaya, Temmuz 1993 ve Ağustos 1995  tarihleri arasında Kavaklıboğaz Karakolu'nda görev yapan jandarma Kemal Çavdar  ve Dadaş Köyü'nden beş öğretmenle birlikte kaçırılan imamın erkek kardeşi  Abdullah Cebeci.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Tanıklıklarına başvurulması için çağrılan altı tanık bu çağrıya uymamıştır.  Bunlar; 1994 yılında Hazro Cumhuriyet Savcısı olarak görevini yürüten Aydın  Tekin, Diyarbakır İl Jandarma Komutanı Albay Eşref Hatipoğlu, Kavaklıboğaz'da  gözaltında iken başvuranın erkek kardeşini gören Hikmet Aksoy, başvuranın ve  Ahmet Çakıcı'nın babası Tevfik Çakıcı, 8 Kasım-1 Aralık 1993 tarihleri arasında  Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda gözaltında tutulan Tahsin Demirbaş ve  Abdurrahman Al. Tevfik Çakıcı tanık dinleme duruşmasından önce ölmüştür.  Başvuranın, Hikmet Aksoy'un Konya Cezaevinde olduğunu bildirmiş olmasına rağmen,  Hükümet, Temmuz 1996 tarihindeki duruşma için sözü edilen şahsın yerini tespit  edemediğini savunmuştur.Hükümet, 20 Kasım 1996 tarihinde delegeler önündeki  duruşma için Hikmet Aksoy'a tebligat göndermiş fakat, kendisi sözkonusu belgeyi  imzalamayı reddetmiş ve 18 Kasım 1996 tarihinde serbest bırakılmıştır. Hükümet,  Komisyon'a, adıgeçenin serbest bırakılmasının nedeni ve zamanlaması ile ilgili  bilgi sunmamıştır. Aydın Tekin Komisyon'a gönderdiği bir mektup ile olayla  ilgili olarak dolaylı ya da dolaysız hiçbir bilgisi olmadığını ve katılmak  zorunda olmadığı görüşünde olduğunu bildirmiştir. Temmuz 1996 tarihindeki  duruşmada Hükümet Ajanı, delegelere, ne Cumhuriyet Savcılarını ne de Eşref  Hatipoğlu gibi kıdemli memurlarını duruşmaya katılmaya zorlayamayacaklarını  talep edemeyeceklerini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, raporunun 245. paragrafında, Hükümetin, Sözleşmenin eski 28.  maddesinin 1 (a) paragrafı çerçevesinde gerçekleri belirleme görevinde Komisyona  gerekli kolaylıkları sağlamada yetersiz kaldığını belirtmiştir. Bu paragrafta  bahsedilenler şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(i) Hükümet'in Komisyon Delegelerinin orjinal gözaltı kayıtlarını görmelerini  sağlamamaları (bkz. yukarıdaki para. 24)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(ii) Hükümet'in tanık Hikmet Aksoy'un katılmasını sağlamaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;(iii) Hükümet'in Aydın Tekin ve Eşref Hatipoğlu isimli tanıkların  katılmalarını sağlamaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;44. Komisyon, sözlü ifade ile ilgili olarak, tercümanlar aracılığıyla alınan  ifadenin değerlendirmesinin zor olduğunun farkında idi. Bu yüzden, delegeler  önünde tanıkların ifadelerine verilmesi gereken anlam ve önem konusunda titiz  davranılmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Olaylarla ilgili çelişkili ifadelerin olduğu bu davada, Komisyon, detaylı  ulusal adli bir soruşturmanın yapılmamış olmasından üzüntü duymuştur. Komisyon,  bir ilk derece mahkemesi olamayacağı için kendi sınırlarının farkında idi.  Yukarıda bahsedilen dil problemine ek olarak, bölgedeki mevcut durum hakkında  detaylı ve doğrudan bilgi mevcut değildir. Dahası, Komisyon'un tanıkları ifade  vermeye zorlama yetkisi de yoktu. Bu davada 17 tanığın davet edilmiş olmasına  rağmen, sadece 11 kişi ifade vermiştir. Belge eksikliği konusuna yukarıda  değinilmiştir. Bu yüzden Komisyon, ifade ve kanıt yetersizliği nedeni ile  olayları tespit etmekte zorluk çekmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon'un tesbitleri şöyle özetlenebilir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. 8 Kasım 1993 tarihli Çitlibahçe Köyü operasyonu&lt;/p&gt; &lt;p&gt;45. Çitlibahçe, 1993 yılında terörist faaliyetlerin yoğun olduğu bir bölgede  idi. 23 Ekim 1993 tarihi sıralarında PKK üyeleri beş öğretmen, bir imam ve Dadaş  Köyü'nden imamın erkek kardeşi Abdullah Cebeci'yi kaçırmışlar ve giderken Bağlan  Köyü'nün yakınından geçmişlerdir. Mustafa Engin'in, gitmesine izin vermeden  önce, Kürt kökenli bir öğretmeni bir gece için evinde misafir etmesi istenmişti.  PKK diğer dört öğretmeni ve imamı öldürmüş, Abdullah Cebeci ise yaralı olarak  kurtulmayı başarmıştır. Adıgeçen, Lice Jandarma Komutanlığı'ndaki jandarmalara,  yiyecek getiren ve nöbet tutan köylüler de dahil, gördüğü şahısların eşgalini  vermiştir. Bağlan Köyü Lice jandarmasının yetkisi altında bir köy idi. Kaçırılan  mağdurlar, Çitlibahçe Köyü'ne yakın, Bağlan'a bir kilometreden daha az bir  mesafede fakat Hazro jandarmasının yetkisi altındaki bir yere  götürülmüşlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;46. Hazro ve Lice jandarması 8 Kasım 1993 tarihinde bir operasyon  düzenlemiştir. Bu operasyon, kaçırma, öldürme ve olaya karışan şahısların  yakalanması ile ilgili kanıt ve bilgi toplamak amacıyla yapılmıştı. Ertan  Altınoluk, Hazro jandarmasının komutanı idi. 7 Kasım 1993 tarihinde sözkonusu  kişi tarafından verilen operasyon emri PKK teröristlerinin ve işbirlikçilerinin  yakalanması ve barınaklarının yokedilmesi amacını taşımakta idi ve Çitlibahçe  operasyon yeri olarak belirlenmişti. Komisyon, Ertan Altınoluk'un,  Çitlibahçe'ye, Ahmet Çakıcı'yı aramak için gitmediklerini belirten ifadesini  reddetmiştir. Delegeler, onun tanıklığının faydasız ve ciddiyetten uzak olduğu  görüşündedir. Komisyon, Ahmet Çakıcı'nın bu operasyondan önce, PKK'ya karıştığı  şeklindeki şüphelerle ilgili olarak yetkililer tarafından arandığını belirten  diğer iki jandarmadan alınan ifadeye önem vermiş ve kaçırma ile ilgili olarak,  Hazro jandarmasının Ahmet Çakıcı'nın yerinin tespit edilmesi ve yakalanması için  Çitlibahçe'ye gittiğini tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;47. Komisyon, jandarmalar tarafından Ahmet Çakıcı'nın köyden götürüldüğünü  gören Remziye Çakıcı, Fevzi Okatan ve Mehmet Bitgin isimli tanıkların  ifadelerinin tutarlı, güvenilir, inandırıcı olduğu görüşündedir. Tanıkların  ifadelerine Hükümet tarafından sunulan itirazların, yapılan inceleme sonucunda  temelden yoksun olduğuna karar vermiştir. Bu yüzden, Komisyon, jandarmalar 8  Kasım 1993 tarihinde Çitlibahçe'ye geldiklerinde Ahmet Çakıcı'nın saklanmaya  çalıştığını, fakat sonra bulunarak Hazro jandarmaları tarafından gözaltına  alındığını tespit etmiştir. Bu sırada Bağlan Köyü'nde, Lice Jandarması, Mustafa  Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş'ı gözaltına almıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Ahmet Çakıcı'nın kötü muameleye maruz kaldığı ve gözaltına alındığı  iddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;48. Mustafa Engin, Abdurrahman Al ve Tahsin Demirbaş geceyi geçirdikleri Lice  Jandarma Komutanlığı'na götürülmüştür. Bu durum gözaltı kayıtlarına  geçirilmemiştir. Ertesi gün 9 Kasım 1993 tarihinde, Diyarbakır İl Jandarma  Komutanlığı'na götürülmüşlerdir. Gözaltı kayıtları da aynı gün gözaltına  alındıklarını doğrulamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;49. Hazro Jandarma Karakolu'nda tutulan gözaltı kayıtlarında, Ahmet Çakıcı  ile ilgili olarak 8 Kasım tarihine ait bir kayıt yoktur. Kasım-Aralık 1993  tarihleri arasında Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki kayıtların kopyaları  için de durum aynıdır. Komisyon, her ikisini de detaylı olarak incelemiştir.  Oldukça önemli bulgular tespit etmiştir. Özellikle, kayıtların tarihsel sıra ile  yapılmadığını, Diyarbakır gözaltı kayıtlarındaki girişlerin aynı el yazısı ile  yapıldığını, Diyarbakır'da gözaltına alınan şahısların sayısının hücre sayısını  aştığını tespit etmiştir. Bu, kayıtların çağdaş bir şekilde yapılmadığı  şüphesini uyandırmıştır. Kayıtlara yapılan bir girdinin, bir şüphelinin mutlak  surette orada olduğunu göstermediğini ve şüphelilerin gözaltı alanına giriş ve  çıkışlarının kayıt edilmediğini belirten Diyarbakır İl Jandarma kayıtlarından  sorumlu Ahmet Katmerkaya'nın sözlü açıklamaları, Komisyon'u hiçbir şekilde  tatmin etmemiş Komisyon, bu süre içinde gözaltına alınmış olması mümkün olan  şahısların kayıtlarının doğru ve kapsamlı olmadığı ve Ahmet Çakıcı'nın isminin  Hazro ve Diyarbakır kayıtlarında varolmamasının onun gözaltına alınmadığını  kanıtlamak için yeterli olmadığı sonucuna varmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;50. Komisyon, Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'nda iken aynı odada 16-17  gün boyunca kalan Ahmet Çakıcı'yı görüp konuştuğunu söyleyen Mustafa Engin'in  sözlü ifadesini kabul etmiştir. Ahmet Çakıcı'nın üzerinde kurumuş kan lekeleri  ile kötü göründüğünü, dövüldüğünü, kaburga kemiklerinden birinin kırıldığını,  kafatasının hasar gördüğünü, iki kez elektrik şoku verildiğini söylediği  ifadesini de kabul etmiştir. Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığı ve kötü  muameleye maruz kaldığını destekleyen kanıt, İnsan Hakları Derneği tarafından  Abdurrahman Al'dan alınan yazılı ifadede mevcuttur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Komisyon, Mustafa Engin tarafından verilen ve Hükümet'in, sözlü ifadesine  ters düştüğüne inandığı yazılı ifadeleri dikkate almıştır.12 Mart 1996 tarihinde  bir polis memuru tarafından alınan ilk ifadenin kısa ve kesin olmayan bir itiraz  niteliği taşıdığını tespit etmiştir. 13 Mayıs 1996 tarihinde bir savcı  tarafından alınan ifadenin de kısa, çelişkili ve net olmadığı belirtilmiştir.  Komisyon, bunun Mustafa Engin'in ifadesini tam ve doğru olarak yansıtmadığı ve  delegeler önündeki ifadenin güvenirliğini sarsmadığı görüşündedir. Ahmet  Çakıcı'nın Çitlibahçe'de yakalandıktan sonra, 8 Kasım 1993 tarihinde geceyi  geçirdiği Hazro'ya götürüldüğü, Engin'in serbest bırakıldığı 2 Aralık tarihi  sıralarında yine son olarak Mustafa Engin tarafından görüldüğü Diyarbakır İl  Jandarma Komutanlığı'na transfer edildiği tespit edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;51. Komisyon, başvuranın, Ahmet Çakıcı'nın Diyarbakır İl Jandarma  Komutanlığı'ndan Hazro'ya Hazro'dan da Kavaklıboğaz Jandarma Karakolu'na  götürüldüğü şeklindeki iddialarına ilişkin bulgu tespit etmemiştir. Bu iddialar,  delegeler önüne çıkmayan ve yazılı ifade sunmayan Hikmet Aksoy tarafından  başvurana söylenenlere dayanmaktadır. Bazı destekleyici faktörler olmasına  rağmen, Komisyon, kanıtların gerekli standartlara sahip olmadığını  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Ahmet Çakıcı'nın Ölümü İle İlgili Raporlar&lt;/p&gt; &lt;p&gt;52. Ahmet Çakıcı'nın ailesine, adıgeçenin 17-19 Şubat 1995 tarihleri arasında  güvenlik güçleri ile PKK arasında bir çatışma sırasında öldüğü konusunda bilgi  verilmemiştir. Albay Eşref Hatipoğlu'nun yetkililere Ahmet Çakıcı'nın nerede  olduğu konusunda bilgi vermesi istenmiş olmasına rağmen, kimlik kartının  Kıllıboğan Tepesi'nde ölen teröristlerden birinin üzerinde bulunduğuna dair  resmi rapor sunmamıştır. Kimlik kartının bulunmasına dair ilk rapor, bazı  belgelerle birlikte Albay Hatipoğlu tarafından çatışmanın olduğuna dair bilginin  iletildiği Hazro jandarması tarafından sunulmuştur. Fakat, Komisyon'a cesetin  kimliği ya da gömülmesi ile ilgili belge sunulmamıştır. Komisyon, Ahmet Kılıç'ın  iddia edildiği gibi öldürüldüğünü veya cesedinin Kıllıboğan Tepesi'nde  ölenlerden birine ait olduğunu tespit etmemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Ahmet Çakıcı'nın Kaybolması İddiası İle İlgili Olarak Yapılan  Soruşturma&lt;/p&gt; &lt;p&gt;53. Komisyon, başvuranın ve babası Tevfik Çakıcı'nın, Ahmet Çakıcı'nın  kaybolması konusunda, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı'na  başvurduğunu belirtmiştir. Yetkililer tarafından yapılan tek girişim, Devlet  Güvenlik Mahkemesi kayıtlarının Ahmet Çakıcı'nın ismini içerip içermediğini  kontrol etmek ve kayıtları kontrol eden Hazro savcısına araştırma yapması için  göndermekti.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;54. Başvuru hakkında Hükümet'e bilgi verilmesinin ardından Diyarbakır ve  Hazro Cumhuriyet Savcıları inceleme yapmıştır. Mustafa Engin, Remziye Çakıcı ve  başvuranın ifadeleri alınmıştır. Tahsin Demirbaş ve Abdurrahman Al'ın adresleri  tespit edilememiştir. Komisyon, Hazro Savcısı'nın, Ahmet Çakıcı'nın  tutuklanmasına ilişkin olarak Hazro Bölge Jandarması'ndan bilgi talep ettiğini  fakat orjinal gözaltı kayıtlarını incelemediğini tespit etmiştir. Ne de bir  savcı tarafından Diyarbakır İl Jandarma gözaltı kayıtları incelenmiştir. Hazro  Bölge Jandarması tarafından, Ahmet Çakıcı'nın Kıllıboğan Tepesi'nde ölen  teröristler arasında olduğunun teyidi için hiçbir girişimde bulunulmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;55. 13 Haziran 1996 tarihli yetkisizlik kararını verirken, Mustafa Engin,  Remziye Çakıcı ve başvurandan alınan ifadeler ile Ahmet Çakıcı'nın cesedinin  bulunması hakkında Hazro jandarmasından alınan bilgi, Hazro Cumhuriyet  Savcısı'nın elinde mevcut idi. Savcı'nın Komisyon'a yapılan başvuru ile ilgili  belgeleri ve gözaltı kayıtlarının kopyalarını da temin etmesi mümkün  olabilirdi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. İlgili İç Hukuk Ve Uygulaması&lt;/p&gt; &lt;p&gt;56. Hükümet, görüşlerinde bu dava ile bağlantılı olarak, ulusal yasal  hükümler hakkında detaylı bilgi sunmamıştır. Mahkeme, diğer davaların,  (özellikle de 25 Mayıs 1998 tarihli Kurt Türkiye'ye Karşı Kararı, Hüküm ve Karar  Raporları 1998-III, s. 1169-70, para. 56-62, 9 Haziran 1998 tarihli Tekin  Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1512-13, para. 25-29) görüşlerinde sunulan  ulusal hukuka ilişkin bilgilere gönderme yapmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Olağanüstü Hal&lt;/p&gt; &lt;p&gt;57. Yaklaşık 1985'ten beri güvenlik güçleri ile PKK (Kürdistan İşçi Partisi)  arasında Türkiye'nin güneydoğusunda ciddi problemler yaşanmaktadır. Hükümet'e  göre, bu problemler binlerce sivilin ve güvenlik güçleri üyelerinin hayatını  tehdit etmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;58. 25 Ekim 1983 tarihli 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu gereğince  güneydoğu bölgesi ile ilgili iki kararname çıkarılmıştır. Bunlardan ilki olan 10  Temmuz 1987 tarihli 285 nolu Kararname ile Türkiye'nin güneydoğusundaki onbir  ilden onunda Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kurmuştur. Kararnamenin 4. maddesinin  (b) ve (d) bendleri gereğince, bütün özel kuvvetler ve güvenlik güçleri  birimleri ve Jandarma Asayiş Komutanlığı, Bölge Valisi'nin emri altındadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;59. 16 Aralık 1990 tarihli 430 No'lu ikinci kararname ile, 8. maddede  belirtildiği gibi, bölge valisinin yetkileri artırılmıştır; örneğin bölge valisi  hakimler ve savcılar da dahil olmak üzere kamu görevlilerinin ve çalışanlarının  bölgeden nakillerini emredebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Bu Kanun Hükmünde Kararname ile İçişleri Bakanına, Olağanüstü Hal Bölge  Valisine ve olağanüstü hal bölgesi dahilindeki il valilerine tanınan yetkilerin  kullanılması ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar  hakkında cezai mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu  maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz  uğradıkları zararlardan dolayı Devletten tazminat talep etme hakları  saklıdır."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. İdari Sorumluluk Hakkında Anayasal Hükümler&lt;/p&gt; &lt;p&gt;60. Anayasa'nın 125. maddesinin 1. ve 7. paragrafları şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;61. Bu hüküm olağanüstü hal veya savaş durumlarında bile sınırlamaya tabi  tutulamaz. Bu maddenin son hükmü, sosyal risk teorisine dayalı, mutlak ve  objektif bir sorumluluk anlayışına sahip idarenin hata yapmış olmasını  gerektirmez. Bu nedenle, kamu güvenliği veya düzenini sağlayamadığı ya da  bireyin hayatını ya da mülkünü koruma görevinde başarılı olamadığı hallerde,  idare, kimliği tespit edilemeyen veya teröristler tarafından işlenen fiillerden  zarar gören şahıslara tazminat ödeyebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;62. İdare hakkındaki dava, yazılı usulle çalışan idari mahkemeler önünde  görülebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;C. Ceza Hukuku ve Usulü&lt;/p&gt; &lt;p&gt;63. Türk Ceza Kanunu'na göre ceza gerektiren suçlar şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- Şahsın hürriyeti Aleyhinde Cürümler (genel olarak 179. madde ve devlet  memurları hakkında 181. madde)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- Tehdit (191. madde)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- Hükümet Memurları Tarafından Efrada Karşı Yapılacak Suimuameleler (243. ve  245. maddeler)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;- Şahıslara Karşı Müessir Fiiller (452. ve 459. maddeler), kasten adam  öldürme (448. madde) ve mevsuf adam öldürme (450. madde)&lt;/p&gt; &lt;p&gt;64. Bütün bu suçlar için, şikayetler Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 151.  ve 153. maddeleri gereğince, savcıya veya yerel idari makamlara yapılabilir. Bir  suçun işlenmesi ile ilgili bilgisi olan savcı dava açıp açmama konusunda karar  verirken olayla ilgili olarak inceleme yapmakla yükümlüdür. (153. madde).  Şikayetler yazılı veya sözlü yapılabilir. Davacı, savcının ceza davası açmama  kararına karşı itiraz edebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;D. Medeni Kanun Hükümleri&lt;/p&gt; &lt;p&gt;65. Devlet memurlarının, maddi ve manevi zarara yol açan ve suç ya da haksız  fiil niteliği taşıyan hukuka aykırı bir davranışı hukuk mahkemeleri önünde  tazminat talebi konusu olabilir. Borçlar Kanunu'nun 41. maddesi gereğince,  mağdur olan kişi, isteyerek, tedbirsizlik veya dikkatsizlik sonucu zarar veren  faile karşı şikayette bulunabilir. Hukuk Mahkemelerine Borçlar Kanunu'nun 46.  maddesi gereğince maddi zarar, 47. madde gereğince de manevi zarar talebi ile  başvurulabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;E. 285 No'lu Kararnamenin Etkisi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;66. Terör suçlarıyla ilgili davalarda, savcılar, ayrı bir sistem olarak  Türkiye'de mevcut olan, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve savcıları lehine  yetkilerinden vazgeçerler.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;67. Olağanüstü hal bölgesinde, güvenlik güçleri üyelerinin işlediği iddia  edilen suçlarla ilgili olarak Cumhuriyet Savcısının yetkisi elinden alınmıştır.  285 no'lu Kararnamenin 4. maddesinin 1. paragrafı, Bölge Valisinin yönetimi  altındaki bütün güvenlik güçlerinin (bkz. yukarıdaki 58. paragraf), görevlerini  yerine getirirken işledikleri bir fiilin, 1914 sayılı Memurin Muhakematı  Kanunu'na göre yargılanması gerektiğini belirtir.Bu nedenle, güvenlik güçleri  hakkında bir şikayet alan her savcı, yetkisizlik kararı vermeli ve dosyayı İdari  Kurul'a transfer etmelidir. Bu kurullar valinin başkanlığında toplanan devlet  memurlarından oluşur. Kurulun verdiği men-i muhakeme kararı otomatik olarak  Yüksek İdare Mahkemesi'ne gönderilir. Lüzum-u muhakeme kararı verildikten sonra  davanın incelenmesi yetkisi savcıya aittir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER&lt;/p&gt; &lt;p&gt;68. İzzet Çakıcı, 2 Mayıs 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Kardeşi  Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından gözaltına alındığını ve o tarihten  beri kayıp olduğunu ve bu olayların makamlarca yeterince araştırılmadığını iddia  etmiştir. Sözleşmenin 2,3,5,13,14 ve 18. maddelerine dayanmıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;69. Komisyon, 15 Mayıs 1995 tarihinde 23657/94 numaralı başvurunun  kabuledilebilir olduğuna karar vermiştir. 12 Mart 1998 tarihli raporunda  (Sözleşmenin eski 31 maddesi), başvuranın erkek kardeşinin kayboluşu konusunda  oybirliğiyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği; başvuranın kardeşi  konusunda (oybirliğiyle) Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği; başvuranın  kardeşinin kayboluşu konusunda (oybirliğiyle) Sözleşmenin 5. maddesinin ihlal  edildiği; başvuran konusunda Sözleşmenin 3. maddesinin ihlal edildiği (üçe karşı  yirmi yedi oy); Sözleşmenin 13. maddesinin ihlal edildiği (oybirliğiyle);  Sözleşmenin 14. ve 18. maddelerinin ihlal edilmediği (oybirliğiyle) görüşünde  olduğunu açıklamıştır. Raporda sunulan Komisyon görüşünün ve kısmi muhalefet  şerhinin tam metni bu karara ek olarak sunulmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;70. Başvuran görüşlerinde, Mahkemeden, muhatap Devlet'in Sözleşmenin  2,3,5,13, 14 ve 18. maddelerini ihlal ettiği ve Sözleşmenin eski 28. maddesi  1(a) paragrafından doğan sorumluluklarını yerine getirmediği şeklinde karara  varmasını istemiştir. Mahkemeden, kendisi, kardeşinin eşi ve varisleri için, 41.  madde gereğince adil tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;71. Hükümet, görüşlerinde, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmemiş olması  nedeniyle, Mahkemenin başvuruyu kabuledilemez bulmasını talep etmiştir. Hükümet,  ayrıca başvuranın şikayetlerinin kanıtlarla desteklenmediğini iddia  etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;HUKUKA DAİR&lt;/p&gt; &lt;p&gt;72. Mahkeme, 1 Kasım 1998 tarihinden önceki Sözleşme sistemi kapsamında,  olayların tesbiti ve teyidinin öncelikle Komisyonun görevi olduğu şeklindeki  içtihatlarını hatırlatmıştır (Sözleşmenin önceki 28. maddesinin 1.paragrafı ve  31. madde). Mahkemenin Komisyonun olaylarla ilgili tespitlerine bağlı  kalmamasına ve önündeki bütün belgelerin ışığı altında kendi değerlendirmesini  yapmakta serbest olmasına rağmen, sadece bazı istisnai durumlarda bu alandaki  yetkisini kullanacaktır. (Bkz. diğer kararlar arasında 16 Eylül 1996 tarihli  Akdivar ve Diğerleri Kararı, Hüküm ve Karar Raporları, 1996-IV, s. 1214, para.  78).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;73. Hükümet, görüşlerinde ve yazılı savunmalarında başvuranın, Remziye  Çakıcı'nın ve Mustafa Engin'in ifadelerindeki çelişkileri ve zayıf noktaları  dikkate almadığı için ve gözaltı kayıtlarındaki ilgisiz birtakım eksiklikleri  dikkate aldığı için Komisyon'un kanıtlarla ilgili değerlendirmesinin noksan  olduğunu belirterek, Mahkeme'yi Komisyon'un tespitleri konusunda tekrar  değerlendirme yapmaya davet etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;74. Bu davada Mahkeme, Komisyon'un olaylarla ilgili tespitlerine Ankara ve  Strazburg'da delegeler önünde yapılan duruşmalardan sonra, (bkz. yukarıdaki 43.  para.) ulaştıklarını hatırlatmıştır. Komisyon'un, önündeki kanıtları  değerlendirme görevine hassasiyetle yaklaştığını ve başvuranın ifadesini  destekleyen ve onun güvenirliliğine gölge düşüren detaylara önem verdiğini  belirtmiştir. Komisyon, özellikle, Mustafa Engin ile Çitlibahçe Köyü'ndeki  operasyonu yürüten jandarma Ertan Altınoluk isimli şahıstan alınan ifadeleri  dikkatle incelemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;75. Mahkemenin görüşüne göre, Hükümet tarafından yapılan eleştiriler,  Mahkeme'ye olayları teyid etme yetkisini verebilecek bir durum ortaya  koymamaktadır. Bu şartlarda Mahkeme, olayları Komisyonun tespit etmiş olduğu  şekliyle kabul etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;76. Olaylarla ilgili tespitlerin kaçınılmaz olarak bu şekilde yapılmasından  kaynaklanan zorluklara ek olarak, Komisyon görevlerini tam olarak yerine  getirmek için gerekli kanıtlara ve ifadelere ulaşamamakta idi. Komisyon,  Hükümet'in Komisyon delegelerine orijinal gözaltı kayıtlarını görmelerini ve  tanık Hikmet Aksoy'un katılımını sağlamadığını, Aydın Tekin (Cumhuriyet Savcısı)  ve Albay Eşref Hatipoğlu (jandarma subayı) isimli devlet memurlarının  katılımlarını sağlayamadığını tespit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bu durumun, sadece, başvuranların, yetkililerin baskısına maruz  kalmadan Sözleşme organları ile özgürce iletişim kurabilmeleri için değil,  ayrıca Devlet'in başvuruların etkili bir şekilde incelenebilmesini sağlamak için  de bütün kolaylıkları sağlamasını temin amacıyla, Sözleşmenin eski 25. maddesi  ile kurulan (yerini 34. madde almıştır) bireysel başvuru sisteminin etkili bir  şekilde işlemesi açısından, büyük önem taşıdığını vurgulamıştır. (Bkz.  Komisyonun olayları tespit etme sorumluluğu ile ilgili Sözleşmenin eski 28.  maddesinin 1 (a) paragrafının yerini alan mahkeme prosedürü ile ilgili  Sözleşmenin 38. maddesi). Mahkeme ayrıca, gözaltı kayıtları ile ilgili olarak,  Hükümet'in sunmuş olduğu açıklamaların yetersizliğine ve tanıklar konusunda  Hükümet'in yaptığı açıklamaların tatmin edici ve inandırıcı olmayışına dikkat  çekmiştir. Sonuç olarak, Hükümet'in, Komisyon'un olayları tesbiti için bütün  kolaylıkları sağlama konusunda Sözleşme'nin eski 28. maddesinin 1 (a) paragrafı  ile belirlenen sorumluluklarını yerine getirmediği şeklindeki Komisyon tesbitini  teyit etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;II. Hükümet'in Ön İtirazı&lt;/p&gt; &lt;p&gt;77. Hükümet, başvuranın ceza davası yolu ile veya hukuki veya idari  mahkemelere başvurma usulünü kullanarak tazminat talebinde bulunmadığı için,  Sözleşmenin 35. maddesinin gerektirdiği şekilde iç hukuk yollarını tüketmediğini  iddia etmiştir. Hükümet, Türk yetkililerin güvenlik güçlerine karşı ceza davası  açma konusunda isteksiz olmadığını ve hukuki, ile idari yolların etkili olduğunu  belirten, Mahkeme'nin Aytekin davasındaki kararına (bkz. 23 Eylül 1998 tarihli  Aytekin Kararı, Raporlar 1998-VII) atıfta bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;22 Aralık 1993 tarihli dilekçenin üzerinde adres olmadığı veya savcılık  kalemi tarafından alındığını gösteren kayıt taşımadığı için, başvuranın,  kardeşinin kaybolması konusunda iddia edildiği gibi savcıya başvuruda  bulunmadığını ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;78. Başvuranın avukatı, duruşmada, başvuranın babasının Diyarbakır Devlet  Güvenlik Mahkemesi Savcılık kalemine başvurduğunu ve bu başvuruları kayıt  etmenin mutad bir uygulama olmadığını belirtmiştir. Dahası, şikayet dilekçesi,  açıkça başvuranın, erkek kardeşinin güvenlik güçleri tarafından götürüldüğü  şeklindeki iddiasını ve buna tanıklık eden üç tanığın ismini içermektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;79. Komisyon, kabuledilebilirlik kararında Hükümet'in argümanlarını  reddederek, başvuranın Türk hukuku gereğince ilgili ve yetkili otoriteler önünde  şikayetlerini sunduğunu ve sonuç olarak başka çarelere başvurmasının  gerekmediğini belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;80. Mahkeme, Ahmet Çakıcı'nın kayboluşu ile ilgili olarak başvuranın ve  babasının Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvurduğu hususunu Komisyon tarafından  tesbit edildiğini gözlemlemiştir. Mahkeme ayrıca, 4 ve 19 Nisan tarihli  mektuplarla da ortaya konulduğu gibi, hem Diyarbakır Devlet Güvenlik  Mahkemesi'ndeki hem de Hazro'daki savcıların, adıgeçenlerin şikayetleri hakkında  bilgileri olduğunu belirtmiştir (Bkz. yukarıdaki paragraflar 26-27). Fakat,  yetkililer sözkonusu iddialara karşı girişimde bulunmamışlardır. Remziye  Çakıcı'nın 12 Kasım 1994 tarihli ifadesi ile doğrulanan başvuranın 9 Eylül 1994  tarihli ifadesine rağmen, Hazro ve Diyarbakır'daki gözaltı kayıtlarının tetkiki  ile Mustafa Engin'den alınan iki kısa ifadenin dışında bir tedbir alınmamıştır.  Daha sonra, 1995 yılında Ahmet Çakıcı'nın cesedinin bulunduğuna dair raporun  teyidi için veya otopsi raporu ile defin belgesinin kopyalarını talep etmek yolu  ile kimliğin tesbiti için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Kaybolma iddiası ile  ilgili etkili bir soruşturma yapılmayışının ve otoritelerin Ahmet Çakıcı'nın  gözaltına alındığını reddetmelerinin ışığı altında, Mahkeme, başvuranın Hükümet  tarafından değinilen hukuki ve idari yollara başvurmasının anlam taşımadığı ve  başvuranın iç hukuk yollarını tüketmek için, kendisinden beklenebilecek herşeyi  yaptığı sonucuna varmıştır (bkz. 25 Mayıs 1998 tarihli Kurt Türkiye Kararı,  Raporlar 1998-III, s. 1175-77, para. 79-83).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet'in ilk itirazını reddetmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;III. Sözleşmenin 2. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası&lt;/p&gt; &lt;p&gt;81. Başvuran, erkek kardeşinin yakınlarına haber verilmeden gözaltına  alındığını ve Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlalini ortaya koyacak şekilde, o  tarihten beri kayıp olduğunu iddia etmiştir. Bu madde şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile  cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine  getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Öldürme aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluk  haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış  sayılmaz:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu  bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için."&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Mahkeme Önünde Hazır Bulunan Şahısların İddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;1. Başvuran&lt;/p&gt; &lt;p&gt;82. Başvuran, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın yakınlarına haber verilmeksizin  gözaltına alındığı sırada kötü muameleye tabi tutulduğu ve Çakıcı'nın makamların  sorumluluğu altındaki şartlarda öldüğü iddiası ile ilgili Komisyon bulgularına  atıfta bulunmuştur. Başvuran, gözaltına alınan şahıslar hakkında, onların  güvenliğini sağlama ve yaşama hakkını güvenceye alma, gözaltına alınan şahıs  hakkında hesap verme ve yaşamasını sağlama konularında Hükümet'in sorumluluğu  olduğunu belirtmiştir. Dahası şüpheli bir ölüm meydana geldiğinde, Devlet'in  etkili ve detaylı bir soruşturma yapması gereklidir. Bu davada, Cumhuriyet  Savcısı, Ahmet Çakıcı'nın cesedinin bulunduğu iddiasını soruşturmak için bile  hiçbir girişimde bulunmamıştır. Bu durum Cumhuriyet Savcılarının Sözleşme'den  doğan sorumluluklarını yerine getirirken meydana gelen sistematik bir  ihmaldir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Hükümet&lt;/p&gt; &lt;p&gt;83. Hükümet, başvuranın oğlunun haber verilmeksizin gözaltında bulunduğu  sırada öldüğü konusunda somut belirtilerin olmadığı Kurt Davası'ndaki  Mahkeme'nin yaklaşımına dayanarak, (bkz. Kurt Kararı s.1182, para. 107) bu  davada Sözleşme'nin 2. maddesinin uygulanamayacağını belirtmiştir. Hükümet,  ayrıca, adı geçenin ölümünden güvenlik güçlerinin sorumlu olduğunun tespit  edildiği hallerde,- fakat bu davada durumun aynı olduğuna itiraz etmektedirler-  2. maddenin uygulanabilirliğini gösteren McCann Davası'na ( 27 Eylül 1995  tarihli McCann ve Diğerleri İngiltere'ye Karşı Kararı, Dizi A no 324 ) atıfta  bulunmuştur. Başvuranın ve Mustafa Engin'in, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alınması  veya kötü muameleye tabi tutulması iddiaları ile ilgili tutarsız ifadelerine  dayanan eleştirilerini tekrar etmişlerdir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Komisyon&lt;/p&gt; &lt;p&gt;84. Komisyon, bu davanın koşullarında Ahmet Çakıcı'nın artık hayatta  olmadığının kuvvetli bir olasılık olduğu görüşündedir ve ölüm olayı, habersiz  gözaltına alınma ve kötü muamele kapsamında gerçekleştiği için, yetkililerin  Sözleşme'nin 2. maddesinden doğan sorumluluklarını yerine getirmediğini ortaya  koyduğunu düşünmektedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Mahkeme'nin Değerlendirmesi&lt;/p&gt; &lt;p&gt;85. Mahkeme, Komisyon'un, Ahmet Çakıcı'nın, yakınları haberdar edilmeksizin  gözaltına alındığını ve ciddi bir kötü muameleden dolayı mağdur olduğu yolundaki  tesbitini kabul etmiştir. Komisyon'un da belirttiği gibi, kimlik kartının ölen  teröristlerden birinin üzerinde bulunduğu şeklindeki yetkililerin iddiasından  kuvvetli sonuçlar çıkarılabilir. Mahkeme bu temelde, hiç şüphesiz, Ahmet  Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından yakalanmasının ve gözaltına alınmasının  ardından öldüğü sonucuna varmak için somut gerçeklere dayalı yeterli delillerin  varolduğunu tespit etmiştir. Bu nedenle bu davanın, Mahkeme'nin Sözleşme'nin 5.  maddesi altında başvuranın oğlunun kaybolması ile ilgili şikayetleri incelediği  Kurt Davası'ndan (Kurt Kararı, s. 1182, para. 107-08) ayrı tutulması  gereklidir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;86. Mahkeme, yaşama hakkını koruma altına alan Sözleşme'nin 2. maddesinin,  başlıca hükümlerden biri olduğunu ve 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi'ni  oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini koruma altına  aldığını tekrarlamıştır. (bkz. McCann ve Diğerleri Kararı, s, 45-46, para  146-47) Sorumluluk, sadece, Devlet görevlilerinin kuvvet kullanması sonucu  kasten adam öldürme ile sınırlı değildir, ayrıca, 2. maddenin 1. paragrafının  ilk cümlesi ile Devletlere yaşama hakkının kanunla korunması için sorumluluk  yüklemektedir. Bu durum şahısların, kuvvet kullanılması sonucunu öldürüldüğü  durumlarda etkili resmi bir soruşturma yapılmasını gerektirir. ( bkz. 2 Eylül  1998 tarihli Yaşa Türkiye Kararı, Raporlar 1998-VI, s. 2438, para. 98).&lt;/p&gt; &lt;p&gt;87. Ahmet Çakıcı'nın güvenlik güçleri tarafından yakınlarına haber  verilmeksizin gözaltına alınmasının ardından ölmesi sebebiyle, Mahkeme taraf  Devlet'in sorumlu olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, gözaltına alınmasının  ardından, neler olduğu hakkında yetkililer tarafından açıklama yapılmadığını ve  yetkililerin öldürücü kuvvet kullanması konusunda Hükümet tarafından bir  açıklama yapılmadığını gözlemlemiştir. Ahmet Çakıcı'nın ölümünün sorumluluğu,  böylece, taraf Devlet'e yüklenebilir ve bu konuda 2. maddenin ihlali söz  konusudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bunlara ek olarak, Ahmet Çakıcı'nın ortadan kayboluşu ve cesedinin bulunması  hakkında yürütülen yetersiz soruşturma ile izlenen usulle ilgili etkili  güvencelerin yokluğuna bağlı olarak (bkz. para. 80, 105-07), Mahkeme, taraf  Devlet'in yaşama hakkını güvenceye alma sorumluluğunu yerine getirmediğini  tespit etmiştir. Bu sebepten dolayı Sözleşme'nin 2. maddesi ihlal  edilmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;IV. Sözleşme'nin 3. Maddesinin İhlali İddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;A. Başvuranın Erkek Kardeşi Ahmet Çakıcı Hakkında&lt;/p&gt; &lt;p&gt;88. Başvuran, kardeşinin taraf Devlet'in Sözleşme'nin 3. maddesini ihlal  etmesi dolayısıyla mağdur olduğunu iddia etmiştir. Sözleşme'nin 3. maddesi  şöyledir:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"Hiçkimse işkenceye, insanlık dışı, ya da onur kırıcı ceza ve işlemlere tabi  tutulamaz".&lt;/p&gt; &lt;p&gt;89. Başvuran, erkek kardeşinin Hazro'da ve Diyarbakır İl Jandarma  Komutanlığı'nda gözaltında iken, işkenceye varan ciddi kötü muameleye maruz  kaldığını ifade etmiştir. Ahmet Çakıcı dövülmüş ve kendisine elektrik şoku  verilmiştir. Başvuran, ayrıca, Assenov ve Diğerleri Bulgaristan'a Karşı Davasına  dayanarak, (28 Ekim 1998 tarihli karar Raporlar 1998-VIII, s. 3179, para. 102),  Ahmet Çakıcı'nın ölümü ile ilgili etkili bir soruşturma yapılmamasının,  Sözleşmenin 3. maddesinin de ihlalini ortaya koyduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;90. Hükümet'in bu konudaki görüşleri, Komisyonun esasla ilgili  değerlendirmeleri ve Sözleşmenin 3. maddesi hakkında içtihat hukuku ile ilgili  standart bir yorum geliştirmemesi konusundaki eleştiriler ile sınırlı idi.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;91. Komisyon, Ahmet Çakıcı'ya yapılan kötü muamelenin sonucunda ortaya çıkan  etkilere tanık olan ve Çakıcı'nın kendisine dövüldüğünü ve elektrik şoku  verildiğini söylediği Mustafa Engin'in tanıklığını, Ahmet Çakıcı'nın işkence  gördüğüne dair yeterli delil olarak kabul etmiştir. Komisyon, yakınlarına bilgi  verilmeksizin gözaltına alma ve kaybolma durumlarında, bağımsız ve tarafsız bir  tıbbi kanıt veya görgü tanığı ifadesinin sunulamayacağı ve bunlardan birisinin  varlığının 3. maddenin ihlal edildiğinin tespit edilmesi için ön şart olarak  talep edilmesinin bu madde ile sağlanan korumayı engelleyeceği görüşündedir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;92. Mahkeme, Mustafa Engin'in Delegelere sunduğu ifadenin güvenilir olduğunu  belirtmiştir. Bu tanık Ahmet Çakıcı ile 16- 17 gün boyunca aynı odada kalmış ve  onu tanıma ve onunla konuşma şansı olmuştur. İfadesinde Ahmet Çakıcı'nın  kıyafetlerinin üzerinde kan lekeleri gördüğünü (bkz. yukarıdaki para. 50) ve  fiziksel olarak kötü bir durumda olduğunu söylemiştir. Ahmet Çakıcı'nın,  kendisine, dövüldüğünü, kaburga kemiklerinden birinin kırıldığını ve kafatasının  yarıldığını söylediğini belirtmiştir. Birlikte tutuldukları odadan alınmış ve  dönüşünde Mustafa Engin'e, sorgulama sırasında kendisine iki kere elektrik şoku  verildiğini söylemiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Mahkeme, bu ifadenin hiç şüphesiz, Ahmet Çakıcı'nın gözaltında iken işkence  gördüğü şeklindeki Komisyon görüşünü doğruladığını paylaşmaktadır. Sonuç olarak,  başvuranın erkek kardeşi Ahmet Çakıcı hakkında, Sözleşme'nin 3. maddesinin  ihlali sözkonusudur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;93. Mahkeme, bu konuyu aşağıda 13. madde bağlamında incelediği için,  Sözleşme'nin 3. maddesi bağlamında, soruşturmadaki eksiklikler konusunda ayrı  bir bulgu tespit etmesi gerektiği görüşünde değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;B. Başvuran Konusunda&lt;/p&gt; &lt;p&gt;94. Mahkeme'nin Kurt Davası'ndaki kararına dayanarak, (bkz. Kurt Kararı, s.  1187-88, para. 130-34), başvuran, kendisi, Ahmet Çakıcı'nın eşi Remziye ve  çocukları da dahil ailenin diğer üyeleri ile ilgili olarak kardeşinin  kaybolmasının insanlık dışı bir muameleyi ortaya koyduğunu belirtmiştir. Ahmet  Çakıcı'nın başına gelenler konusunda ailenin boş ümitlere kapılmasına neden olan  ve üzüntülerini arttıran uzun süreli belirsizliğe ve araştırmalarına cevaben  kendilerine bilgi verilmediğini ifade etmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;95. Hükümet, başvuranın, kardeşinin haklarının ihlal edilmesi nedeniyle  dolaylı olarak mağdur olduğunu iddia etmesine itiraz etmiştir. Kardeşler  arasındaki bağların yakın olmadığını ve başvurunun bu yönü hakkında, sonuçlara  varabilmek için gerekli ve detaylı bir araştırmanın yapılmadığını  belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;96. Komisyon'un büyük çoğunluğu, başvuranın çektiği endişe, şüphe ve  belirsizliğin uzun sürmesine değinerek, Sözleşmenin 3. maddesine aykırı olarak,  başvuranın insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muameleye tabi tutulduğunu iddia  edebileceğini saptamıştır. Azınlıkta kalan bir kısım ise, başvurana uygulanan  duygusal baskının ayrı bir meseleyi ortaya koymadığı görüşündedir; çünkü, aksi  taktirde, bu düşünce, kabul edilemeyecek surette, Sözleşme ihlallerinden dolaylı  olarak etkilenen geniş çaplı bir gruba uygulanabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;97. Mahkeme, bu şikayetin sadece başvuranla ilgili olarak, Komisyon önünde  incelendiğine dikkati çekmiştir. Komisyon'un kabuledilebilirlik kararına göre,  Ahmet Çakıcı'nın eşi ve çocukları bağlamında şikayet sunulmamıştır. Mahkeme  önündeki dava, Komisyon'un kabuledilebilirlik kararı ile sınırlandığı için,  (bkz. diğer kararlar arasında 24 Şubat 1995 tarihli McMichael İngiltere'ye Karşı  Kararı, Dizi A no 307-B, s. 50, para. 71), Mahkeme, başvuruyu sadece başvuran  ile ilgili olarak inceleyecektir. &lt;/p&gt; &lt;p&gt;98. Mahkeme, habersiz gözaltına alma sırasında başvuranın oğlunun kaybolması  ile ilgili Kurt Davası'nda, (Kurt Davası, 1187-88, para. 130-34), davanın özel  şartlarına bağlı olarak Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiğini tespit  ettiğini gözlemlemiştir. Hakları ihlal edilen bir mağdurun annesi olduğu, onun  sıkıntı ve endişelerine rağmen, yetkililerin rahatlığı karşısında mağdur olduğu  gerçeğine dikkati çekmiştir. Fakat, Kurt Davası, "kayıp şahıslar"ın aile  bireylerinin 3. maddeye aykırı bir muamelenin mağduru olduğu şeklinde bir  genelleme yapılmasını sağlamamaktadır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;Bir aile bireyinin mağdur olup olmadığı konusu, başvuranın maruz kaldığı  sıkıntıya, hakları ihlal edilen mağdurların akrabalarının kaçınılmaz olarak  yaşadıkları duygusal çöküntüden daha farklı bir boyut ve şekil kazandıran özel  faktörlerin varlığına bağlı olacaktır. İlgili faktörler, aile bağlarının  yakınlığını içermektedir- bu bağlamda, aile-çocuk bağına-, ilişkilerin özel  durumlarına, aile bireyinin sözkonusu olaylara ne kadar tanık olduğuna, aile  bireyinin kayıp şahıs ve makamların sorulara verdikleri cevaplar hakkında bilgi  edinmek için ne kadar çaba gösterdiğine belirgin bir ağırlık verilecektir.  Mahkeme, böyle bir ihlalin özünün, aile bireyinin "kaybolması" ile değil,  yetkililerin dikkatine sunulduğunda gösterdikleri tepki ve davranışlarla ilgili  olduğunu vurgulamıştır. Özellikle de sonraki konu ile ilgili olarak, bir akraba,  yetkililerin sorumsuzluğunun doğrudan bir mağduru olduğunu iddia edebilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;99. Bu davada, başvuran, kayıp şahsın erkek kardeşidir. Kurt davasındaki  başvuranın aksine, güvenlik güçleri başvuranın kardeşini götürdükleri zaman,  başvuran, başka bir yerde kendi ailesi ile birlikte yaşadığı için, olay yerinde  değildi. Başvuran, yetkililere başvuruda bulunup sorular yöneltirken bu görevi  tek başına yüklenmemiştir; babası Tevfik Çakıcı 22 Aralık 1993 tarihinde  Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne başvuruda bulunmuştur. Yetkililerin  verdiği yanıtların neden olduğu ağırlaştırıcı detaylar bu davada Mahkeme'nin  dikkatine sunulmamıştır. Sonuç olarak Mahkeme, bu davada başvuranın kendisi ile  ilgili olarak, Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlal edildiği iddiasını savunacak  hiçbir özellik tespit etmemiştir. Bu sebepten dolayı, başvuran konusunda  Sözleşme'nin 3. maddesinin ihlali sözkonusu değildir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;V. Sözleşmenin 5. Maddesinin İhlali İddiaları&lt;/p&gt; &lt;p&gt;100. Başvuran, erkek kardeşinin ortadan kaybolmasının Sözleşme'nin 5.  maddesinin bir çok kez ihlal edilmesine sebep olduğunu belirtmiştir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;"1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen  haller ve kanunla belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun  bırakılamaz:&lt;/p&gt; &lt;p&gt;a) Kişinin yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesi üzerine usulüne uygun  olarak hapsedilmesi;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;b) Bir mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara  riayetsizlikten dolayı, veya yasanın koyduğu bir yükümlülüğün yerine  getirilmesini sağlamak için usulüne uygun olarak yakalanması veya tutulu durumda  bulundurulması;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine, ya da  suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul  nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak  üzere yakalanması veya tutulu durumda bulundurulması;&lt;/p&gt; &lt;p&gt;......&lt;/p&gt; &lt;p&gt;2. Yakalanan her kişiye, yakalama nedenleri ve kendisine yöneltilen her türlü  suçlama en kısa zamanda ve anladığı bir dille bildirilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;3. Bu maddenin 1/c fıkrasında öngörülen koşullar uyarınca yakalanan veya  tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla  yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre  içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı  vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir  teminata bağlanabilir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;4. Yakalama veya tutulu durumda bulunma nedeniyle özgürlüğünden yoksun  kılınan herkes, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygunluğu hakkında kısa bir süre  içinde karar verilmesi ve yasaya aykırı görülmesi halinde kendisini serbest  bırakması için bir mahkemeye başvurma hakkına sahiptir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;5. Bu madde hükümlerine aykırı olarak yakalama veya tutulu kalma işleminin  mağduru olan herkesin tazminat istemeye hakkı vardır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;101. Başvuran, erkek kardeşi Ahmet Çakıcı'nın bir gece için Hazro'ya, sonra  da 2 Aralık 1993 tarihine kadar gözaltında tutulduğu Diyarbakır İl Jandarma  Komutanlığı'na götürülerek güvenlik güçleri tarafından gözaltında tutulduğunu  ifade etmiştir. Kardeşini gözaltına alınması, kayıtlara geçirilmemiş ve  yetkililer tarafından reddedilmiş, böylece gözaltında iken sağlanması gereken  güvencelerden yoksun bırakılmıştır. Sözleşmenin 5. maddesinin 3. paragrafının  gerektirdiği gibi, makul bir süre içinde, hakim önüne çıkarılmamış; avukata,  doktora veya bir akrabasına başvurmasına izin verilmemiş ve Sözleşmenin 5.  maddesinin 4. paragrafı bağlamında gözaltına alınmasının yasallığına itiraz  etmesi engellenmiştir. Başvuranın görüşüne göre, ailesinin Ahmet Çakıcı'nın  gözaltına alındığı şeklindeki iddiası konusunda yetkililer tarafından hızlı ve  etkili bir soruşturma yapılmamıştır ki bu ayrıca Sözleşme'nin 5. maddesinin  ihlalini oluşturur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;102. Hükümet, Ahmet Çakıcı'nın gözaltına alındığı iddiasına itiraz ederek,  yetkililerin, erkek kardeşi ile ilgili bütün bilgileri özellikle de isminin  gözaltı kayıtlarında yeralmayışı konusundaki bilgileri başvurana verdiklerini  iddia etmiştir. Hükümet, ayrıca, Komisyon'un gözaltı kayıtları konusundaki  eleştirilerinin bu dava esası içerisinde ilgisiz ve orantısız olduğunu  belirtmiştir. Hükümet, şahısları, iddia edilen süreler içerisinde kayıtlara  geçirmeden veya uygun adli usule başvurmadan gözaltında tutmanın mümkün olmadığı  görüşündedir. Ayrıca, Mahkeme'nin güneydoğudaki terör tehdidinin sonucu olarak,  ulusun varlığına tehdit oluşturan olağanüstü halin varlığını kabul ettiği Aksoy  davasını (18 Aralık 1996 tarihli Aksoy Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar  1996-VI) delil olarak göstererek Sözleşmenin 15. maddesi bağlamında derogasyona  atıfta bulunmuştur.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;103. Komisyon, Ahmet Çakıcı'nın özgürlüğünün güvenlik güçleri tarafından  keyfi olarak engellendiğine karar vererek Hükümet'in onun başına gelenler  hakkında güvenilir veya delile dayanan bir açıklama yapmadığına karar vermiştir.  Komisyon, ayrıca gözaltındaki bir şahsın kaybolmasını önlemek için getirilen  güvenceleri incelerken, Lice, Hazro ve Diyarbakır İl Jandarma Komutanlığı'ndaki  gözaltı kayıtlarının kusurlu, karışık ve tutarsız olduğunu ve güvenilir veya  doğru olmadıklarını gözlemlemiştir. Jandarmaların doğru ve etkili kayıt tutma  usullerini uygulamaya koyduğu konusunda tatmin olmamıştır.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;104. Mahkeme, demokrasilerde yetkililer tarafından gerçekleştirilen keyfi  gözaltına alınmalardan, bireylerin haklarını koruyan Sözleşme'nin 5. maddesinin  sağladığı güvencenin önemini sıklıkla tekrarlamıştır (bkz. Kurt Kararı, s.  1184-85, para. 122). Bu bağlamda, özgürlüğün engellenmesi sadece iç hukukun  esasla ve usulle ilgili kurallarına değil, ayrıca bireyin keyfi gözaltına  alınmasından koruyan Sözleşme'nin 5. maddesi ile de uyum içinde olmalıdır (bkz.  15 Kasım 1996 tarihli Chahal İngiltere'ye Karşı Kararı, Raporlar 1996-V, s.  1864, para. 118). Sözleşmenin 5. maddesi keyfi olarak gözaltına alınma riskini  minimuma indirmek amacıyla, özgürlüğün kısıtlanmasını bağımsız adli bir  incelemeye tabi tutmak açısından asli bir hak sağlar ve yetkililerin sorumlu  olmasını gerektirir. Mahkemenin Kurt Davası'nda daha önce almış olduğu karar  gibi, (Kurt Kararı, s. 1185, para. 124), bir bireyin yakınlarına haber  verilmeksizin gözaltına alınması, bu güvencelerin reddedilmesini ve Sözleşme'nin  5. maddesinin ciddi bir biçimde ihlalini ortaya koyar. Kendi denetimleri  altındaki bireyler için, yetkililerin hesap verme sorumluluklarına bağlı olarak,  5. madde kaybolma riskine karşı etkili tedbir alınmasını ve bir şahsın gözaltına  alındığı ve o tarihten sonra tekrar görülmediği iddiası hakkında etkili bir  soruşturma yapılmasını gerektirir.&lt;/p&gt; &lt;p&gt;105. Bu düşüncelerin ışığı altında Mahkeme, Komisyon'un Ahmet Çakıcı'nın  güvenlik güçleri tarafından yakalandığını, 8 Kasım 1993 gecesini ge
